• 22.04.2021 05:29
  • (108)

Ulus gibi, ulus-devlet gibi, ulusal pazar gibi, hatta burjuvazi gibi, orta sınıf gibi kavramları çoğu zaman verili gibilermiş gibi kullanıyoruz. Bu tür meta kavramlar belli bir zaman ve mekânda bir kez ortaya çıkınca, onları andıran her olgu aynı adları taşır hale gelebiliyor. Oysa hayatın kendisine baktığımızda işlerin hiç de o kadar basit olmadığını görebiliyoruz. Örneğin; Türkiye’nin en azından 1923’ten beri bir ulus-devlet olduğu genel olarak kabul gören bir düşünce. Siyasal öznelerin, yurttaşların bunu pek tartışmadan kabul etmelerine diyecek bir sözüm yok. Ancak en azından okuryazar tayfanın konuya biraz daha soğukkanlı yaklaşmasını beklemek gerekir bence. Ulus-devlet olmanın temel koşulları nelerdir? Her ulus-devlet iddiasının bu kriterlerin eleğinden geçirilmesi gerekmez mi? Daha önceki bazı yazılarımda bu konunun dil, kültür, eğitim gibi değişik veçhelerini ele almıştım. Bu sefer ulus-devlet olmanın en önemli kriterlerinden biri olan ulusal pazar konusunu ele almak istiyorum.

Ulusal bir pazarın varlığı, ülkenin belli bir yöresinde üretilen bir ürünün ulus-devletin hâkim olduğu her bölgede var olabilmesinden ayırt edebiliriz. Örneğin Doğu Karadeniz’in bir ürünü olan çayın ülkenin her yöresinde tüketilmesi bunun tipik işaretlerinden biri olabilir. Bu örnekler elbette çoğaltılabilir. Ancak ben daha istisnaî örneklere odaklanmak istiyorum.

1980’lerin ikinci yarısında Türkiye elli yılı aşkın tarihi olan bir ulus-devlet idi. O dönemde ben üniversite öğrencisiydim. Öğrencilikle birlikte turist rehberliği de yapıyordum. Bu vesileyle ülkenin büyük bir bölümünü görme imkânım olmuştu. İstanbul’da doğmuş, büyümüş yirmili yaşlarında bir genç olarak bu dönemin ülkeyi tanımakta bana çok deneyim kazandırdığını söylemek isterim. Ülkenin değişik bölgelerine yaptığım seyahatlerde her gün yeni bir şey öğreniyordum. Bunlar içinde, hafızamda hâlâ yer eden en önemli örneklerden biri, bazı büyük şehirler ve Ege/Akdeniz bölgeleri dışında zeytinyağı kullanma alışkanlığının oldukça kısıtlı olmasıydı. İstanbul’da yoğun olarak zeytin ve zeytinyağı tüketilen bir evde büyümüş biri olarak bu bana oldukça tuhaf geliyordu. Turizm acentalarının önceden yaptıkları rezervasyonlarla her gün başka bir şehirde, başka bir lokantada yemek yiyorduk. Sözünün ettiğim yöreler dışında menüde genellikle zeytinyağlı yemek bulunmadığı gibi, sofrada salataya dökmek için zeytinyağı da bulunmuyordu. Bunu garsonlara hatırlattığımızda, zeytinyağından pek haberdar olmayanların bulunduğunu ya da bu ürünü çarşıdan tedarik etmenin zor olduğunu ifade edenlere rastlıyorduk.

Yani bugün ülkenin her süpermarketinde, hatta eğer kaldıysa her bakkalında mevcut olan zeytinyağı, o zamanlar ulusal pazarda, üretildiği bölgeler dışında pek yaygın değildi. Benim tespitlerime göre zeytinyağının ulusal pazarda her yerde mevcut bir ürün haline gelmesi Özal dönemindeki neo-liberal dalgalar esnasında market zincirlerin yaygınlaşmasıyla başladı. Kısacası “millî içecek” olan çayın üretiminin nasıl yalnızca bir asırlık tarihi varsa, zeytinyağının ulusal sofrada yaygınlaşması 1990’ları buldu. Gecikmiş ulus-devlet tecrübelerinde bu kurumsallaşmanın temel kriterlerinden biri, yani ulusal pazarın genel anlamda da ancak Cumhuriyet’in ilan edilmesinden yaklaşık altmış yıl sonra vuku bulduğundan söz edebiliriz. Bu anlamda Türkiye pazarı ulusal olma aşamasına ancak ulusaşırı sermayenin hâkim olmaya başladığı dönemde ulaşabilmiştir. Özellikle modernleşme toplumlarında siyasal ulus-devlet kurumunun, bu kurumun gerektirdiği birçok kriteri tamamlamadan gerçekleştiği tarihî bir vakadır. Bu açıdan sürecin sürekli bir kriz şeklinde yaşanıyor olması aslında eşyanın tabiatına uygundur.

Zeytinyağına ve mutfağa tekrar dönersek, hemen vurgulanması gereken bir konu da antropolojik kültürel ögelerin ulus-devlet, ulusal kimlik çağında bile ne kadar etkin olabildiğidir. Ulusal pazarın gelişmesiyle ulus kimliğin gelişmesi arasında bir paralellik olduğu düşünülebilir. Antropolojik kültürel ögelerin, yerel değerlerin varlıklarını sürdürmesi ise bu süreci yavaşlatan bir işlev görebilir. İlginç bir biçimde, Türkiye’nin, yakın tarihine baktığımızda, birçok açıdan yerel antropolojik değerlerin ulus potasında erimesine fırsat kalmadan küresel, ulusaşırı kapitalizmin etkilerine açıldığını bile söyleyebiliriz. Bu tam da, moda bir deyimle, modern olmadan post-modern olmak gibi bir saptamaya bizi götürebilir. Bu bir eleştiri değildir, sadece bir saptamadır.

Ulusal coğrafya aslında her yöreden yurttaşın, diğer her yörede aradığını bulabilmesi, içine doğduğu antropolojik kültürel değerlerle içinde yaşadığı yöredeki alternatif değerler arasında ciddi bir yabancılaşma olmaması anlamına da gelir. Bugün Türkiye’nin her yöresinde bir AVM’de ya da bir fast-food restoranında hamburger ve pizza bulmak mümkündür. Ancak ülkenin her yöresinde zeytinyağlı barbunya ya da mücver yiyebilmek o kadar da kolay değildir. Tıpkı bir Nuri Bilge Ceylan filminin, bir Hollywood yapımından çok daha az sinema salonuna ulaşabilmesi gibi.

Meram şudur: Ne ulus ne de ulus-devlet tarih aşırı bir hazır yapıttır. Ülkenin her yöresinde bolca bulunan herhangi bir köftecisinde piyazınıza dökecek sızma zeytinyağı bulamıyorsanız eğer, siz uluslaşma sürecini henüz tamamlamamışsınız demektir! Retorik yetmez, afiyet de lazımdır!