• 7.03.2021 00:00
  • (1718)

 Üniversite hocalığımın özellikle son dönemlerinde derslerimde Türkiye’nin modernleşme süreçlerini de konu ettim. Ayrıca bu konuda farklı yerlerde sayısız konferans da verdim. Bütün bu etkinliklerde öğrencilerin, katılımcıların en sık sordukları sorulardan biri modernleşmenin tam olarak ne zaman başladığıydı. Ben de genellikle bu tür soruları, toplumsal olayların başlangıçları ve bitişlerine dair çok kesin belirlemeler yapılamayacağını söyleyerek geçiştirirdim. Son dönemde, yazmakta olduğum bir kitap için yoğun bir biçimde Osmanlı-Türkiye eğitim tarihi okumaları yapıyorum. Sözünü ettiğim o sorular bugün sorulsa cevap olarak 1773 yılında Mühendishane-i Bahr-i Hümâyûn’un kuruluşunu verebilirim! O tarihten beri bir Tanzimat, bir Islahat, iki Meşrutiyet, bir Cumhuriyet, sayısız darbe ve yeni anayasa, pek çok eğitim reformu yaşadı bu toplum. Ancak maalesef eğitim meselesine bakış tarzı pek değişmedi.

Mühendishane-i Bahr-i Hümâyûn’un kuruluşunun modernleşme tarihi açısından değeri elbette semboliktir. Ancak bu kurum esas olarak Osmanlı-Türkiye tecrübesindeki ilk modern eğitim olması açısından önemlidir. Osmanlı, Avrupa’ya karşı “geri kalmışlığını” ilk önce savaş meydanlarında fark ettiği için, buna yönelik verdiği ilk tepki de öncelikle askerî olmuştur: Teknolojiyi almak ve eğitimin yapısını değiştirmek. Bu nedenle Osmanlı’da modern eğitim öncelikle askerî alanlarda başlamıştır.

Osmanlı’da modern eğitimin birbiriyle entegre iki perspektifi vardı. Birincisi eğitimi, modern zamanlarda artık eski gücünde olmayan bir imparatorluk olarak zamanın ruhuna uygun bir toplumsal denetim, yönlendirme, inşa faaliyeti olarak düşünmekti. İkincisi ise devlete modern zamanların değişen koşullarına uygun kadroları üretmekti. Birincisi oldukça “ideolojik”, ikincisi gayet “teknik” varsayılabilecek bu iki ufkun bileşkesi eğitimin öncelikle uzmanlık ve meslek eğitimi olarak planlanmasına neden oldu. Avrupa tecrübesinde en güzel ifadesini Bildung kavramında bulan ve kökleri Rönesans Hümanizmi’ne kadar giden birey, toplum ve kamu üreten eğitim yüklemesi hiçbir dönemde yeterince önemli olmadı. Bu, aynı zamanda, benim bu konuda geçen haftalarda yazdığım yazılarda “akademik” olarak nitelediğim birikimin eksikliği olarak da değerlendirilebilir.

Bildung’u da içeren bir eğitim stratejisi toplumun, bireyin, kamunun devletin onlar için öngördüğü sınırları zorlama riskini içeriyordu. Üstelik devletin acilen modernleşme projesini sevk ve idare edecek kadrolara ihtiyacı vardı. İlk bakışta birbirleriyle çelişir gibi gözüken bu iki perspektif, uzmanlık ve meslek eğitimi odaklı bir tercihle bir araya geldi ve aslında günümüze kadar da devam etti. Böylece bu eğitimden geçenler belli alanlarda uzman olarak yetişecekti ama örneğin kamusal bir zihne sahip olmayacaklardı. Bir tür “makbul vatandaş” sanayisi olarak eğitimin üretim kayışları bu şekilde kuruldu. “Falanca ya da filanca nesil yetişmek” ile kastedilen de büyük ölçüde aynıydı. İyi mühendis, hekim, öğretmen yetiştireceğiz ama onlar da kamusal özneler olmayacaklar!

Önce askerî olarak başlayan modern eğitim zamanla her alana sirayet etti. Harbiye, Tıbbiye, Mühendishane, Mülkiye, Sanâyi-i Nefîse, Galatasaray gibi kurumlar işte bu perspektif içinde üretildiler. Ülkelerin, toplumların tarihleri aynı zamanda ürettikleri kurumların tarihleri olarak da okunabilir. Hatta okunmalıdır da. Osmanlı-Türkiye tecrübesinde eğitim kurumlarının birey, toplum, kamu üretme kapasiteleri her zaman düşük oldu çünkü asıl hedef bu değildi. Bu tecrübe geçmişten çok iyi bildiği bir uygulamayı modern zamanlara uygun olarak yeniden üretmişti çünkü. Sözünü ettiği “devşirme” sistemidir. Yukarıda adlarını andığım eğitim kurumlarının hepsi aslında birer “modern devşirme” mektebiydi. Devleti taşıdılar ama toplumu ve kamuyu yeterince üretemediler. Çünkü genetik kodları buna müsait değildi.

Gazete Duvar’da özellikle son iki haftada ele almaya çalıştığım üniversite/akademi tartışmasıyla bu yazıda şu ana kadar ortaya koymaya çalıştığım verileri artık birleştirebilirim. Osmanlı-Türkiye tecrübesi bu ikisi arasında çok net bir tercih yaptı. Akademinin olası getirisi daha derin ve kapsamlı olabilirdi ama uzun vadeli bir yatırımdı. Üniversite ise daha hem daha önce belirttiğim perspektiflerle uyumluydu ve daha kısa vadeli geri dönüş verebiliyordu. İşte tam da bu nedenle Osmanlı-Türkiye geleneği akademiye pek yüz vermedi ve üniversiteyi tercih etti. Üstelik onun da Fransa’da Grandes Ecoles, yani Büyük Mektep diye bilinen varyantını, yani özellikle meslek eğitimi vurgulu olanını seçti. Mühendishane, Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye üniversiteden çok Grandes Ecoles'dür.

Daha sonra Darülfünun (1900) gibi bir üniversite girişimi elbette oldu. Bu kurum 1933 Reformu'yla İstanbul Üniversitesi haline geldi. Ve ardından Türkiye’deki mevcut üniversite stoku İstanbul Üniversitesi’nin klonları olarak genişledi. Ancak tarihsel süreç içinde ve kurumlara yüklenen işlevsellikler açısından bakıldığında bu, genetik bazı istisnalar dışında pek değişmedi. Türkiye’nin mevcut üniversiteleri büyük ölçüde birer uzmanlık ve meslek okuludur. YÖK de bu meslek okulu stokunun genel müdürlüğüdür.

Türkiye’nin yükseköğretimi hâlâ ve hep kaliteli yurttaş hamuruna yani akademik yöne değil, üniversiter yöne, üstelik onun da uzmanlık ve meslek edinimine vurgu yapan bir sistemdir. Yani öncelikle ethos'unda sorun vardır. Cari üniversiter sistemin vardığı nokta artık diplomalı işsiz üretmek haline gelmiştir. Kısacası bu ülkenin 1773’den beri cari olan yükseköğretim zihniyeti ciddi sorunlar içermektedir. Daha da önemlisi bu sistem artık genetik ethos’unu bile gerçekleştirebilmekten acizdir.

Ben uzun zamandır Türkiye’nin temel sorunlarının “sayısal” değil, “sözel” olduğunu iddia ediyorum. “Sözel” sorunlarını çözmeyi beceremeyen, bu alanda ciddi bir nitelik, kalite üretemeyen toplumlar “sayısal” alanlarda da yeterince başarılı olamazlar. Örneğin kişi başına düşen GSMH sayısal bir veridir ama aslında “sözel”, yani eğitimsel, kültürel, zihniyetsel çapın ya da çapsızlığın doğrudan bir yansımasıdır.