• 3.02.2020 00:00
  • (1834)

 Değerli okurlara, bu yazıyı okumadan önce yine Gazete Duvar’da geçen hafta yazdığım “Bir başkadır sınıfın simyası” başlıklı yazıyı okumalarını tavsiye ederek söze başlamak isterim. Böylelikle bu yazıda ifade edilenleri hazmetmeleri daha kolay olacaktır! Geçen haftaki yazımda Karl Marx’ın üç meta kavramından söz etmiştim. Bunlar “sınıf”, “burjuvazi” ve “proletarya” idi. Bu yazıda öncelikle proletaryanın tarihsel olarak ne anlama geldiğini kısaca anlatmak iyi bir başlangıç olabilir.

Karl Marx’ın bir meta kavram olarak önerdiği proletarya on dokuzuncu yüzyılda özellikle Sanayi Devrimi’nden sonra ortaya çıkmış bir toplumsal profil. Büyük ölçüde kır kökenli ve göçle kente gelmiş. Eğitimi ve kalifikasyonu oldukça düşük. Belki de bu nedenle Marx, Engels ile birlikte yazdığı Komünist Manifesto’da proleteri “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan” olarak tanımlıyor. Zaten bu nedenle de emek gücünden başka onu ayakta tutacak pek bir özelliği yok. İşte on dokuzuncu yüzyılda sanayi işçisi bu şekilde ortaya çıkıyor. Büyük kentlerde yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan devasa fabrika kampüslerinde çalışıyorlar proleterler. Saat başı ücretle. İş güvencesi yok. Emeklilik yok. Yıllık izin yok. Sağlık yardımı yok. Kadın emeği, çocuk emeği proleterleşmenin içinde. Proleter ailelerin çoğunu başını sokacak bir evi bile yok. O yüzden fabrikalar bir kampüs gibi zaten. Üretim mekânlarının yakınında yatakhaneler var. İşçiler aileleriyle buralarda kalıyorlar. Daha doğrusu uyuyorlar. Hatta iki aileye bir yatak öngörülmüş çoğu zaman. On iki saatlik vardiyalar halinde çalışıldığı için, bir aile çalışırken diğeri uyuyabiliyor yatakta. Patronlar aslında çok düşünceli: Bu sayede yatak hep sıcak kalabiliyor!

İnsanlık tarihinin geneline soyutlarsak proleter aslında kölenin erken modern bir versiyonu. Hem metafor kurabilmek için hem de metaforu anlamak için soyut düşünmeyi becerebilmek gerekir! Proleter ile zincir arasındaki ilişkiyi belki böyle daha iyi anlayabiliriz! Ama daha sonra işçiler örgütleniyorlar, sendikalar ortaya çıkıyor. Ücret ve hak mücadeleleri başlıyor. Şaka değil, ciddi bir toplumsal devrim olasılığı var Avrupa’da. Ayrıca kâr için üretimin aksamaması gerekiyor. Dolayısıyla yavaş yavaş bugün artık kanıksadığımız çalışma hayatını düzenleyen temel haklar gelişmeye başlıyor. Sosyal devlet, refah devleti ortaya çıkıyor. İş güvencesi, grev hakkı, emeklilik, yıllık izin sıradan hâle geliyor. Devrim riskine karşı kapitalizm evrim geçiriyor.

1929 krizi kapitalizm liberal formunun sonunu temsil ediyor. Ücreti sadece bir maliyet unsuru görmenin sonu da aynı zamanda. Keynes ile birlikte ücret aynı zamanda satın alma gücü içinde de yorumlanıyor. Yani pazarı genişletici rolüyle. İşte sosyal demokrasi, refah devleti, yani bir anlamda sosyal kapitalizm böyle gelişiyor. Kapitalizm medenileşiyor ancak proletarya hâlâ mevcut. Bunu tespit edebilmek için patronla işçinin cüzdanlarını yan yana koymak yetiyor.

Gelelim “Bir Başkadır” dizisinin başkahramanı Meryem’e. Aslında Meryem kölenin, proleterin son sürümlerinden biri. Mısır piramitlerini inşa edenlerin soykütüğünden! Şekerkamışı plantasyonlarında telef olanların kaderinden! Binlerce yıllık tarihleri Western filmlerine “kötü insan” olmakla sonlananların alınyazısından! Yirmi birinci yüzyılda hâlâ beş yıl okul görebilenlerin neslinden!

Meryem’e baktığımda ben öncelikle bir proleter görüyorum. Bir metropolün varoşlarındaki gecekondusundan kalkıp merkezdeki ıssız adamların evlerini temizlemeye giden; bir laik, demokratik, sosyal, hukuk devletinde sigortası, emeklilik hakkı, iş güvencesi bile olmadan çalışan; yaygın deyimle bir “gündelikçi kadın” değil mi Meryem? Böyle bir kadın profili örneğin, Almanya’da, Fransa’da olunca hiç şüphe götürmeyecek olan “proleter” sınıflandırması Türkiye’de olunca neden bu kadar tartışmalı olabiliyor?

Üstelik Meryem’in proleter olma biçimi daha önce kısaca anlatmaya çalıştığım tarihsellik göz önüne alındığında bir tür vahşi kapitalizm özellikleri gösteriyor. Zaten “gündelikçi” sıfatı her şeyi anlatıyor. Sosyal bir cumhuriyetin yurttaşı olmanın en temel doğal/tarihsel haklarından mahrum Meryem. Sigorta, emeklilik, ücretli izin vb. kavramları tekrar etmeme gerek yoktur sanırım.

Karl Marx’ın “sınıf” kavramına değer veren her toplumsal analistin Meryem profilinde öncelikle bir proleter görmesi beklenir. Marx’ın “sınıf” kavramı üzerinden politika yaptığını iddia eden bir sosyalistin ise Meryem’de başka bir şey görmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.

Meryem’in toplumsal kodlarını biraz daha deşifre etmeye çalışalım. Dediğim gibi Meryem gündelikçi bir kadın. Hayatını emeğiyle kazanıyor. İstanbul’un banliyösündeki bir gecekonduda abisi ve ailesiyle yaşıyor. Kırsal kökenli. İlkokul mezunu. Müslüman, başını örtüyor, namaz kılıyor.

Şimdi Meryem’in Fransız bir muadilini tasvir etmeye çalışalım: Marie gündelikçi bir kadın. Hayatını emeğiyle kazanıyor. Paris’in banliyösündeki bir HLM’de abisi ve ailesiyle yaşıyor. Kırsal kökenli. İlkokul mezunu. Hıristiyan, pazar günleri kiliseye ayine gidiyor. Bu hipotetik karşılaştırmada iki kadın arasındaki en önemli fark Meryem’in başörtüsü gibi gözüküyor.

Peki neden bu ülkenin Marx’ın “sınıf” kavramına değer veren okuryazarları, proletarya adına politika yaptıklarını iddia eden solcuları Meryem’i gördüklerinde onu hemen bir proleter olarak değerlendirmiyorlar? Bunun nedeni büyük ihtimalle Meryem’in başının örtülü olması ve namaz kılması.

Geçen haftaki yazımda “Bir Başkadır” dizisinin sınıfsal eksenli bir bakışa sahip olduğunu, üstelik bu sınıfsallığın daha çok ekonomi-politik eksenli bir sınıfsallık olduğunu iddia etmiştim. İşte bu noktada iki yazı birleşiyor. Ancak bu dizi kamuoyunda genellikle böyle yorumlanmadı. Haftaya bunun nedenleri üzerinde durarak “Bir Başkadır” temalı kısa yazı dizimi sonlandırmayı umuyorum.