Okuma Yazma Diyalektiği

  • 19.09.2022 07:26

Akademik hayatımın başlarında bir hocam benimle bir tecrübesini paylaşmıştı. Uzun yıllar yurt dışında okuyup, yaşayıp, doktorasını bitirdikten sonra Türkiye’ye dönünce kendisine sormuşlar: “Neden döndünüz? Neden orada kalmayı tercih etmediniz?” O da şöyle cevap vermiş: “Orada teziniz ya da bazı temel çalışmalarınız sizi uzun süre ayakta tutmaya yetmiyor. Sürekli üzerine koymak zorundasınız. Var olmak için sürekli üretmeniz lazım. Türkiye’de ise özellikle yurtdışında yapılmış bir tez veya birkaç çalışma uzun süre ayakta kalmanıza yetebiliyor. Ayıca yakın hissettiğiniz bazı ekollerin Türkiye’de tanıtılması için de ülkeye dönmek gerekebiliyor.” Bu hikâyeyi ilk dinlediğimde aslında bana pek de şaşırtıcı gelmemişti. Modernleşme toplumları için gayet tipik olabilecek bir çerçeveyi anlatıyordu çünkü. Ancak zamanla bunun yüzleşilmesi gereken, artık aşılması gereken bir tutum olduğunu düşünmeye başladım.

 

Niceliksel Çokluğun Niteliği

 

Akademik yükseltmelerin iyice dijitalleşmesiyle birlikte sürekli üretim baskısı ülkemizde de yaygın olarak gündemde artık. Ancak bu sefer karşımıza koskoca bir kalite meselesi çıkıyor. Niceliksel/niteliksel ayrımını özellikle vurguluyorum, çünkü en azından göründüğü kadarıyla Türkiye’de niceliksel bir üretim sorunu yok. Ancak konu niceliksel çokluğun niteliği meselesine gelince durum biraz çetrefilleşiyor. Burada elbette daha önce bazı yazımlarımda değindiğim anlamlılık (significance) konusuna geliyoruz. Bunca akademik üretimin, kitabın, makalenin, araştırmanın, bildirinin alanlarına katkısı nedir? Neyi şuradan alıp, şuraya koyuyor bu çalışmalar? Dünyada belki de en “ucuz” akademik üretimin olduğu ülkelerden biriyiz. Aslında diğer sektörlerde de durum aynı değil mi?

 

“Ucuz” derken kastım üretimin niceliksel genişlemesi ile derinliği, yani anlamlılığı arasındaki tarifsiz uçurum. Ben bu sonucun biraz da geçen paragrafta örneğini verdiğim zihniyetle alakalı olduğunu düşünüyorum. Geniş anlamda olmak şartıyla kendi alanımla ilgili olarak konuşayım. Yani sosyal bilimler, beşerî çalışmalar… Türkiye’de uzun yıllar bu alanlar birer üretim alanı değil, aktarım alanı olarak tasarlandılar. Sosyal bilim, teori, kavram, analiz üretmek anlamıyla değil, mevcutlardan birini seçip, onu aktarmak şeklimde yapıldı. Kimseyi spesifik olarak eleştirmek için söylemiyorum bunları. En azından benim kuşağıma kadar hepimiz biraz böyle yetiştirildik. Yani ben de bugün eleştirdiğim çerçevenin bütünüyle dışında değilim. Elbette bu noktada Nurullah Ataç’ı tekraren anmaktan kendimi alamayacağım. Mealen şöyle diyor büyük üstat: Bizde düşünmek mevcut düşüncelerden birine katılmak anlamındadır. Diğer yandan aklıma Cemil Meriç de geliyor. Bilenler bilir, üstat mealen şöyle sormuştu Edward Said’in Şarkiyatçılık kitabını okuduktan sonra: Şarkiyatçılık gibi bir kitabı neden bir Türk yazmamıştır? Bu arada Said, Mısırlı Müslüman bir düşünür değil, Filistinli bir Hristiyan’dır ve uzun yıllar Columbia Üniversitesi’nde hocalık yaptıktan sonra ABD vatandaşı olarak lösemiden ölmüştür.

 

İşin akademik vasatı işte bu minvalde! Ancak bu akademik vasat elbette vakumda oluşmuyor. Bu durum, tutum belli bir efkârı umumiye, belli bir ilişkiler ağı, belli bir okuma/yazma kültüründe vuku buluyor. Bunu, mevcut akademiyi savunmak için söylemiyorum ama eşyanın tabiatını vurgulamak istiyorum sadece. Çünkü bu akademik vasatı, ülkenin okuma yazma vasatından bağımsız olarak ele almak insafsızlık olur. Akademiyi savunmuyorum dedim ama biraz da olsun savunmuş oluyorum galiba. Yazının geri kalanında işte bu okuma yazma vasatını ele almaya çalışacağım.

 

Daha önceki bazı yazılarımda okumak fiilinin aynı zamanda tahsil görmek anlamında kullanılmasını oldukça manidar bulduğunu ifade etmiştim. Bu tercih bir bakıma, okumanın ancak ve ancak tahsil esnasında gerekli bir etkinlik olduğunu ifşa etmiş olmuyor mu? Diplomalarını edindikten sonra okumaya devam eden bu toprakların her okuryazarı bir gün mutlaka “Hâlâ mı ders çalışıyorsun?” sorusuna muhatap olmuştur! Şaka bir yana buradaki toplumsal vasat okumayı, araştırmayı, hatta düşünmeyi diploma öncesi bir etkinlik olarak görmektedir. Bu zihniyet dünyası her düşünce ya da bilim alanının kendi içinde ve ilişkisel olarak dinamik bir süreç olduğunu gözden kaçırır. Bu alanlardan birinde ayakta durmaya devam etmek için bütün bir hayat boyunca düşünmeye, okumaya, araştırmaya devam etmek gerektiği aşikârdır. Yazının ilk paragrafında aktardığım hikâyede hocam zaten bunun yaratacağı olası zorluklar karşısında Türkiye’ye dönmeyi tercih ettiğini belirtmişti bir anlamda. Mesleğe Türkiye’de devam etmenin sağladığı konfor çok daha az bir sermayeyle yola devam edebilmekti.

 

Bir Düzine Cümlesi Olan Okuryazarlar

 

Günümüzde Türkiye’de birçok televizyon kanalında, sosyal medyada, üniversite kürsülerinde, sempozyum panellerinde pek çok okuryazarı bir şekilde takip edebiliyoruz. Bazen doğrudan dinleyerek, seyrederek, okuyarak; bazen dolaylı aktarım yollarıyla. Kimse üzerine alınmasın ama bu tür tecrübeler bende “bir düzine cümlesi olan okuryazarlar” diye bir kavram üretimine neden oldu. Yıllardır bu tür mecralara baktığımda, tekraren söz alan ama dönüp durup neredeyse hep aynı konuları aynı cümlelerle tekrar eden insanlar görüyorum. Her şeyi bilen, içlerinde en ufak bir şüphe belirtisi taşımayan, tercih ettikleri ideolojinin haklılığını kanıtlamak için bin dereden su getiren, ideolojik aidiyeti uzmanlıkla takas etmiş, her konuda ama her konuda mutlaka diyecek bir sözü olan bir insanlık hali. Yıllar önce, o zamanlar çok meşhur olan bir televizyon programına belli bir konuda konuşmak için davet etmişlerdi. Ben de konunun uzmanı olmadığım için kabul etmemiştim. Davet eden editör ısraren şöyle sormuştu: “Sonuç olarak siz sosyolog değil misiniz?” Bende ona kontur çekerek şöyle sormuştum: “Beyin ameliyatınızı bir sünnetçinin yapmasını ister miydiniz?”

 

Bence okuma ve yazmayla soyutlayabileceğim fikri etkinlikler arasındaki ilişkiyi çok iyi kurmak lazım. Yani düşünme, okuma, araştırma ile yazma, ders verme, konuşma arasında belli bir diyalektik olmalı. Bu diyalektik gündelik hayatta bunlara ayırdığınız zamanda bile belli bir dengeyi korumalı. İlk grup etkinliklere yeterince zaman ayırmadan sürekli ikinci grup etkinlere yoğunlaşmak insanı orta ve uzun vadede tüketebiliyor. Örneğin ben belli konularda birkaç kez konuşma yaptıktan sonra artık kendimi biraz geri çekmek istiyorum. Öteki türlüsü yeterince şarj olmadan sürekli enerji aktarmak gibi geliyor bana. Belli alanlarda çalışıyor olmak, uzmanlığın oldukça dar ve sabit bir biçimde algılanmasına yol açabiliyor.

 

Türkiye’de okuryazarların pek çoğu “gündem” kavramını sadece siyasi aktüel gündem olarak algılamaya pek bir meyilli. Oysa her alanın kendine göre bir gündemi vardır. Bir düşünce ya da bilim insanı öncelikle alanının gündemini takip etmek durumundadır. İyi bir beyin cerrahı olmanız sizin güncel siyasetle ilgili değerlendirmelerinizi otomatikman haklı çıkarmaz. Tıpkı iyi bir jeolog olmanızın felsefe alanında kullandığınız bazı sıfatların abuk sabukluğunun üstünü örtemeyeceği gibi. Bu son önermelerimin kolay kabul göreceğini sanıyorum. Peki ya aynı soruyu, örneğin bir sosyolog için tekrar etsem. Yani iyi bir sosyolog olmanız aldığınız siyasi kararları otomatikman temize çıkarır mı? Bence hayır.

 

İşin ahlaki, şahsiyetsel, haysiyetsel taraflarını bir yana bırakalım, konu aynı zamanda bir okuma yazma diyalektiği sorunudur. Çünkü bu tür aidiyetler insanları sürekli yazmak, konuşmak zorunda bırakmakta ve bu da fikri anlamda şarj olma zamanından çalmaktadır. Benim, ülkemin özellikle genç okuryazarlarına naçizane tavsiyem daha çok düşünmeleri, okumaları, araştırmaları ve daha az yazmaları, konuşmalarıdır. Yazının başlarında değindim nicelik/nitelik meselesinin çözümünün bir yolu da belki budur. Öteki türlüsü bu yazıda kullandığım anlamda üretimi, hatta bizatihi kendini ucuzlatmak olur.

 

Kalite öncelikle kişinin kendi kıymetini bilmesidir.

 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.