• 12.06.2022 20:33

Geçen hafta Perspektif’te “Skolastik Aydın” başlıklı bir yazı yazmıştım. Yazıya olumsuz bir tepki aldığımı hatırlamıyorum. Bunu, başlık “oksimoron” kavramını çağrıştırsa da, okuryazar kamuoyunun önerdiğim kavrama pek itirazı olmadığı şeklinde yorumlayabiliriz sanırım. Bu yazıda ise “İlmihal Aydını” başlığıyla konuyu biraz daha zenginleştirmek istiyorum. İşte tam da bu anlamda tıpkı “skolastik aydın” kavramında olduğu gibi “ilmihal aydını” da öyle gözükmesine rağmen bir “oksimoron” değildir Türkiye tecrübesinde.

 

“İlmihal” bilindiği gibi İslam dininin belli başlı ilkelerinin, kurallarının çerçevesini belirleyen bir kavramdır. Hatta bu öğretinin bir kitaba dönüşmüş halini de anlatır. Örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın internet sitesinde pdf olarak yüklü olan iki ciltlik bir ilmihal kitabı vardır. İlk cilt, İlmihal I: İman ve İbadetler, ikinci cilt ise İlmihal II: İslam ve Toplum başlıklarını taşır.

 

İslam Ansiklopedisi, ilmihali “davranış bilgisi” olarak tanımlar. İlmihal, adı üzerinde halin ilmidir. Ancak burada ilmi, bilim olarak anlamamak lazımdır. Konu Eski Türkçe/Yeni Türkçe meselesi de değildir. İlim, İslam tecrübesinde daha çok kuşaktan kuşağa aktarılması gereken tecrübeyi ifade eder. Bu anlamda “nakli ilimler” demeye bile gerek yoktur aslında. İlim daha çok naklidir zaten. Belki de bu nedenle 19’uncu yüzyılda medresenin karşısına üniversite kurmak isteyen Osmanlı bu kurumun kapısına Darülfünun tabelası asmıştır. Fünun, ‘fen’in çoğuludur. Osmanlı’daki tartışma elbette aynı zamanda gayet politiktir ve modernleşme toplumu olmanın bütün işaretlerini taşır. Ancak başka bir açıdan tercih gayet mantıklıdır kendi içinde. İlim, skolastik eğitim modelinin kavramıdır. Fen, daha sonra bilim ise pozitif, analitik, araştırmacı modelin.

 

Ancak bu yazıdaki esas derdim ilim/bilim tartışması değil. Tıpkı geçen haftaki yazımda “skolastik” kavramı için yaptığım gibi, bu yazıda da “ilmihal” kavramını biraz daha geniş bir açıdan değerlendirmek istiyorum. Örneğin benim kütüphanemde 1952 tarihli, Peyami Erman tarafından çevrilmiş ve Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanmış bir Auguste Comte kitabı var. Kitabın başlığı Pozitivizm İlmihali. Yine kütüphanemde bulunan bir başka kitap, başlığında “ilmihal” kavramı bulunmasa da, bu toprakların bütün solcularının ilk okudukları kitaplardan biri olan Goerge Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri kitabıdır. Bu kitabın başlığı kolaylıkla Materyalist İlmihal de olabilirdi. Aslında bu kitabın artık solcu olmak/yapmak için değil, Türkiye solculuğunun zihniyet dünyasının çözümlenebilmesi için okunması çok daha anlamlı olabilir. Sözünü ettiğim kitabı sırf bu niyetle birkaç kez tekrar okumuşluğum da yok değildir. Ama henüz bu çözümlemeyi layıkıyla yapabildiğimi söyleyemeyeceğim. İlerdeki okumalara bakacağız artık!

 

Öğretiyle İlişki Kurma Tarzı Olarak “İlmihal”

 

Bu tür örnekleri elbette çoğaltabilirim. Ama meramım anlaşılmıştır sanırım. “İlmihal” kavramını sadece din, teoloji, ibadet bağlamında değil, daha çok bir öğretiyle ilişki kurma tarzı olarak kullanıyorum. Yani “ilmihal” deyince aklımıza sadece teoloji ya da İslam gelmeyebilir. Marksist bir ilmihal, hümanist bir ilmihal, liberal bir ilmihal mümkündür. Hatta vardır. Asıl olan inandığımız, tercih ettiğimiz felsefeyle, ideolojiyle, gelenekle, kanonla nasıl ilişki kurduğumuzdur. Onlarla ilişkimiz sadece doğru ilmihali bulmak mıdır, yoksa onlar hakkında koşulsuz düşünmeye devam edebilmek midir? Onlarla, yaşadığımız çağ, toplum arasındaki bağları görüp, her koşulda onu yeniden inşa edebilme kapasitesine sahip olabilmek midir? Ama bunun için asgari koşul düşünmeye devam edebilmektir.

 

Elbette burada son yıllarda alıntılamayı çok sevdiğim bir Nurullah Ataç cümlesini es geçemeyeceğim. Üstat şöyle diyor: “Bizde düşünmek, daha önce düşünülmüşlerin birine katılmak manasında kullanılır.” İşte bu tam da benim “ilmihal aydını” dediğim tutumdur, konumdur. İlmihal aydınlığı kolaydır. İlmihal aydınlığı aslında yeterince aydınlık bile değildir! İlmihal aydınlığı için bir kez düşünmek yeter. Hiç yorucu değildir, gayet konforludur, hatta konformisttir. Bir kere seçiminizi yaparsınız. Sonra da onunla mutlu, mesut yaşarsınız. Bir daha hiç düşünmeye zahmet etmeden Marksist, liberal, sağcı, solcu, İslamcı olup yola devam edersiniz. İlmihal aydınlığı, aidiyeti, teslimiyeti öne çıkarır; düşünmeyi, eleştirmeyi değil. İlmihal aydını koşulsuz abonedir. Esasa dair sorgulamayı, hatta şüpheyi içermez. Araştırmacı değil, çokbilmiştir. Her şeyi biliyorsanız araştırma zahmetine girmenin bir anlamı da yoktur zaten!

 

Ülke ile ilgili, dünya ile ilgili temel yargılarının onda dokuzu kendini dâhil hissettiği ideolojik, teolojik, kültürel hatta psikolojik cemaat tarafından belirlenmiş biri bile, diplomalı, unvanlı olduğu için kendini “entelektüel” zannedebilir bu ülkede. Benim bu tipoloji için uygun gördüğüm niteleme ise “ilmihal aydını”dır. Zaten böyle bir zanna sahip epey bir insan olduğu için bu topraklarda “ilmihal aydını” diye bir kavramsallaştırmaya ihtiyaç vardır. Yoksa niye gerek olsun!

 

İlmihal Dindarlık

 

Türkiye’deki imam hatip ve ilahiyat geleneği aslında ilmihal dindarlığının kurumlarıdır. İlahiyat fakülteleri ilahiyatçı/teolog değil iyi Müslüman, yani ilmihale uygun Müslüman yetiştirmeye odaklıdır. Üstelik burada referans alınan ilmihal cari siyasetin gündelik ihtiyaçlarına göre tanımlanmıştır. Bir ülkede bu kadar imam hatip lisesi ve ilahiyat fakültesi olması ama bu ülkeden dünya çapında bir ilahiyatçı/İslam ilahiyatçısı pek çıkmaması biraz da bu sebepledir.

 

İlmihal, Allah, din, inanç üzerine düşünmeye değil, dinin cari tarihselliği içinde yaşama telaşına işaret eder. Hakikati aramaz, yanlışa düşmemeye çalışır sadece. Fazla ilmihal az felsefedir. İlmihal ilginç bir biçimde müminin hakikatten uzaklaşmasını da içerir. İlmin hali hep bir imamdan, şeyhten, Diyanet’ten sorulduğu için aslında söz konusu mümin sorumluğunu bir türlü üstlenemez. Allah ile tek başına yüzleşemez.

 

Benzer bir durum aslında ülkenin bütün okuryazar kamusu için de bir anlamda geçerlidir. Sonuç olarak bileşik kaplar teorisi sadece bir fizik teorisi değildir! Örneğin Fransızcada Foucault üzerine yazılmış ikincil literatür kapsamında kitap sayısı Türkçedekinden daha azdır. Türkçedeki Foucault hakkındaki telif ve çeviri ikincil literatür Fransızcadan daha çoktur. Özellikle de Foucault’nun bütün eserlerinin çevrilmesinden önce. Aynı şey Heidegger için söylenemez mi? Ya Kant? Hegel. Weber. Söz konusu ikincil literatürün çok önemli bir bölümü de İngilizceden çevrilmiştir. Ne de olsa İngilizce tüm dünyanın ikincil literatür canavarı değil midir?

 

Son zamanlarda yavaş yavaş aşılmaya başlasa da Türkiye’deki yayınevlerinin uzun yıllar sanırım şöyle bir saptamaları mevcuttu: Temel düşünürlerin kitapları satmaz. Okunmaz. Okunamaz. Anlaşılmaz. Zaten iyi çevirmen de bulunmaz. Bu nedenle Türkçe okuryazarlık uzun on yıllar temel metinler yerine onların ilmihali niteliğinde ikinci literatürle idare etti. Ama belki de yayınevleriyle okurlar arasında gizli bir anlaşma vardı. Lozan’ın gizli maddeleri gibi! Yani okurlar da o temel metinleri gerçekten okuyup anlayabileceklerini pek düşünmüyorlardı. O yüzden ilmihallere sarıldılar.

 

İşte size “ilmihal aydını”nın bir köşe yazısına sığabilecek bir soykütüğü denemesi. Lütfen artık kimse bana Türkiye’den neden büyük entelektüel çıkmıyor diye sormasın!