• 20.06.2022 22:25

Hayat ustam Tarhan Erdem’in son yıllarda sıkça sorduğu, cevabı için dertlendiği soru şuydu: Türkiye bu badireden çıkabilecek mi?

Dünya siyasal egemenlik savaşını, ekonomik bölüşüm kavgalarını ve kültürel gerilimleri bir arada yaşıyor. Batı’nın siyasal, ekonomik, kültürel hegemonyası sarsılırken yeni dengelere ve olması gerekene dair bir ütopya ve savunucusu siyasetler yok elimizde. Üstelik bu gerilimler, bir yandan popülist liderler, popülist, keyfi, otokrat yönetimler, güçlenerek sahneye geri dönen ulus devletlerle karşılıklı birbirlerini çoğaltarak yaşanıyor. Bu aktörlere ilave IŞİD’le petrole ulaşan, şimdi Taliban’la nükleere ulaşması an meselesi olan terör örgütlerinin de Batı’daki Neo-Nazi örgüt ve bireylerin de sahnede olduğu bir zaman aralığında yaşanıyor. 

Türkiye bu küresel karmaşanın hem sahnesi hem öznesi. O nedenle yaşanan küresel karmaşa bizi daha yoğun biçimde etkiliyor.

İktidarı oluşturan zihni koalisyon da bu karmaşanın içinden kendi iktidarını sürdürmenin riski ve fırsatını önceliyor. Ülkenin kendi iç meseleleri bu karmaşadan doğrudan etkileniyor, daha da ağırlaşıyor.

Yönetimin de siyasalın da ekonomik sistem ve yapının da omurgası kırılmış durumda.

Yeniden yapılandırma şart

Tarihimiz boyunca sıkça yaşadığımız gibi ekonomik ve siyasal reformların, bir bakıma başta eğitim, sağlık, güvenlik ve yargı olmak üzere hemen her sistemin, kurumun yeniden yapılandırılması gereken zaman aralığındayız. 

Tarhan Bey’i de kaygılandıran bu gereklilik hatta zorunluluktu. Bu türden her tıkanmayı bir biçimde atlattık şimdiye dek. Ya da atlattığımızı sanıyoruz. Eğer bugün kendi yurttaşlarımız, gençlerimiz, mühendisimiz, doktorumuz ülkeden umutsuz ise bu tıkanmaların ürettiği bir birikimin patlaması noktasında olduğumuz için. Eğer bugün gençlerimizin üçte ikisi, seçmenin yarısı var olan  siyasi zeminden umutsuzsa da bu birikimin sonucu. Her tıkanmayı atlattığımızı sandığımız dönemlerin, sonuçların tortusu bu. Her yeni tıkanma öncekinden daha büyük olumsuz sonuçlar üretiyor.

Toplum değişim istiyor

Tıpkı suyun yüz derecede kaynayıp, buhara dönmesi gibi. Suyun fiziki ve kimyasal özellikleriyle buharınkiler aynı değil. Su kaynama derecesine de birdenbire gelmiyor. Bugün de toplumsal ve bireysel psikolojiler tam da böyle bir değişim ve sıçrama noktasında.  

İktidar bilerek, isteyerek sistemlerin içini boşalttı, zayıflamış omurgaya son vuruşu yaptı. Toplumun kimliklere sıkışmasını ve kutuplaşmasını bile, isteye körükledi her söylemi ve politikasıyla. 

Bu nedenle badire yalnızca dış politikaya ve küresel dinamiklere, gerilimlere dair değil. Yalnızca var olan iç meselelere de değil. Aynı zamanda toplumsal psikoloji çökmüş durumda. Çünkü bireysel hayatlar dağıldı.

Bireylerin hanenin dirliği, düzenliği diye tanımladığı hanenin geçimi-geliri, hanenin eğitim-sağlık-güvenlik ihtiyaçlarının tümünde birden aynı anda ağır bir buhran yaşanıyor.

Tam da bu nedenle toplum değişim istiyor. Değişim talebi de yalnızca işsizliğe ve hayat pahalılığına çözümden ibaret değil. Aksine her birey meselenin ne olduğunu biliyor ve büyük değişimi bekliyor. Her birey ekonomik reformları da siyasi reformları da eğitimin, yargının, sağlık sisteminin de yenilenmesini istiyor.

Aslında her gerilimin ürettiği kırılma tek yöne doğru olmuyor. Çubuğu büktüğünüzde bir tek ortadan kırılmıyor iki yöne doğru da üç parça halinde kırılıyor. 

Örneğin toplumun bir kısmı kutuplaşmanın gerdiği yerde, daha yoğun duygularla kimliğine sarılıyor, ötekilere karşı olan nefret duygularıyla ekonomik krizi bile görmezden gelebiliyor ama büyük çoğunluk da ekonomik krizin ürettiği yoksulluk nedeniyle kimliğinden kurtulup daha sınıfsal bir yerden bakıyor. 

Örneğin bir grup keyfiliğe, hukuksuzluğa bakarak daha keyfi, lümpen gündelik pratiklere, cüretkârlığa, saldırganlığa sarılıyor daha büyük bir grup ise memlekete ve hayata daha özenli, dikkatli, dayanışmacı bakmak gerektiğini daha kuvvetli hissediyor. 

Örneğin kültürel kimlikler de değişiyor, bir arada yaşama arzusu yoksulluğa ve adaletsizliğe karşı duruş güçleniyor. Öte yandan hala kimlikleri daha da kutsayan azınlık manevi şiddetten giderek şiddete yönelme eğilimleri gösteriyor. 

Gelecek için olumlu enerji taşıyan değişimleri çoğaltmak, örgütlemek yerine azınlığın saldırganlığına, cüretkarlığına teslim olursak bu badireden çıkamayız.

Gri alanlar çoğalıyor

Kim ne derse desin, toplumun daha büyük çoğunluğu muhafazakârıyla, seküleriyle, Kürt’üyle değişiyor. Yeni bir hemhal oluş, yeni bir sentez, yeni hibrit alanlar oluşuyor. Gri alanlar çoğalıyor.

Aslında büyük çoğunluğa bakarak iyimseriz, küçük saldırganlıklara, kimlik cengaverlerine, azgın azınlığa ve örgütlü kötülüğe bakarak da tedirginiz, ikircikliyiz, kaygılıyız. 

Sorun toplumun büyük kısmını temsil eden yeni gri alanlarda olanların değişimi, demokrasiyi isteyip istememesinde değil, bu büyük değişim iddiasının toplumun bilmediğini, istemediğini sanan siyasi aktörlerde, ülkenin okumuş yazmışlarında. Toplum olanların farkında da siyasal ve sosyal sermayesi farkında değil. Onlar bırakın toplumun değişim talebini anlamayı hala toplumun anketlerle yönlendirilebileceğine, kimliklerin, kümelerin homojen ve değişmez olduklarına inanıyorlar. 

Hepimiz sorumluyuz

Aslında mesele yalnızca siyasi aktörler de değil, hepimiz yaşananlardan ve yaşanacak olanlardan sorumluyuz. Yani memleket bu badireden kurtulacaksa yalnızca parti liderlerinin iddia ve vizyonlarıyla değil hepimizin gayretleriyle kurtulacak. Topu başkalarına atarak, partileri, liderleri suçlayarak kendimizi temize çekemeyiz. 

Tam da bu dürtüyle bu gazetedeki hemen her iki yazımın birinde meselenin yeni bir cumhurbaşkanı veya adayı bulmak değil yeni bir ütopya, fikir, umut ve bunun siyasetini inşa etmek gerektiğini yazıyorum.

Yarının Türkiye’si için, umudu inşa etmek için hepimizin ev ödevleri var. Böyle büyük buhran zamanlarında, travmatik durumlarda toplum okumuş, yazmışlarına, sivil toplum ve siyasetin aktörlerine bakıyor. Bir umut bekliyor. Bir umut arıyor.

Sözü ele geçirmek gerek. Korkulara, manevi şiddete kapılmak yerine, yeni bir söz kurmak, gündemi ele geçirmek gerek. Gündemi ele geçirmenin yolu spekülatif şeyler yapmak, söylemek değil, sözü gelecekten, umuttan kurmak. 

Her bir birey aktif yurttaş olmak zorunda. Bireysel hayatlarımız, bireysel kariyerlerimiz, bireysel huzur ve mutluluğumuz kadar memleketin geleceğini, huzurunu, mutluluğunu düşünmek gerek. Bireysel hayatlarımız kadar ortak geleceği de kurmak zorundayız. 

Ortak geleceğin ancak hepimizle beraber mümkün olabileceğini, bütün farklı aidiyetlerimiz, kimliklerimiz, tercihlerimizin bir arada olabildiği, her birimizin kendini var hissedebileceği bir ortamda mümkün olabileceğini anlamalıyız. Seküleriyle, muhafazakârıyla, Kürt’üyle ancak üç Türkiye’nin “biz” duygusunu inşa edebileceğimizi kavramalıyız. 

Büyük, toplumsal uzlaşmaya ihtiyacımız var. Bunu inşa edebilmek üç Türkiye’nin birisinin eksik olduğu bir geleceği arzulayarak değil hepimiz, bir arada ve beraber bir gelecek inşasıyla mümkün.

Kutuplaşmalar, geleneksel veya sosyal medyanın hakikati bozmasına karşı bireyler olarak hakikatin yanında olmalıyız. Gerçeklikten ırak, komplo teorileriyle süslü ama kimliğimizin şehvet duygusunu körükleyen mesajları, haberleri kontrol etmeden her WhatsApp grubuna gönderdiğimiz de her retweet ettiğimizde hakikati biraz daha bozmaya katkıda bulunduğumuzu bilmeliyiz.

Örneğin her “seçim yapmayacaklar”, her “seçimi kaybetseler de bırakmayacaklar” mesajını yaydığımızda korku iklimine odun taşıdığımızın farkında olmalıyız. Seçim de yapılacak, kaybeden de gidecek duygusunu, güvenini topluma vermek zorundayız, çünkü doğal olanı da bu. Her seçim efsanesinin korkudan beslenen siyasetlere yarıyor olduğunu bilmeliyiz. Örgütlü kötülükle ancak hakikatin yayılması, güçlenmesiyle mücadele edebiliriz.

Her aktif yurttaş ayrımcılıktan, nefret söyleminden uzak durmak zorunda. Suriyeliler veya diğerleri ama her türlü ötekileştirilen kümeye karşı, bir siyasi partiye yakınlığı ya da uzaklığı açığa çıkan sanatçılara, sporculara karşı sosyal linçlerin şovenliği, korkuyu, güvenlik kaygılarını yükselttiğini fark etmeli ve bu iklime yatkın söylemlerden kaçınmalıyız.

Her fırsatta hukukun üstünlüğünü savunmalıyız. Özgürlükleri bütüncül olarak savunmalıyız. İnovasyon, araştırma geliştirme, girişimcilik, yenilikçilik kavramlarını dillere pelesenk ederken bunları sağlayacak ortamın fikir ve ifade özgürlüğünden, siyasi haklardan bağımsız olamayacağını topluma anlatmalıyız. Siyasi haklar, ihtiyaçlar, talepler için örgütlenmek, toplantı, gösteri, protesto hakkını kullanmak ile mesleki veya mezun olunan okul, spor taraftarlığı örgütlenmesinin birbirinden bağımsız, ayrı meseleler olmadığını kendimiz de fark etmeli topluma da anlatabilmeliyiz.

Üç Türkiye veya tüm farklılıklarımızla ilişki ve diyalog platformlarını çoğaltmak mecburiyetindeyiz. En küçük hayat alanlarında bile farklılıklar arasındaki ilişki ve diyalog platformlarında gerçek sorunlar etrafında müzakereler, uzlaşmalar, umutlar inşa edebilir, münakaşa ve müzakereyi esas alan siyaset ve siyasi aktörler üzerinde bir baskı üretebiliriz. 

Partilerin, siyasi liderlerin çare üretmelerini beklemek yerine onlar üzerinde örgütlü bir ihtiyaç ve talep baskısı üretebiliriz. 

Hiçbir şey yapamıyor, hiçbir şeyden umutlanmıyorsak da en azından her birimiz seçimlerde sandık güvenliği için bir günlük emeğimizi verebilir, seçmen listelerini kontrol edebilir, seçimlerin sağlıklı biçimde geçmesine emek harcayabiliriz. 

Yarın aynaya baktığımızdan utanmak istemiyorsak hala yapabileceğimiz çok şey var. Yeter ki tedirgin ya da tereddütlü değil umutlu olalım, umudu inşa etmeye çalışalım, topluma da büyük uzlaşmanın mümkün olabildiğini gösterelim. 

Ancak bunları başarabilirsek memleketçe bu badireden çıkabiliriz. 

Ancak siyasi alanı genişletebilir, yeni bir söz kurabilir, geleceğe umudu güçlendirebilirsek bu badireden kurtulabilir, yeni bir hikâye yazabiliriz.