• 26.12.2011 00:00
  • (2815)

 Geçen hafta, Filistin lideri Mahmud Abbas’ın iki ay evvel İsrail televizyonunda söylediklerini tekrar düşündüm. Mahmud Abbas, 29 Kasım 1947 tarihinde Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nun Filistin topraklarının taksimi kararının “aslında çok kötü bir karar olmadığını” ve bu kararın Arap Birliği tarafından reddedilmesinin “yanlış olduğunu” söylemişti (Jerusalem Post, 30 Ekim 2011).

BM’nin 181 sayılı kararı, Filistin topraklarında ortak ekonomiye sahip İsrail ve Filistin devletlerinin kurulmasını, iki taraf bakımından kutsal sayılan Kudüs’ün ise BM tarafından yönetilen bir açık şehir olmasını öngörüyordu. Ayrıca, BM’nin 1947 Taksim Planı’nı harita üzerinden incelediğimiz zaman kıyılara sıkışmış ve Necef Çölü’ne doğru genişleyen bir İsrail devletine karşılık, günümüzdeki hâline nazaran büyükçe bir Filistin devletinin tasarlandığını görüyoruz. Bu planın açıklanmasından sonra, İngiliz hükümeti Filistin’deki manda yönetiminin 14 Mayıs 1948 günü sona ereceğini ilan etmişti.

Yahudi liderliği taksim planını kabul etti. Fakat Arap Birliği ise planı reddetti. Araplar plana “hayır” derken sayısal üstünlüklerine güveniyorlardı. Yahudiler azınlıktı. Fakat, soykırımdan kurtulan ve Nazi ordularına karşı Avrupa’daki direniş örgütleri içinde çalışmış veya müttefik ordularında savaşmış olan Yahudilerin savaş tecrübesi vardı. Sayıları azdı, fakat emir ve komuta altında savaşmayı biliyorlardı. Arapların ise sayısal gücü fazlaydı, ama aralarında koordinasyon yoktu.

Önce her tarafta küçük gerginliklerle başlayan çatışmalar bir süre sonra Suriye, Irak, Ürdün ve Mısır ordularının da katılımı ile kanlı bir savaşa dönüştü. Arap Birliği, Yahudileri denize dökme iddiası ile silaha sarıldı. Ama evdeki hesap, çarşıya uymadı. Yahudiler ölümüne direndiler. 14 Mayıs 1948 günü BM’de yapılan oylama sonucunda İsrail Devleti’nin kurulması ile birlikte, Filistin’de bir etnik temizlik hareketi başlatarak karşılık verdiler. İsrail ordusu, Arap köylerini kuşatıyor ve Filistinlileri doğuya sürüyordu.

1948 savaşında 710.000 civarında Filistinli doğdukları köyleri ve kentleri terk edip Ürdün, Lübnan, Suriye, Batı Şeria ve Gazze’deki mülteci kamplarına sığındılar. 60 küsur yıldan beri son derece kötü şartlarda, gecekondu gibi evlerde ve gettolarda yaşıyorlar. Çoğu, yaşadıkları ülkelerin vatandaşlığına bile alınmadılar. BM’nin mülteci pasaportu ile seyahat ediyorlar. 1949’dan beri BM yardımı ile geçiniyorlar. Günümüzde, Filistin mültecilerinin nüfusunun 4.700.000 civarında olduğu tahmin ediliyor. Mülteciler içinde 1948’i hatırlayan pek az kaldı, çünkü birinci nesil Filistinlilerin çoğu sürgünde öldüler. Ama çocukları, doğdukları yerlere dönme ümidini hâlâ yaşatıyor. İsrail Devleti ise, onların dönüşünü kabul etmeye niyetli değil.

1948 yılında 13 yaşında bir çocuk olan Mahmud Abbas, kuzeyde Galile Gölü yakınlarında Safed Kasabası’nda doğmuş. Ailesi ile birlikte Golan tepelerini aşıp Suriye’ye sığınmışlar. Şam, Kahire ve Moskova’da eğitim gören Mahmud Abbas, 1961 yılında Filistin Kurtuluş Hareketi’ne katılmış. Bugün,1947 Taksim Planı’nın “makul bir plan olduğunu” itiraf etmek Filistin lideri için hayli zor olmalı.

Dünyada etnik çatışmaları sürdüren milliyetçi liderliklerin temel bir sorunu vardır: Kendi güçlerini abartmak ve “düşman” kabul ettikleri tarafı bir hamlede yok edebileceklerine veya ciddi kayıplar verdirebileceklerine inanmak!

Bölgemizdeki etnik çatışmaları incelediğimiz zaman, belli tarihsel anlarda tarafların barışa çok yaklaştıklarını görüyoruz. İşte bu noktada, bir taraf gerçekle ilişkisini kaybederek “aşırı güçlü” olduğu vehmine kapılıyor! Yanlış hesap yaparak, silaha sarılıyorlar. Aynen 1948’de Arap Birliği’nin gazına gelen Filistin liderliği gibi savaşa girişiyorlar. Dimyat’a pirince giderken; eldeki bulgurdan oluyorlar. Bu yanlış hesabın faturasını ise genç nesiller ödüyor.

Bunları neden mi anlattım? Geçen hafta Diyarbakır’da sürdürülen operasyonun haberini okuyunca Filistinlileri düşündüm. Haber şöyle:

“İçişleri Bakanlığı verilerine göre PKK, 14 Temmuz Silvan baskını sonrasında gerçekleştirilen operasyonlar sonrasında büyük kayıplar verdi. Son dört ay içinde 150 terörist kendiliğinden teslim oldu. Gerçekleştirilen sınır ötesi ve sınır içi operasyonlarda da yaklaşık 340 terörist ölü, 110’u yaralı, 50’si sağ olarak ele geçirildi. PKK’nın lider kadrosunun yurtiçi ve yurtdışında belirli alanlara sıkıştığı belirtiliyor” (Sabah, 20 aralık).

Umarım, Kürt milliyetçilerinin geçtiğimiz temmuz ayında başlattıkları “silahlı halk ayaklanması”nınyanlış ve zamansız olduğunu itiraf etmeleri için 60 yıl beklemek zorunda kalmayız!


[email protected]