Kavanozda yetiştirilen çocuklar...

  • 22.08.2011 00:00

Dünyamız giderek korku kültürünün egemenliği altına girmeye başladı. Gazetelerde her gün, başımıza gelebilecek felaketler üzerine “uyarıcı” haberler okuyoruz. Çoğunlukla bizleri sürekli “teyakkuz” halinde tutmak için üretilmiş birtakım felaket senaryoları ile karşı karşıyayız. Bunların bir kısmı somut tehlikeleri vurgulayan haberler. Örneğin, deprem ihtimali, uyuşturucu kullanımının yaygınlaşması, çevre kirliliği ile veya genetik yapısı bozulmuş yiyeceklerle ilgili haberler insanları tedirgin ediyor.

Korku kültürünün en somut etkisi insan ilişkileri alanında. Özellikle kentli orta sınıflar arasında her yabancının potansiyel hırsız, soyguncu, esrarkeş, ırz düşmanı veya en azından bir sahtekâr olabileceği korkusu yerleşmiş durumda. Yoğun korku bombardımanı altında kentli orta sınıflar “paranoyak” oldular. Sanki evlerinin dışındaki dünya sadece tehlikelerle dolu bir yer, sürekli tetikte durmak gerekiyor.

Korku kültürünün maliyetini en çok çocuklar ödüyor. Onları doğadan koparıp, ellerine pahalı bilgisayarlar tutuşturarak evlere hapsediyoruz. Evden okula servisle gidiyorlar. Ömründe hiç ormanda gezinmemiş, pikniğe gitmemiş, sokakta top veya saklambaç oynamamış, sandala binmemiş, gece yıldızlara bakmamış çocuklar var. Ailede verilen terbiyenin esası, çocukları dışarıdaki tehlikeler konusunda dolduruşa getirmekten ibaret oldu.

Birkaç yıl önce, bir okul arkadaşımı ziyaret etmiştim. Kendisi 14 yaşındaki kızını her gün evden sadece üç durak ötedeki liseye arabasıyla götürüyordu. Bendeniz, “Yahu, neden böyle yapıyorsun. Bırak kız belediye otobüsüne binip okuluna gitsin. Bizler okula otobüsle giderdik” diyeceğim tuttu. Cevap olarak, “Olur mu? Ya otobüste kızımı taciz ederlerse?” dedi. Kocasını onaylayan bir şekilde kafa sallayan karısına döndüm: “Gençliğinde seni hiç otobüste ellediler mi? Ne yaptın o zaman” diye sordum. Durdu ve şunları söyledi: “İlk başıma geldiğinde, donup kaldım. İkincisinde ise çantayı adamın kafasına geçirdim ve kıyameti kopardım. Bunun üzerine otobüstekiler tacizciyi dövüp dışarı attılar.” Ben de “Kızınızı her gün otomobille okula taşımak yerine ona bu deneyimlerinizi aktarıp, otobüse binmesine izin vermek daha makul değil mi” diye sordum. Tabii ki ikna olmadılar. Geçen sene kızları üniversiteye girdi. Herhalde, kıza bir araba almışlardır.

Yaklaşık on yıl önce bir vakıf üniversitesinde ders veriyordum. Dersin konusu devletin ekonomiye müdahalesi gibi bir şeydi. Bu çerçevede Türkiye’deki tarım destek politikalarından örnekler veriyordum. Hükümetin buğday, fındık, pancar, tütün gibi ürünlerin fiyatlarını merkezden belirleyip çiftçilere destek sağlamasını ve bu bağlamda Toprak Mahsulleri Ofisi’nin (TMO) işlevini anlatıyordum. Laf arasında, Haydarpaşa Garı’nın yanındaki buğday silolarından bahsettim. Siloların üzerinde yazan “Ofis çiftçinin dostudur” gibi sloganların siyasi anlamı üzerinde yorumlar yapıyordum. Sınıf mevcudu 15 kişi kadardı, çoğunluğu kız öğrenciler oluşturuyordu. Beni “cam gibi gözlerle” dinlediklerini fark ettim. Söylediklerim havada kalıyordu. Birden farkına vardım ki, öğrenciler Haydarpaşa Garı’nı denizden hiç görmemişlerdi! Dersi kestim ve “Söyleyin bakalım, içinizde kaç kişi Karaköy’den Kadıköy’e vapur ile geçti” sorusunu sordum. Üç tane “burslu öğrenci” parmak kaldırdı, sadece onlar vapurla karşıya geçmişlerdi! Diğerleri hiç vapura binmemişlerdi! Dayanamayıp, “Yahu İstanbul’da yaşayıp vapura binmemiş olmak bir eksiklik. Siz hiç Kadıköy tarafına gitmediniz mi? Eğer gittiyseniz nasıl gittiniz” diye sordum. Hep bir ağızdan, “Köprüden geçiyoruz. Ailemizle veya taksi ile gidiyoruz” dediler. Durum vahimdi. Bu çocukların bir kabahati yoktu. Aileleri onları “aşırı korumacı” bir yaklaşım içinde yetiştirmişlerdi.

Peki, kentli orta sınıf ailelerin bu kadar korunaklı olarak yetiştirilmiş çocukları hayatta “başarılı” olabilirler mi? Tabii ki başarının tanımı biraz karmaşık. Bazıları için Boğaziçi Üniversitesi’nde “işletme” okuyup, büyük bir şirkette çalışmak “başarı” sayılabilir. Tabii kızlar için “hayırlı bir kısmet” bulmak da başarı hanesine yazılabilir. Fakat bendeniz işi biraz basitleştirerek sorayım: Bu gençler kendi doğal ortamlarının dışına çıktıkları zaman, bu ülkede yaşayan diğer kesimlerden insanlarla doğru, düzgün, eşitlikçi, buyurgan olmayan, farklılıklara saygı duyan ilişkiler geliştirebilirler mi? Yoksa, “benim dediğim dedik; çaldığım düdük” gibilerden hiçbir maddi temeli olmayan üstünlükler taslarlar mı?

Galiba “zurnanın zırt dediği yere” geldik. Kavanozda yetiştirilen çocuklar kendi dar çevrelerinin dışında bir şey görmedikleri veya başka insanların yaşam deneyimlerine aşina olmadıkları için onların doğal tepkileri kaçınılmaz olarak otoriterlikten yana olacaktır. Bunların anadili “zart ve de zurt” olacaktır. Aynen köyünün hiç dışına çıkmamış köylüler gibi, bunların hayal dünyaları da kendi küçük çevreleri ile sınırlı kalacaktır. Aileden alınan değerler bakımından bu denli tıkız, hayal gücü zayıf, değişik ortamlara uyum kabiliyeti sınırlı bireylerin “başarılı” sayılması bence mümkün değildir. Kentli orta sınıflar bakımından temel mesele budur. Onlar sahip oldukları iktidarı, biraz da yetiştirdikleri çocuklarının kofluğu ve iktidarsızlığı yüzünden kaybediyorlar.

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.