Bugün Çanakkale’deki 18 Mart Deniz Zaferi’nin 99. yıldönümü. Bu akşam, sizler, çeşitli TV kanallarında devletlû takımının hamaset dolu nutuklarına maruz kalacaksınız. Devlet büyüklerimiz konuşurken ekranda bildik siyah beyaz fotoğraflar gösterilecek ve bunların arkasından Atatürk’ün görüntüsü bir güneş gibi doğacaktır. Çanakkale Savaşları’nın sadece Atatürk’ün askerî dehası ve kahramanlığı sayesinde kazanıldığına ilişkin ‘milli anlatı’ tekrarlanacaktır.


18 Mart 1915 günü İngiliz ve Fransız Donanması Çanakkale Boğazı’nı geçmek amacıyla bir taarruz başlatmıştır. Osmanlı topçuları ve Bahriyesi, boğazın iki yakasına kurulmuş olan tabyalardaki topların ve boğaza dökülen 11 sıra mayın hattının yardımı ile müttefik donanmasının geçişine engel olmaya çalışmışlar ve başarılı olmuşlardır. Çanakkale savunması, Osmanlı Ordusunun I. Dünya Savaşı’ndaki en önemli zaferlerinden biridir.


O günlerde Kurmay Yarbay Mustafa Kemal Bey’in komutası altındaki 19. Piyade Tümeni Maydos (yeni ismi Eceabad) civarında konuşlanmıştır. 1916 yılında Doğu cephesinde bulunan Mustafa Kemal Paşa, Harp Tarihi Komisyonu’nun kendisine verdiği görevle Arıburnu Muharebelerihakkındaki raporunu kaleme almıştır. Esas olarak, Mustafa Kemal’in kara savaşlarının ilk safhasını özetlediği bu kitapçığın giriş kısmında 18 Mart günü şöyle anlatılmaktadır:


“O gün, Müstahkem Mevki Komutanı olan Cevat Paşa, kendisiyle Kilitbahir’de görüşmemizi emir ve arzu etmişti. Görüşmeden sonra Cevat Paşa ile birlikte gelmiş olan Sahiller Müfettişi [Guido von]Usedom Paşa da beraber olduğu halde Rumeli sahil bataryalarını gezmek, bir sahra bataryası için mevzi seçmek üzere benim de refakatim arzu edilmiş ve hep birlikte gidilmişti... Müstahkem Mevki Komutanı Tuğgeneral Cevat Paşa ile birlikte... [yarımadanın güney tarafında boşaltılmış Rum köyü olan]Kirte’ye hareket ettik. Oraya ulaştığımızda ... düşman donanmasının özel bir maksatla Boğaz’a yaklaşarak girişi bombardımana başladığını gördük. Düşman donanmasının Kirte ve Alçıtepe istikametlerine yönelttiği atışların altında kaldık... Cevat Paşa’nın görevinin başında bulunabilmesi için Maydos’a döndük. Düşmanın yenilgisiyle sonuçlanan bu günkü muharebe yalnız denizden cereyan etmiş, karada düşmanın bazı gemileriyle sahili ateş altında bulundurmasından başka dikkate değer bir şey olmamıştı.”

 


18 MART’IN KAHRAMANLARI


Yarbay Mustafa Kemal Bey’in anlattıklarından 18 Mart günü kendisinin dürbününün başında düşman saldırısını ve topçu savunmasını sadece izlediği ortaya çıkmaktadır. Eğer 18 Mart günü için bir ‘kahraman’ arayışında isek, kahramanlar Müstahkem Mevki Komutanı Tümgeneral Cevat (Çobanlı) ile İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının savunulması konusunda Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından görevlendirilmiş olan Alman Amirali Guido von Usedom olmalıdır. Zaten boğazın savunma planlarını hazırlayan ve 18 Mart savunmasını yönetenler de onlardır.


Mustafa Kemal Bey’in yazdıklarından, Cevat Paşa’nın o gün Rumeli sahilinde bulunduğu ve Anadolu yakasındaki karargâhına öğleden sonra ulaştığı anlaşılmaktadır. Cevat Paşa’nın yokluğunda görev başında olan ve tüm topçu savunmasını yöneten subay ise, Müstahkem Mevki Kumandanlığı Kurmay Başkanı, Topçu Kurmay Yarbay Selâhattin Adil Bey’dir. Görevi, saat 14:00’te Cevat Paşa’ya devretmiştir. Acaba, bu akşam Selâhattin Adil Bey’den bahseden olacak mı?


Bu akşam, bol miktarda Nusret mayın gemisi hikâyesi dinleyeceğiz. Evet, Nusret mayın gemisinin 8 Mart sabahı Erenköy koyuna sahile paralel olarak döşediği mayınlar, müttefik donanmasının manevra alanında bulunduğu için yarattığı tahribat büyük olmuştur. O gün, mayınlar sayesinde BouvetOcean,Irresistible zırhlıları batmış ve diğer üç zırhlı da savaş dışı kalmıştır. Bu akşam, Nusret’in komutanıTophaneli Yüzbaşı Hakkı Bey’in ve gemideki Mayın Grup Komutanı Binbaşı Hafız Nazmi Bey’in kahramanlıklarından bahsedilecektir. Fakat o kritik görev sırasında gemide bulunan Alman askerî personelinin isimleri anılmayacaktır. Örneğin, Mayın Uzmanı Yarbay GeehlTorpido Uzmanı Kıdemli Astsubay Rudolf Bettaque de gemidedir. 26 yaşındaki Bettaque, 7 Mayıs 1916 tarihinde şehit düşmüştür. Ayrıca, Nusret’in bacasından koyu renkli duman çıkarmadan makinelerini çalıştıran ve böylece düşman tarafından görülmesini engelleyen Alman Çarkçıbaşı Yüzbaşı Reeder de görev başındadır.

 


ÇANAKKALE’DEKİ ALMAN SUBAYLARI


Zaferin kazanılmasında katkısı olan Osmanlı subayları hatırlanmadığı gibi, savaşta ölen Alman subayları da ‘milli’ tarihimizde yok sayılır. 18 Mart günü Osmanlı askerleri içinde ölü ve yaralı toplamı 79 kişi iken, müttefikimiz olan Almanlar için bu sayı 18 kişidir. Kısacası, her dört Osmanlı askerinin kaybının yanında, bir Alman askerinin kaybı vardır. Aynı şekilde, 19 Şubat günkü bombardımanda Orhaniye Tabyasında şehit olan Alman Topçu Teğmeni Hans Woermann’ın adı hiç anılmaz. Anafartalar’da 16. Kolordu Kumandanı olan Albay Hans Kannengiesser, anılarında Teğmen Woerman’ın Çanakkale’deki cenaze törenini şöyle anlatmaktadır: “Türk-Alman İttifakı’nın bir subayı olduğu için, cami minaresinden ‘salâ’ okundu ve Türk bayrağı altında, mezarında bir hoca tarafından yüzü Kıbleye çevrilerek defnedildi.” Osmanlı subayları, vatan savunmasında ölen silah arkadaşlarına saygıda kusur etmemişlerdir. Müttefiklerini yok saymak ve ‘sadece kendi ölüsünün ardından ağlamak’ Cumhuriyet tarihçilerine özgü bir marifettir.


Bu akşam, Çanakkale Boğaz Savaşları anlatılırken Seyit Onbaşı’nın hikâyesi bir kez daha tekrarlanacaktır. Neredeyse, koskoca müttefik donanmasını sırtında taşıdığı top mermisini namluya süren Seyit Onbaşı’nın durdurduğu iddia edilecektir. Böylece, modern bir savaşın tarihi ‘Battal Gazi Destanı’ türünden bir menkıbe seviyesine indirilmekte ve aslında gülünç kılınmaktadır.


Ne yazık ki Çanakkale Savaşları sırasında, Osmanlı Ordusu’nda savaşan Alman subaylarının hikâyesi yazılmış değildir. I. Dünya Savaşı’nın başında sayıları 1.100 kişi civarında olan Alman subaylarının ve askerî personelin sayısı, savaş sonunda 18.000 – 20.000 kişiye ulaşmıştır. Başta, Çanakkale Kara Savaşları sırasında V. Ordu’ya kumanda eden Mareşal Liman von Sanders olmak üzere birkaç komutan anılarını yayımlamıştır. Fakat, II. Dünya Savaşı sırasında, 1945 yılındaki Potsdam bombardımanında Alman Askerî Arşivleri’nin yanmış olması bu konuda nitelikli bir çalışmanın yapılmasını engellemiştir. Ankara’daki Genelkurmay Arşivleri’nde I. Dünya Savaşı ile ilgili çok Almanca belge vardır, ama bunlar da okuyucuya kapalıdır. İnşallah, 2065 yılında, tarih üzerindeki askerî vesayet kalktığı zaman araştırmacıların kullanımına açılacaktır.

 


ÖNCE ‘TÜRKLEŞTİRME’, SONRA ‘İSLAMLAŞTIRMA’


1930’lardan itibaren Çanakkale Savaşları ile ilgili tarih yazımında birkaç dönüm noktası vardır. Önce, Osmanlı’nın son zaferi bilinçli bir şekilde ‘Türkleştirilmiş’ ve Osmanlı ordusu içindeki Arap, Kürt, Rum, Ermeni ve Yahudi asker ve subaylar yok sayılmaya başlanmıştır. Çanakkale Savaşları’na katılan her asker ve subayın ‘safkan Türk’ olduğu fikri yerleştirilmeye çalışılmıştır. Böylece, özünde bir imparatorluk ordusu olan Osmanlı Ordusu’nun kozmopolit yapısı yok sayılmıştır. Tabii ki, külliyen ‘Türk’ olduğu iddia edilen bir ordu içinde Almanların da yeri olamaz. Yine 1930’larda biçimlenen tarih anlatısında, Mustafa Kemal Paşa’nın ilk askerî başarılarını gösterdiği cephe olan Çanakkale Savaşları sanki Kurtuluş Savaşı’nın bir hazırlık dönemi gibi kurgulanmıştır. Atatürk’ün varlığı bir köprü gibi kullanılarak 1915 yılındaki Çanakkale Savaşları, 19 Mayıs 1919’da başlayan Kurtuluş Savaşı’na eklemlenmiştir.


Daha savaş yıllarında, özellikle Mehmet Akif gibi İslamcılar Çanakkale Savaşları’nı bir tür ‘küffara karşı İslami direniş’ olarak sunan şiir ve yazılar kaleme almışlardır. Fakat, Cumhuriyet döneminin ‘ulusal tarih anlatısı’ içinde Çanakkale Savaşları ‘Hıristiyan Haçlı zihniyetinin Müslüman dünyasını istilâ hareketi’ olarak ele alınmamıştır. Son yıllarda, milliyetçi/ muhafazakâr kesimden belediye başkanlarının otobüsler kiralayarak kendi beldelerinde yaşayanları ve okul çocuklarını Çanakkale turlarına göndermesi, bir bakıma Cumhuriyet döneminin ‘şanlı Türk Ordusu’ anlatısının yerine ‘küffara karşı direnen İslam Ordusu’ edebiyatını egemen kılmaya başlamıştır. Günümüzde Çanakkale’deki şehitlikler bir tür ‘Hac yeri’ niteliği kazanmıştır. Ziyaretçilere de ‘Hz. Ali’nin Cenkleri’ kıvamında yeni uydurulmuş menkıbeler anlatılmaktadır.


2012 yılı Ramazan ayından itibaren AKP İstanbul İl Teşkilatı’nın Çanakkale Şehitler Abidesi’nde her yıl ‘Şehitlerin Mönüsüyle İftar Programı’ düzenlenmesi yeni bir dönüm noktasıdır. Böylece, Çanakkale Savaşları ile ilgili ‘İslami duyarlılık’ biraz daha artırılmıştır. Arpa ekmeğikırık buğday çorbası ve sudan oluşan mönü ile oruç açan binlerce kişiye, Kur’an-ı Kerim okunduktan sonra milli ve hamasi şiirler dinletilmektedir. Milliyetçi/ muhafazakâr siyasetin kendini hep ‘mağdur’ olarak gösterme çabalarının ayrılmaz parçası da ‘fakirlik veyokluk’ edebiyatıdır. Türk milliyetçisi, sürekli olarak kendini ve halkını aşağılayarak mağduriyet dozunu artırmaya çalışır. Aslında mesele çok basittir: Eğer askerler düzgün beslenmemiş olsalardı, zaten savaşı kaybederlerdi. Çanakkale Cephesi’nde 4. Tümen Kumandanıolan Yarbay Cemil Conk, anılarında askerlerin beslenme düzeni ile ilgili olarak şunları yazmaktadır: “Her nefere, günde 900 gram ekmek verilirdi. Sıcak yemeklere gelince: pirinç çorbası, etli fasulye, etli nohut, bulgur pilavı, kuru bakla ve hoşaf. Çerez olarak da kuru üzüm ve kuru fındık verilirdi. Aynı zamanda vakit vakit tütün dağıtılırdı.” Tarihî hakikat budur. Ama maalesef ideolojik kalıplarla uyumlu değildir.

 


ÇANAKKALE BİR HAÇLI SEFERİ MİDİR?


Son yıllarda, Çanakkale Savaşları’nı bir ‘İslami Cihat’ olarak görenlerin sayısı artmaktadır. Örneğin,Başbakan Erdoğan şunları söylemiştir: “Kimse kalkıp, ‘Haçlı seferleri şöyle böyleydi’ bir daha bunları söylemesin. Haçlı seferleri öyle 9 asır geçmişte değil! Unutmayın, Çanakkale de bir Haçlı Seferi’dir.Bizim yanımızda kimlerin olduğu bellidir. O zaman Suriye’den bizim yanımızda olanlar vardı, Mısır’dan bizim yanımızda olanlar var, Balkanlar’dan, Bosna’dan, Kosova’dan bizim yanımızda olanlar vardı.” (9 Eylül 2013, Yeni Şafak)


Bu noktada bazı hatırlatmalar gerekiyor: Eğer, I. Dünya Savaşı ‘emperyalist güçler’ arasında bir paylaşım savaşı ise, bu savaşta Osmanlı Devletinin müttefiki ‘emperyalist’ aynı zamanda ‘Hıristiyan’ olan Almanya, Avusturya- Macaristan ve Bulgaristan idi. İttihat ve Terakki hükümeti, bu büyük paylaşım savaşında ‘bir koyup, üç almak amacıyla’ daha 2 Ağustos 1914 tarihinde Almanya ile ‘gizli ittifak’ anlaşması imzalamış ve hemen ertesi gün seferberlik ilan etmişti. Osmanlı Donanması, 29 Ekim 1914 günü Rus Donanması’na ateş açıp, Rus limanlarını bombalayarak savaşı başlatmıştır. Burada Osmanlı Devleti, ülkesini savunan ‘mazlum ve mağdur’ taraf değil; düpedüz savaşı başlatan ‘saldırgan’ taraftır.Çanakkale’yi savunan Osmanlı V. Ordusu’nun başında Alman Generali Liman von Sanders vardı. Osmanlı Ordusu’nun Genelkurmay Başkanı ise, Fritz Bronsart von Schellendof Paşa’ydı. Bugün ayrı birer devlet olan Suriye, Irak gibi Arap ülkeleri 1914 yılında birer Osmanlı vilayeti idiler. Bu vilayetlerden askere alınanlar da zaten ‘Osmanlı vatandaşı’ olarak doğmuşlardı. Özel olarak, “bizim yanımıza gelmeleri” diye bir şey sözkonusu değildi, onlar sadece mecburi askerlik görevlerini yerine getiriyorlardı. Dolayısıyla, Almanların parası, askerî yardımları ve Alman komuta heyetinin aktif katılımı ile sürdürülen, İttihatçıların kendi ince hesapları sonunda ‘yangından mal kaçırır gibi’ girdikleri bu savaşı Haçlı Seferleri’ne benzetmenin iler tutar tarafı yoktur.


Eğer Sn. Erdoğan’ın yaklaşımı resmî tarih yazımında egemen olursa, yakında “20. Yüzyılın Haçlı Seferi: 1915’te Çanakkale Cephesi” gibilerden kitaplar yayımlanacaktır. Ama, “Çanakkale’de Selahaddin Eyyubî Ruhu: İslam’ın Kılıcı Liman von Sanders Paşa Hazretleri” gibilerden bir biyografik çalışmayı Genelkurmay Başkanlığı’nın yayımlaması biraz zordur. İslam ordusunun başında bir Hıristiyan generalinin varlığı sıkıntı yaratabilir. Bu nedenle, Liman Paşa’nın adını anmamak en iyi çözümdür.

 


ESAS MESELE: ERMENİ SOYKIRIMI, 2015


2015 yılına az kaldı. Ermeni soykırımının 100. yılının bizim ‘devletlû takımı’ açısından sıkıntılı geçeceğini tahmin edebiliriz. Benim görebildiğim kadarıyla, 2015 yılında Ermeni meselesi ile ilgili uluslararası baskıya direnmek için ‘acıların yarıştırılması’ politikası benimsenecektir. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, daha 25 Nisan 2011 tarihinde devlet politikasını açık eden bir konuşma yapmıştı. İlgili gazete haberi şöyledir: “Çanakkale'ye gelen Bakan Davutoğlu, ‘Çanakkale adını duyup da kalbi hoplamayan, yüreği titremeyen, damarlarındaki kan akış hızı artmayan bir Türk olamaz’ dedi. Davutoğlu, konferansına, ‘Bütün dünyaya 2015 yılını tanıtacağız. Bazılarının iddia ve iftira ettiği gibi bir soykırım yıldönümü olarak değil, bir milletin şanlı direnişinin, Çanakkale direnişinin yıldönümü olarak tanıtacağız’ diyerek başladı.” (Yeni Şafak)


Artık niyet bellidir, Osmanlı Ermenilerinin mağduriyetlerinin karşısına “Ama biz de Çanakkale’de öldük” gibilerden bir dengeleme ve acındırma siyaseti uygulanacaktır. Böylece, yurtdışından gelen baskılar azaltılmaya ve içeride de Ermeni kırımının haklı nedenleri olduğu anlatılmaya çalışılacaktır. ‘Devletlû takımı’ tarafından kurgulanan bu yeni tarih anlatısı, tabii ki ‘alaturka’ tarihçiler tarafından hemen benimsenmiştir. Türk Tarih Kurumu Başkanı, Prof. Metin Hülagü durumdan vazife çıkararak şunları söylemiştir:


“2015 denilince insanların aklına Ermeni meselesi değil, Çanakkale gelmelidir... Çanakkale Savaşı olmasaydı yani İngiltere ve Fransa Çanakkale’ye gelmeseydi, Ermeni meselesi de olmazdı... Fransa ve İngiltere kilometrelerce uzaktan kalkıp gelip Anadolu’yu işgal etmeye çalışıyor, Çanakkale’ye dayanıyor, yanlarına da Ruslar ile birlikte Ermenileri alıyor, ondan sonra ‘Bunları niye tehcir ettiniz’ diye soruyor. Onlar gelmeseydi Anadolu’da savaş da tehcir de olmayacaktı. Ermeniler hesap soracaksa gidip onlardan, İngiltere’den, Fransa’dan, Rusya’dan sorsun, bize ne soruyorlar.” (28 Ekim 2013, Bugün)


Peki, bu ‘parlak’ fikirlerin içeride veya dışarıda inandırıcılığı olabilir mi? Yurtiçinde kimleri ikna ederler bilemem, ama yabancıların bu zırvaları gülümseyerek okuyacağını tahmin ediyorum.



[email protected]

http://www.taraf.com.tr/haber-18-mart-zaferinin-unutulan-kahramanlari-yahut-canakkale-bir-hacli-seferi-midir-150941/