• 5.05.2021 00:12
  • (131)

Bir terane tutturdum son zamanlarda farkındaysanız. Küresel sınamalar. Önce Çin. Sonra onun ekürisi gibi duran Rusya. Rusya’yı Çin’den ayırmak da ABD’nin gündeminde olacak – işin doğası gereği. Sonra, (affedersiniz) “islâmcı” terörizm ve onun düşünsel uzantıları olan “islâm ve demokrasi”, laiklik, Batı demokratik toplumlarda entegrasyon dosyaları var. Fransa’nın evrensel aydınlanmacılık ve kilisenin ayağını devletten kesmek yaklaşımı, gelişimi ile ABD’nin yurttaşın ibadet ve inanç özgürlüğün güvenceye almak, kimlikçi özgürlükçülük tartışmaları bu bağlamda besleyici.

Son olarak ama önem sorasında aşağıda kalmamak kaydıyla iklim değişikliği, yeşil dönüşüm başlıkları. Biraz zorlamayla da olsa, bu başlığın yansımaları olarak pandemiyle çeşitli iktidarların mücadele sicilleri ve onun ekonomik etkileri de dikkate alınabilir. Fransa’da yerel seçimlerde ve Almanya’da sonbahardaki genel seçimlere ilişkin yapılan kamuoyu yoklamalarında Yeşiller’in yükselişi bu bağlamda belki bir “trend” olarak görülebilir, açıklanabilir. Biden’in öncelikleri arasında da karbon salımını azaltmak gibi önlemler bulunuyor, Kerry gibi kıdemli bir kişiliğin “iklim elçisi” olarak tanaması da bir diğer gösterge.

Bunların altında bir yerde, daha güncel ama yukarıdakiler denli kalın karakterle yazılmamış, “İran’la nükleer uzlaşma” da var. Bence onun bize bakan tarafıysa, Ortadoğu’nun ABD’nin gündeminden bu başlık dışında neredeyse tümüyle çıkmış olması. Bugün ABD doğal gaz ve ham petrol ihracatında birinci. Dolayısıyla, Ankara’nın Vaşington’a dönüp, gayrımenkul değerini yani jeopolitik önemini anımsatma lüksü devreden çıkıyor.

Onun yerini Kafkasya’da Rusya’yı çevreleme ve Karadeniz’de istikrarın temini unsurları, eski Soğuk Savaş yılları gibi yine öne çıkıyor. Her ikisi de Türkiye’nin NATO çatısı altındaki “görevleri” ve yüksek perdeden duyurulmasa dahi Türkiye bu ödevlerini gereğince yerine de getiriyor. Karabağ’ın ardından asıl Ukrayna gerilimi seçenek yapmak zorunluluğunu ivedileştiriyor. Doğal olarak, durduk yere gidip S-400 almak, sonra F-35 programında atılmak, dönüp olağanüstü bir buluşmuş gibi TCG Anadolu’yu “SİHA platformuna” dönüştürmek zorunda kalmak da bu yanlış kararın yan sanayisi. KGB kökenli dostumuz Sayın Putin de turist ihracatından, domates ithalatına, oradan SputnikV aşısına “kapıda bekletme” yoluna gidiyor zaten.

Resim kaba hatlarıyla böyle. Gelelim işin iç karartıcı kısmına. Bugünler Osama Bin Ladin’in öldürülüşünün onuncu yıldönümü. Aradan geçen zamanda bölüm sonu canavarı gibi IŞİD kabusu parladı, söndü. Gerek El Kaide, gerek IŞİD Batı’da çarpıcı cinayetler işledi. El Kaide planlama ve uygulama niteliğinde, IŞİD ise kitlesellik ve alan denetimi yönlerinden öne çıktı sanki. Her ikisi birbiriyle de yeri geldiğinde kanlı, bıçaklı ama o ayrıntıları burada görmezden gelerek devam edelim.

Gözümüzü kapatıp Atlas Okyanusu’ndan Hint Okyanusu’na doğru sahraaltı Afrika’ya bakarsak, Moritanya, Mali, Burkina Faso, Nijer, Çad, Sudan, Güney Sudan, Etiyopya ve (Eritre ile Cibuti’yi dışarıda bırakarak) Somali diye bir kuşak sayabiliriz. Koskoca kıtanın ortasındaki kocaman Sahra Çölü, haritaya bakan bizler için bir boşluk sanılabilir. Oysa burası üzerinden sayısız çizgi geçen bir okyanus. Sayısız barınma alanı, yerleşim birimleriyle, denetimi olanaksız ya da çok güç bir uzam. İşte burası, görünen o ki cihatçıların yeni yuvalanma alanı. Yuvalanırken yerli halkla bir ortakyaşama (simbiyosis) de kurarak.

Somali’de başkent Mogadişu’nun bazı mahalleleri denetimden çıktı. Çad’da ülkeyi otuz yıldır yöneten mareşal (!) Deby öldürüldü. Mali’de siyasal geçiş süreci belirsizlikler içeriyor. Burkina Faso’da daha yeni üç Avrupalı gazeteci kaçırılıp, katledildi. Siyasal belirsizlikler, yetersiz devlet kurumları, topografik özellikler, toplumsal eşitsizlikler, yolsuzluk hepsi cihatçılara bereketli topraklar sunuyor. Etiyopya’da Tigre, Sudan-Güney Sudan bölünmesi ve Darfur, Çad’da iktidarın Deby üzerinden Zaghawa’larda oluşu etno-dinsel çekişmeler üstüne biniyor. Ayrıca, buralar hristiyan ve müslüman toplumların sanki dev dalgalar gibi birbirlerine karıştıkları yerler. Nüfus artışı, fakirlik ve iklim felâketi, cihatçı öğretiyle karmaştığında ortaya patlayıcı bir bileşim çıkıyor.

Üstelik Mısır ile Sudan ve Etiyopya arasında baraj gerilimi var. Libya’da savaşan paralı Nijerli, Çadlı paralı askerlerin artık ülkelerine dönüş yolunda ve iktidar mücadelesine giriyorlar. Yukarıda değinmediğim daha güneydeki Mozambik’te yine cihatçı saldırı doğal gaz projesini durdurtup, yatırımcı dev şirketleri çekilmeye zorladı. Bunlar gibi ek bazı gelişmeler de yakın gelecek için öngörülemezliği artırıyor. İstikrar adına verilen yanıtı tek adam rejimlerini desteklemek ve güvenlik/istihbarat işbirliği programları geliştirmek, yerel özel kuvvetleri eğitmek, donatmak oluyor. Terörün, istikrarsızlığın belki tek hatta başat nedeni toplumsal patlama değil ama yapılagelen de toplumsal patlamaya yanıt oluşturmuyor. 

Buralardaki derin sıkıntı, sömürgeci geçmişi, Cezayir Savaşı ve güncel laiklik tartışmalarıyla, önü alınamayan cihatçı terör saldırıları bağlamında özellikle Fransa’yı ilgilendiriyor. Türkiye, Doğu Akdeniz’de karşılaştığı Fransa’ya, Afrika’da da rakip olma iddiasında. Son dönemin geleneksel, kimsenin gitmediği, gidemediği yerlere gözükara gidip, ticaret yapmak, inşaat ihalesi almak, okul açmak politikaları Afrika’da gerçekten de fena işlemedi. Oralardan da buraya gelmek, kuşkusuz ölümü göze alıp Avrupa’ya gitmekten çok kolay. Ancak Sudan, Somali, Katar, Libya’da ileri karakollar, üsler kurmak, her müsabakada taraf olmak, örtülü yapılacak işleri davullu, zurnalı duyurup içeride siyasi ekmeğini kalkışmak da yarar getirmedi. 

Türkiye, kendi özgün tarihini reddetmeye, ona takla attırmayı denemese tam da bu “islâm ve demokrasi” küresel sınama başlığında bir kutup yıldızı olabilecek potansiyele sahip. Tabiatıyla, bizi yönetenlerin böyle bir kaygısı bulunmadığını biliyoruz. Onlar taşrasal kafalarına göre bir hilâl-salip, hak-batıl mücadelesi içinde, Afrika’yı bırakın, burada ramazan ayında öyle veya böyle bir biçimde içki satışını yasaklatabilmekten gönenen insanlar. Ufukları, birikimleri, çapları bu kadar. Geçmişi tarihleştiremedikleri gibi, tarih bilgileri de kendi ısmarladıkları yerli dizilerde resmedildiği kadar. Hepsinin üzerine, kırılganlık çok arttı ve talepkâr tarafın Ankara olduğunu cümle âlem görüyor. Bizim büyük çaresizliğimiz ise muhalefetin de bu dosyalarda iktidardan hiçbir farkının olmamasından besleniyor.

Sonuç olarak, iklim felâketi Madagaskar’ın güney ucunu etkileyen kum fırtınaları ve kuraklık, dağlardan kutuplara eriyen buzullar gibi somut, doğrudan örneklerde kendini iyice gösteriyor. İnsanoğlu yüzyıldır denk gelmeyip, şımarıp unuttuğu bir salgın karşısında bocalıyor. Salgınların ömrünün genellikle iki yıl olduğunu ekleyelim. Görünen o ki komşumuz Suriye’nin bundan böyle dikiş tutması zor. Lübnan hakeza bitik. Irak, ayağa kalkmaya üzereyken, IŞİD ve türevi unsurlar hem Erbil hem Bağdat çeperlerinde yeniden saldırılara başladı. Sahra altı Afrika görebildiğim kadarıyla yeni ve devasa bir küresel karadeliğe dönüşmek üzere. Çin’in Tayvan’a yönelik bir hamle yapıp yapmayacağını kestirebilmek güç.

Yani diyeceksiniz ki “dayı bizim derdimiz arşa değmiş, sen bize ne anlatıyon?” Haksız değilsiniz de, turpun büyüğü heybede olabilir. Ülkemizin çocuklarını, ergenlerini gerçekten pek de uzak olmayan korkunç bir gelecek bekliyor olabilir. Patlamak üzere olan fırtınada kafamızı bulabileceğimiz bir sundurmanın altına bir an önce sokmamız gerekebilir. Yahut şu dağda mangal keyfini artık kısa kesip, hemen eve dönmekte yarar olabilir. Ne bileyim işte, kıyıdan açıldığınız sandalda, kararan bulutları görünce, kürek kürek geri dönmek vakti gibi sayısız benzetme siz de ekleyebilirsiniz. Ellinci kere olacak ama sadeleşme, açık hesapları kapatma, defteri denkleştirip, yeni defter açmama zamanı. Hepimize zihin açıklığı dilerim.