Unuttuk, gitti bile: ABD’de dört yıl boyunca bir Trump fırtınası esti. “Yaşandı bitti saygısızca / Aldatmanın tadına varınca.” (Şimdi alıntılayınca bak güfte manidar* geldi ha, ama neyse biz konuyu dağıtmayalım.) Hepimiz, dünyanın en eski, en yerleşik demokrasisinde Trump gibi birinin, nasıl olup da zirveye çıktığına şaşırıp kalmıştık. Dört yıllık icraatı şaşkınlığımızı katlayarak artırdı. Belki en büyük şaşkınlığı da, onca olup bitenden sonra, Trump’ın yenildiği başkanlık seçiminden Biden’ın ardından ülkenin oy rekorunu kırarak ve seçmenin yaklaşık yarısının oyunu alarak çıkmasında yaşadık.

Bir başka şaşkınlık, “koca” Demokrat Parti’nin sarıadamın karşısına çıkarmak için bula bula 78 yaşındaki Joe Biden’i bulması oldu. Nitekim Biden 20 Ocak’ta ABD tarihinin en yaşlı başkanı olarak koltuğuna oturdu. “Bu zat”, başkan yardımcılığı yapmış, Obama döneminde de, Bayan Clinton’un mahut başkanlık kampanyasında da sırasını sabırla belki umutsuzca beklemiş, Trump’ın karşısına çıkacak adaylar yarışına da kuponun tepesinden girememişti. Hayatında, içtenlikle “Tanrı kimseye göstermesin” diyeceğim, eşini çocuğunu otomobil kazasında, gözünün bebeği yetişkin oğlunu beyin kanserinden kaybetmekle sınanmıştı. Kendi çocukken babasının iflâsı da daha alt kademeden aynı öyküye eklenebilir.

ABD’de de “sistemi güçlendirmek gerektiği” tartışması yok değil. Buna karşılık orada, bizim giderek Putin’i, Xi’yi filan aşıp, Berdimuhammedov’lar ligini zorlayan ileri demokrasimizle kıyaslanacak bir durum olduğundan herhalde söz edilemez. Ülkeyi söylerken “birleşik devletler”, o devletlerden biri sözkonusu olduğunda “eyalet” demeyi yeğlesek de yerinden yönetim var. Çift meclisli (senatolu) denge-denetim, bağımsız yargı, özgür medya, ifade özgürlüğünün hani “dibi”, kısa ve öz anayasasında yazmasa da (1791 tarihli 1. ek maddeyi de Murat Sevinç hocamız anımsattı) en azından “ruhunda” sekülerizm, seçilenin atanmışa üstünlüğü, çoğulculuk, hukuk devleti vesaire bunların hepsi layıkıyla var. İstisnai tarihsel gelişimi de cabası.

Şimdi taze başkan Biden o ABD’de FDR, LBJ gibi kalıcı iz bırakan, dönüşümcü, birleştirici yani özcesi sağaltıcı bir başkanlık yapacağı izlenimini veriyor. Başkandan ziyade “başşifacı” (“healer-in-chief”) diye anılması, o yönde bir beklenti yaratması da bu durumu gösteriyor. Bir yandan Trump’ın sözde, vaatte bırakıp uygulamadığı altyapı yenileme hamleleri, akılcı ve etkin pandemi yönetimi, pandeminin hırpaladığı (Trump’ın ekonomik büyüme karnesi esasen kötü değildi) ekonomiyi yatırımcıyı, sermayedarı değil emekçiyi, en alttakileri önceleyerek düzeltme çabası ve o amaç için federal bütçeden kaynak ayırması umudu da, değindiğim beklentiyi de güçlendiriyor.

Umut ve beklenti arttıkça, olası düş kırıklığının da o denli derin olacağını sanırım belirtmeye gerek yok. Demokratların, senatoda başkanlığı yürüten yardımcısı Harris eliyle burun farklı bir çoğunluğu var. Temsilciler Meclisi’nde de (TM) kimilerince öngörüldüğü gibi “tulum çıkaramayıp” aksine zorlansalar da Demokratlar yine çoğunluktalar. Dolayısıyla Biden’in “oynayamıyorum yerim dar” bahanesi hiç yoktan ilk iki senesi için olmayacak. Bir başka deyişle, ne yapacaksa iki yıl içinde yapıp, seçmene en azından bir sağlam başlangıç göstermesi gerekecek.

Öte yandan Biden, kabinesinin oluşumunda ve üst düzey atamalarında hem kadın-erkek eşitliğinin hem toplumun etnik ve dinsel çoğulluğunun çoğulculuk olarak yansımasına özen gösterdi. Aldığı ilk kararlarda da Demokrat Parti’nin içindeki farklı eğilimleri gözeterek, siyasal dengeyi korumaya çabaladı. Başkanlık sisteminde partilerin, parti başkanlığının anlamı alışık olduğumuzdan farklı. Örnekse Fransa’da da kitlesel partilerin içinde “mikro-parti” denilen “çalışma grubu” benzeri oluşumlar “hizip”, “fraksiyon” denilerek şeytanlaştırılmadan açıkça varlık gösterebiliyor.

Gerek ABD’de, gerek Fransa’da milletvekilleri parti başkanlarına değil seçmene sorumlu. Ancak, yönetici konumunda görev almak için illa seçim kazanmış olmak yahut parti içinde etkinlik göstermiş olmak da önkoşul olarak aranmıyor. En çarpıcı örnek siyasal yaşamında tek seçim kazanmadan ve başkanlık yarışına da partisiz girip ilk denemesinde kazanan Macron’un bizatihi kendi. Macron’un Dupond-Moretti gibi “çıkıntı” yahut “ayrıksı” olarak nitelenebilecek bir avukat-yazarı adalet bakanı ataması da bir başka örnek. Uçumlaşmadan belirtmek gerekirse, halkın temsili ve siyasal irade başkanın şahsında cisimleşiyor. Bütün içinde değerlendirildiğinde ortaya çıkan da doğal olarak “seçimli sultanlık” düzeni olmuyor.   

Biden’den söz ettim ve Fransa’ya değindim çünkü her iki ülkede de demokratik başkanlık sistemi yahut türevi var. Buradaki şark kurnazı karadüzenin karşılaştırmalı eksikliklerini yeniden saymaya yer de gerek de yok. Ancak bildiğimiz, zamanında yapılacaksa en geç 2023’teki gelecek seçimin yine bir başkan seçmek üzere düzenleneceği. Muhalefetin de vaadi bu seçimin başkanlık dönemini kapatacağı, bu başarısız denemeyi uygulamayı daha fazla sürdürmeden yeniden bir tür parlamenter sisteme geçileceği. Biliyorsunuz başlıkta “güçlendirilmiş parlamenter sistem” için kullandığım GPS kısaltması, “global positioning system” de demek. Modern pusula bir nevi. Kendine “demokratik” nitelemesini yakıştıran muhalefetin pusulası işte o yönü gösteriyor.  

“Ekmek için Ekmeleddin” faciası herhalde pek çok “demokrat muhalifin” dağarcığında halen taze. Bence o tercihteki temel hata, o eski dönemin kapandığının ancak yenisinin henüz belirginleşmediğinin reddiydi. Bir başka deyişle, bugün mecliste cumhurbaşkanı seçilecek olsa, örnek olarak benim adayım Büyükelçi Rıza Türmen olabilir. Ne de güzel olur! Buna karşılık, bugün “ortak aday” denilse Sayın Türmen’i seçim yarışına girmeye davet de hem ona büyük haksızlık, hem siyasal hata olur.

Yine bana göre, “şimdi konuşmanın zamanı değil”, “bunlar hiç önemli değil” denilerek geçiştirilecek işler değil bu sorular. Hele CHP, medyaya yansıdığı gibi “seçim startı” vermiş ve sahaya inerek çalışmaya başlamışsa. (İnsanın aklına “pekiyi bugüne dek CHP siyaset yapmayıp, Ankara’da yatıyor muydu?” sorusu da gelmiyor değil ama bozgunculuk yapmayalım.) 

Muhalif bir aday başkanlığı kazandığında bize, seçmene söylenen yeni başkanın başat ödevinin bir “geçiş dönemine” önderlik edeceği ve gemiyi limana ulaştırınca görevinin tamamlanmış olacağı. Bunu ikna edici bir biçimde hukuksuzluktan ve bozuk ekonomiden yılmış seçmene anlatmak bence çok güç. “GPS için bilmemkim” sloganı sizce tutar mı? Yoksa herhangi bir adayın çıkıp, kadın veya erkek, “benim göbekadım GPS” demesi mi iş görür?

Yumurta-tavuk, tavuk-yumurta hikâyesi değil bence bu. Bu durum bence bir anayasal boşluk yaratacak çünkü o başkan ister istemez “işgüder” konumunda kalacak hatta bu netameli durumunu demokrasi adına yüceltmesi de gerekecek. “Silikliğe, apolitikliğe övgü” gibi bir olasılık bu. O “işgüder başkanın”, kendini o konuma “seçtiren” partilerin genel başkanlarına yönelik yaklaşımı, onlarla deyim yerindeyse “alt-üst ilişkisi” nasıl olacak?  

Muhalefet, oyunu doğru oynarsa gelecek başkanlık seçimini kazanmaya yakın. Sürekli yinelediğim üzere cumhurbaşkanlığı seçimi de devasa bir büyükşehir belediye başkanlığı yarışına tekabül etmiyor. Yeni başkan kim olacaksa Biden gibi “başşifacı” ve Macron gibi farklı siyasal eğilimleri bir bedende taşıyıp, farklı politikaları eşzamanlı hayata geçirebilen bir lider iddiası taşıması gerekecek. Hem işgüder, hem bilge başkan rolü oynamaya kalkışmak temel bir çelişki bana kalırsa.

Orada 2022 seçiminde bilançosu çıkacak makronyen “aynı zamanda” yaklaşımının burada işleyeceğini sanmak da bana gerçekçi ve akılcı görünmüyor. Başka deyişle “cumhuriyetimizin kökten dönüşümü” hedefinden kaçınarak, “…mış gibi” siyaseti/muhalefetiyle başa oynamak, o tasarlanan diyemeyeceğim ama muhayyel dönüşüm hedefinin kestirme yolu ya da başlıca teşviği de, ister istemez, AB’ye tam üyelik hedefinden geçiyor.    

Belki “dönüyon dolaşıyon, sözü evirip çevirip, Kılıçdaroğlu’na getiriyon” diyeceksiniz ve yine belki haklı da olacaksınız. Anamuhalefet ve varsayılan “demokrasi ittifakı” liderinin son olarak Sinop’un Boyabat ilçesinde, herhalde yeni Türkiye’nin seçmen tabanı addettiği muhtarlar ve esnafla buluşmasındaki ifadeleri şöyle: “Bizim bir ittifakımız vardı. Adı Millet İttifakı. Dört parti var orada; İyi Parti, Demokrat Parti, Saadet Partisi, CHP var. Bizim ittifakımız bu. Yerel yönetimlerde ittifak olmadı, çünkü bunun için özel bir düzenleme yapılmadı. HDP ayrı parti, biz ayrı partiyiz. Biz hiçbir zaman HDP ile beraber bir parti olduk demedik. (…) Siyaset kimlikler, inanç ve yaşam tarzı üzerinden yapılmaz. Bu üç alan egemen güçlerin toplumu bölmek için Türkiye'ye soktuğu bir olaydır. Siyaset sosyal kimlikler üzerinden yapılır. Nedir sosyal kimlikler? Emekliler, muhtarlar, işçiler, memurlar, apartman görevlileri... Bunlar sosyal kimliklerdir.”

Yani bugünün dünyasında (bkz. önceki yazımda değindiğim üç küresel sınama) ve neredeyse yirmi yıllık Erdoğan iktidarının ardından siyaset “yaşama tarzı” üzerinden yapılamayacaksa başka ne üzerinden yapılır?  Sözü edilen “egemen güçler” ile anlatılmak istenen kimlerdir? “Sosyal kimlikler”, sayılanlar mıdır?

FDR’ye, LBJ’ye öykünen 78 yaşındaki (beklenmedik) başkan Biden ve DeGaulle’ün V. cumhuriyetini yeni çağa uyumlu duruma getirme misyonu vaz eden cumhurbaşkanı Macron orada, II. kurucu önderlik iddiası taşıyan Erdoğan’a karşı “genişletilmiş parlamenter sistem” ve “demokrasi ittifakı” şiarlarıyla yola çıkan muhalefet burada. Belki olası ortak ilkeleri olduğu bir yana bırakıp, “bırak dağınık kalsın” diyerek, her muhalif adayın çıkıp kendi tartısında tartılması ve Erdoğan’ı ikinci tura taşımaya (ikinci tur olacak mı?) çalışması en doğrusu olacaktır. Ortak aday olmayacaksa (benze zaten olmasın), ortak ilkelerde uzlaşmak ne denli zorunlu?      

Geçtiğimiz hafta Diyarbakır Bahçeşehir Koleji-Fen ve Teknoloji Lisesi'nden Nehir Toklu, Dicle Ezgi Ekinci ve Seyit Metin Barut adlı üç öğrencinin, ABD’nin gözde Harvard ve Brown üniversitelerinin sırasıyla Uluslararası İlişkiler ve Matematik, Biyomühendislik ve Bilgisayar Bilimi bölümlerine tam bursla kabul edildikleri haberini okuduk. Gözlerim hafiften buğulanmadı desem yalan olur. İşte aciz amadenize hasbelkader danışılırsa, adıgeçen üç medar-ı iftiharımızı Diyarbakır’da sandığa götürebilmeyi ve oylarını alabilmeyi başaracak aday ve oluşum Türkiye’nin geleceğinde söz sahibi olur. Bakiyesi de lâf-ı güzaftan ibarettir. Erdoğan’ın karşısında ikinci tura kalacak adayın öncelikli hedef kitlesi de bana sorarsanız, “muhtarlar ve esnaf” değil, bu üç öğrencide simgeleşen ortak gelecek olmalıdır.    

*Zemin kat seviyesindeki balkonun önünden geçen genç bir çiftin tartışması kulağıma çalınmıştı. Kız oyuncu (bizden) oğlana: “You look at other people’s asses, and then you fuck me!” diye çıkışıyordu, gövdesi öfkeyle kasılmış, gözlerinde kıvılcımlar çakarak. Oğlan oyuncu (affedersiniz gâvur) başı önünde, kös kös ve hızlı adımlarla yürümeyi sürdürüyordu. Muhtemelen içinden “bu da geçer yahu” diyor hatta belli belirsiz bir “make-up sex” hayali bile kuruyordu belki yavrucak kim bilir, menzil-i maksuda erişende. Balkonda yerimden doğruldum, düdüğümü çaldım, iki elimin işaret parmaklarıyla havaya dörtgen çizip, içeri VAR ekranına koştum kulaklıktan Riva’nın uyarısıyla. Balkona geri döndüğümde, sağ kolumu ileri uzatıp pozisyonu avantaja bıraktım. UEFA talimatnamesi skor zenginliğini önceliyor, “oynat” diyor malûm. Hem göz zinası, zina değildir. Zaten zina da (henüz) suç değil. Baktım kız oyuncu itirazı sürdürüyor, bu defa balkondan sokağa atlayıp hafif tempoda koşuyla yanına gittim. Sol elimi sağ omzuna koydum, burnuna doğru sarı kartımı gösterdim yumuşak bir sağ bilek hareketi ve babacan bir tavırla…  

**İngilizce bilen okurlara naçizane iki izleme ve bir okuma önerim olacak:

ABD başkanlarından LBJ’in (1908-1973) Walter Cronkite’e ölümünden on gün önce kendi isteğiyle verdiği son mülakat Anthony Wilks’in gelmiş geçmiş en büyük tarihçilerden Eric J Hobsbawm (1917-2012) üzerine gizliliği kalkan MI5 belgelerinden de yararlanarak London Review of Books için yaptığı belgesel. İzlemeseniz bile Hobsbawm’un uzun renkli hayatına dayalı gözlemlerinden ve eserlerinin toplamından damıttığı şu cümlesini not edebilirsiniz: “Nationalism is not compatible with the progress of history”. (“Milliyetçilik, tarihin gelişimiyle uyumlu değildir.”-AS)

Eski ABD Temsilciler Meclisi başkanlarından John Boehner’in (Cumhuriyetçi) bugünlerde çıkacak hatıratından bir bölümü alıntıladığı Politico yazısı.