• 16.06.2022 06:09

Yakın geçmişte eşi benzeri görülmemiş şiddette bir küresel ekonomik bunalım ufukta gözüktü. Ufukta gözükmedi artık olay ufkuna girildi bile belki. Yani burgaçtan kaçış bu andan sonra pek olası değil. 

Zengin Batı -ABD, AB ve onların Pasifik, Uzakdoğu paydaşları- öngörüldüğü üzere iki yıl süren pandemide halklarına toplumsal yardım pompaladılar. Bunun faturasını göğüslemek üzerelerken Putin Ukrayna’yı işgale kalkıştı.

Ukrayna’nın işgali zaten Atlantik savunma mimarisinin kökten elden geçirilmesi sonucunu doğurdu. Bunun anlamı askeri harcamaların hem Ukrayna’ya destek hem yeni yahut hortlayan ortak tehdit algısını göğüslemek adına görülmedik düzeyde artması demek. Üzerine binen ve yeşil dönüşümü ivmelendirip, zorunlu kılan enerji krizi cabası.   

Ayrıca Rusya’nın Ukrayna’nın işgal girişiminin ve Rusya’ya uygulanan yaptırımların yan etkisi özellikle Afrika kıtası için gıda kıtlığı ve enerji krizi sakıncasını yarattı. Tahıl deposu niteliğindeki iki ülkenin ihracatları kesintiye uğradı.  Odesa limanı ablukasının kırılması, bir zorunluluk olarak öne çıktı.      

İklim değişikliği, düzensiz göç, demokrasilerin içlerinden çürütülüp popülizmle sınanması önceki dönemden yukarıda kabataslak aktardığım bilançoya önceki dönemden devreden halen güncel ve öyle kalacak baskılar. Bunlara keza kendi içine çöken enkaz devletleri, cihatçı terörizm ve iç savaşları da ekleyelim. 

Söz konusu “yangın yerleri” çoğunlukla ülkemize komşu. Ortadoğu ve Karadeniz sıcak çatışma alanları. Tek adam rejimleri Orta Asya ve Kafkasya’dan Anadolu’ya doğru kısrak başı gibi uzanıyor. İran’la olan nükleer gerilim de sürüyor. 

Biz bu küresel kasırgaya kasa tamtakır burnumuzun doğrultusuna giriyoruz. Bodoslama giderken yedi düvele ayar verip, atar-gider yapmaya devam ediyoruz. “Faiz sebep, enflasyon netice” gibi incilerle, arka kapıdan Merkez Bankası döviz rezervlerini yakarak, kıra döke, tepetaklak. Faturaysa, enerji ve ithalata bağımlı imalat sanayisinin durumu açık.    

Biz F-35 programın içindeyken, Eskişehir’e bakım üssü ayrıcalığı elde etmişken, alçakgönüllü de olsa uzun erimde dönüştürücü etkisi olacak belirli bazı parçaların üretimini de üstlenmişken kendimizi dışarı attırdık. Kurnaz Putin’in bize itelediği S-400 hava savunma sisteminin de turşusunu kurduk. Bugün Almanya, Finlandiya’dan Yunanistan’a o F-35’ler, ABD önderliğindeki Atlantik savunma ağının belkemiği.  

Atlantik savunma mimarisinin dönüştüğü tarihsel dönüm noktasında, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine yumurta kapıya gelince engellemeye kalktık. Yeri geldiğinde Baltık’a gemi çıkaran, Polonya semalarında devriye gezen, Karadeniz’de denizaltı harekâtı yürüten NATO’nun ikinci silahlı kuvvetine sahibiz. “Dağda kalmış 150 terörist” diyen de yine iktidar. Sığındığımız gerekçeyse varoluşsal tehdit düzeyine varan terörle mücadele. Nerede? Komşu ülkeler Suriye ve Irak’ın toprakları içinde.  

Üzerine dönüp Putin’in şizoid gerekçelerini, revizyonist tarih anlatısını savunmak da Erdoğan’a düşüyor. Aynı Erdoğan, Batı’yı Ukrayna için kaydadeğer bir destek sunmamakla da eleştiriyor. Tek boyuta (PKK) indirgenmiş bir ulusal güvenlik anlayışı ile imparatorluk bakiyesi “kutsal emanetler” dosyaları yeniden masanın üzerinde. 

Laiklik konusu çözülemediği, mükemmelleştirilemediği gibi, daha çetrefilleşti. Konuşmazsak yokmuş gibi davranmayı yeğliyoruz. Zaten güdük ifade özgürlüğünün üzerinden silindir geçti. “Çöktürme”, KKTC için de devreye sokuldu; ucunun ilhaka dek varabileceği dahi rahatça dillendirilir oldu. Yunanistan’la yüz yıllık dosyalardaki haklı teknik yakınma ve iddialarımızı, adaların egemenliğini tartışmaya açma tehdidiyle yine kendimiz suya düşürdük.  

Dış politikada Erdoğan’ın aldığı geniş viraj, gerilimleri düşürme, gerilim çıkarma saplantısından vazgeçme, başta ABD, ABD’yle masaya sürülen al-ver duvara toslayınca sonuçsuz kaldı. Demirtaş’ın rehinliği, Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet, Gezi mahkûmlarına onsekizer yıl ceza, HDP’ye kapatma, kayyumlar derken şimdi yirmi gazetecinin Diyarbakır’da açıklama külfetine dahi gerek duyulmadan gözaltına vb. uygulamalara jeo-stratejik değer karşılığında göz yumulması talebi, iki yüzyıllık kimlik ve yönelimin de yok sayılması veya yok edilmesi demek.      

Dış politikada akılcı seçenek önermek, “liyakat” diye tutturmak değil korkarım. Bulundukları Batı başkentlerindeki muhataplarıyla sohbetlerinde Kavala’yı aşağılayan meslekten yetişme büyükelçilerle mi liyakat? Yaranma yarışında, taklacı güvercinlikte adeta birbirini ezen, yerli yabancı fark etmeksizin muhatap namına karşılarında kim varsa kâh azarlayan, kâh tehdit eden büyüklenmeci kadrolarla mı liyakat? Ya ahlâk, ya basiret, ya dirayet, ya feraset, ya adalet?

Bence muhalefet için asıl soru: Ya siyasi talimat? “Diplomaside kimi durumlarda az yapmak, çok yapmaktır” gibi bir söz vardır ya, sanırım o tür bir düzlemdeyiz artık. Ekonomide sıkılaştırma, dış politikada sadeleşme: Özetle, ayakları yeniden yere basma, üzerimize gelen küresel badireyi mümkün olan en az hasarla atlatmaya odaklanma.

“Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan şu günler” –ki “o günler” bir türlü geçmez zaten, “siyasete konu edilmesini yadırgamak” gibi gerekçeler, birer galat-ı meşhurdan ibaret. Dış politika ve ulusal güvenlik konuları siyaset üstü değildir, olamaz. Başka deyişle, bir ülkede siyaset üstü bir dosya varsa orada demokrasi de yoktur.  

Son olarak Çar Petro’ya özendiğini duyuran Putin orada, kendini zamane Abdülhamit’i yerine koyan Erdoğan burada. Kulaklarımıza, durup düşünmemizi de engelleyecek biçimde sürekli bağırılan kaygı: Beka. Yüz yıldır her an alabora olma tehlikesini atlatamamış bir cumhuriyette yaşadığımız söyleniyor. Her sınamanın varoluşu sorgulatacak nitelikte olduğu, dolayısıyla kimi keramet-i kendinden menkul iktidar odaklarının saltanatının ilanihaye sürmesi gerektiğinin sorgulanmaması dayatılıyor.  

Dışarıda küresel kriz saati, içeride seçim mühleti işliyor. Seçim kapıda olduğu için krizin fırsata çevrilebileceği varsayılıyor. Üzerimize hızla yaklaşan tsunami kıyıya vurduğunda, şu kısır, doldur-boşalt-emniyete al yollu tartışmalarımızın hepten fasa fiso olduğunun bilincine varacağız ama çok geç kalacağız. Dilerim akıllarımız başlarımıza devşirmeyi becerebilelim.