• 8.06.2021 06:20
  • (185)

İki gün önce 9. videoyu da seyrettik, izledik, dinledik. İlk sekizi gibi yine bir çuval "keçi boynuzu" çiğnedik. Ne Süleyman Soylu kibrit kutusuna sokuldu; ne Tayyip Erdoğan'la aynı köyden gelme (Rize'nin Güneysu köyü) siyasetçi Metin Külünk dışında mafya parasına tamah edecek kadar aşağılara inmiş siyasetçi adı duyduk¸ ne sözüm ona kelime oyunu yapılarak "Pambıkören" denen Doğan grubunun medya imparatorluğunu epey ucuza kapatan Demirören Grubu'nun bilinmeyen bir marifetini öğrendik…

Dedim ya, tam 84 dakika boyunca kimi merakla, bencileyin kimileri ise meslek zoruyla Sedat Peker'in "Lan oğlum" diye ona pek yakışan naralarını dinledik.

Eğer sonlara doğru konu alacağına da, oteline de mafya diliyle söylersek "çökülenSezgin Baran Korkmaz adlı epey karanlık bir iş adamından söz edilmeseydi bir çuval odun çiğnemiş olacaktık. Ama sonlara doğru ağzımıza biraz şeker tadı geldi.

Evet 9. videonun tek ilginç ya da üstünde durulmaya değer yanı artık SBK kısaltmasıyla anılan iş adamının başına gelenlerdi.

Nitekim Pazar akşamından bu yana o konuda yazmayan kalmadı desem abartı olmaz. Karar'da Yıldıray Oğur, T24'de Murat Sabuncu, Haftalık Gazete'de (böyle bir yayın varmışİsmet Berkan, Korkusuz'da Can Ataklı, Karar TV'den Ali Bayramoğlu, Cumhuriyet'te Barış Terkoğlu, Halk TV'nin internet sitesi SBK ile gönülsüz de olsa ortaklık kurmuş, sonra da 45 milyon dolarlık borcunu ödememek için Saray'dan destek dilenmiş, o desteği elde etmiş ve borcu zorla sildirip 45 milyon doların cebinde kalmasını sağlamış ünlü ve saygın iş adamı İran Kıraç ilişkisini didik didik eden yazılar, yorumlar, analizler yayınladılar.

T24 okurları sanırım bu yazı, yorum, analiz yağmurunda ıslanmamışlardır. Çünkü çok önceleri, tastamam beş ay önce, yani henüz bülbül kesilen "malûm" mafya şefi videolara başlamadan önce, 11 Ocak'da T24'de Ahmet Şık'ın konuk yazar olarak yayınladığı uzun (Ahmet Şık kısa yazı yazamaz) yazıda bütün (evet bütün) bu bilgiler ayrıntısıyla yer almıştı. Nitekim yukarıda adlarını andığım melektaşlardan bazıları kaynak olarak Ahmet Şık'ın yazısını gösterdiler…

(Okumadıysanız ya da okuduysanız da unuttuysanız tıklayın. Bana hak vereceksiniz).

Böylece medya projektörlerinin ışığı "saygın iş adamı" İnan Kıraç üstüne çevrildi...

Benim için iyi de oldu. Meğer onu iyi tanımıyormuşum. "Malûm" mafya şefi sayesinde biraz daha "iyi" tanıdım.

* * *

İnan Kıraç, Türkiye'nin en büyük sermaye kuruluşu Koç Grubu'nun A takımında oynayan, Koç ailesine damat olmuş bir "üst düzey yönetici" olarak tanınmış, sonra kendi kanatlarıyla uçmaya başlamış, Karsan adlı bir holdingin sahibi olmuş "saygın" bir iş adamıydı.

Benim bildiğim bu kadardı.

Sonra Cumhuriyet Gazetesi Vakfı yöneticileri, gazete yöneticileri ve bazı yazarları bir sabah operasyonuyla gözaltına alındı, bir ikisi hariç hepsi tutuklandı ve Silivri'de aylarca volta atmaya yollandı. Epey sonra hukuk fakültelerinde "Böyle iddianame yazmayınız" dersinde okutulmaya lâyık bir iddianameye dayanan dava açıldı. İstanbul 27 Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanma başladı.

Sıra tanıklara geldi. "Savcının tanıkları"na.

Baş tanıktan ("baş muhbir"den diye okuyunuz), kendini Türkiye'nin en büyük köşe yazarı ilan eden meczuplara, Cumhuriyet okurlarının buluştuğu CUMOK'ta kendi kendine yönetici rolü biçen bir 68'liye kadar "savcı tanıklarının geçit töreni"ni izledik. Sıra "baş muhbir"den sonra savcının çok önem verip değer biçtiği bir tanığa geldi: İnan Kıraç.

Tanık, Cumhuriyet gazetesi yönetiminin gazeteyi Atatürk'ün yolundan nasıl saptırdığını ağır ceza yargıçlarına anlattı. O anki vakıf yönetiminin yasa dışı olduğunu ileri sürdü.

Mahkeme başkanı "Vakıf hukuku konusunda nasıl olup da bu kadar bilgili olduğunu" adeta kişisel bir merak gibi sorduğunda duraksamadan cevap verdi:

- İyi bilirim. Ben Jandarma Vakfı'nı kurdum; Polis Trafik Vakfı'nı kurdum; Polis Yardımlaşma Vakfı'nı kurdum…

"Mehmetçik Vakfı'nı da kurdum" dedi mi hatırlamıyorum. Çünkü tanıklığının o aşamasında biz sanıklar artık kahkahalarımızı tutamadık; dolayısıyla tanık İnan Kıraç'ın söylediklerinin o bölümünü duyamadık…

Ayrıntılara gerek yok. Bu "hukuka kitakse" duruşmaların sonunda 2 yıldan 8 yıla kadar ulaşan hapis cezalarına çarptırıldık.

Ardından Vakıflar Genel Müdürlüğü daha önce kendi müfettişinin raporuyla "Vakıf yönetiminin seçimi yasalara uygundur" diyen kendi raporunu yaladı yuttu ve yeni bir raporla vakıf yönetiminin (Bu Cumhuriyet gazetesinin sahipliği ve yönetimi demektir) yeniden seçilmesi gerektiğine ilişkin fetva verdi.

Yeniden toplanacak vakıf yönetim kurul seçiminde her oyun önemi vardı. Bir zamanlar vakıf yönetimine girmiş, sonra seçilemeyip yönetim dışında kalmış "saygın" iş adamı İnan Kıraç kendisine seçime katılması için "Saray" kaynaklı bir yeşil ışık yakıldığından hasta yatağından kalkıp, bir hemşirenin yardımı ile gelip oyunu kullandı ve Cumhuriyet gazetesinin yönetiminin "Baş muhbir" başkanlığında bir ekibin eline geçmesinde kilit bir rol oynadı. Kemalistlerin Türk milliyetçisi kanadı ve Saray mutlu oldu. Saygın iş adamı da misyonunu yerine getirmenin gururu ile yeniden hasta yatağına ve sonra da iş dünyasının labirentlerine döndü.

* * *

"Malûm" mafya şefi sayesinde öğrendik. "Saygın" iş adamı sadece Atatürkçülük misyonunu Cumhuriyet gazetesinin yönetimini belirlemekte kullanmakla yetinmiyormuş, rakiplerine olan 45 milyon dolarlık borcunu sildirmeyi de Atatürkçülüğüne krem sürdürmeden beceriyormuş.

E böylesine "saygın iş adamı" denmez de ne denir?