• 5.04.2021 00:00
  • (467)

 Bugünlerde Hristiyan dünyası baharın gelişini kutluyor. Türkiye'de yaygın kullanımıyla Rumca ve İbranice'den gelme paskalya bayramı.

Paskalya kelimesini bile duymamış hamhalat bir Ege delikanlısı olarak üniversite için geldiğim İstanbul'da, Tarlabaşı'ndaki evinde pansiyoner olarak kaldığım Ermeni madam Eva Minas bir tabak içinde tarçın kokulu bir çörek koydu önüme. "Bu nedir şimdi" dercesine yüzüne baktığımda gülümsedi:

- Paskalya çöreğidir bu çocuk. Paskalya dediğim baharın, güneşin, yoksulların üşümeyeceği, ağaçların çiçeğe duracağı, tohumların filizleneceği günlerin müjdesidir…

25 yıl önce bugün Türkiye Ermenilerine bir başka müjde geldi: AGOS.

Abartıyor muyum?

İstanbul'un yoksul semtlerinden Dolapdere'de, berbat bir odada, tek bir masanın etrafında kurulan bir "azınlık gazetesi" müjde mi olurmuş?

Olurmuş.

Nitekim oldu da…

Bana anlatılana göre o küçücük odaya hepsi aynı anda sığmayan 7 İstanbul Ermenisi bir araya geldi:

Hrant Dink, Sarkis Seropyan, Luiz Bakar, Anna Turay, Harutyun Şeşetyan, Harut Özer ve Arus Yumul.

Paraları kıt, iddiaları büyüktü. Yıllardır ancak susarak bu ülkede var olabileceklerine inandırılmış, devletle iyi geçinmek için suskun ve boynu bükük kalmayı iyiden iyiye içselleştirmiş bir topluma, İstanbul Ermenilerine seslenen bir gazete çıkaracaklardı.

Çıkardılar da.

Gazetenin adı AGOS oldu. Pulluğun tarlada açtığı arıklara agos denir. O arıklar açıldıktan sonra içine tohumlar serpilir. Pulluk bu kez tersten ilerler, arık yeniden toprakla örtülür. Bahar geldiğinde filizlenmiş tohumlar toprağın üstüne çıkıp güneşe göz kırpar. Bahar gelmiştir. Paskalya zamanıdır.

Tam da madam Eva Minas'ın dediği gibi:

"…Paskalya dediğim baharı, güneşi, yoksulların üşümeyeceği, ağaçların çiçeğe duracağı, tohumların filizleneceği günlerin müjdesidir…"

* * *

Bir sürü gazetenin ipini çektim, AGOS bunun en keyiflilerinden ve… Ve evet, bana en onur verenlerinden biriydi. Belki de birincisi…

Onun 25. yılında bir sürü yürek ısıtan anı dilimciği anlatabilirim. Önce Hrant'tan başlayıp, Kınalıada kaçamaklarımızdan söz edebilirim. "Bir yerde buluşup bütün ekiple ve dostlarımızla şu AGOS'u bir ıslatalım. Korkma hesabı ortak öderiz" diye benim zorumla düzenlenen geceye beni çağırmayı unuttuğu için sevgili arkadaşım, akranım Sarkis Seropyan'ın Hrant'a nasıl sert fırça attığını anlatabilirim. AGOS'ta tanıdığım gencecik gazetecilerden, Aris Nalcı'dan, Hayko Bağdat'tan Karin Karakaşlı'dan, Hrant'ın bıraktığı yerden aldığı AGOS'u daha da ilerilere sabırla ve hünerle taşıyan Yetvart Danzigyan'dan, "genç Hrant" dediğim ve isabet ettiğim Garo Paylan'dan söz edebilirim.

Hatta "18 Ocak olsun, 20 Ocak olsun, 19 Ocak olmasın. Bir daha hiç 19 Ocak olmasın" diye bir ağıt tutturabilirim.

Hayır, bunarın hiçbirini yapmayacağım

25 yaşındaki delikanlı AGOS bugün salt Ermeni cemaatının sesi, sözü değil. Sesi sözü Patrikhane'ye bırakmış, sinmiş Ermenilerin gazetesi değil. Türk'üyle, Kürd'üyle, Ermeni'si, Rum'u,Yahudi'si, Arap'ı, Süryani'si, Boşnak'ı, Pomak'ı ile bu toprağın bütün halklarının sesi sözü…

Abarttım mı?

Yooooo. Abone olun, AGOS okuyun, bana hak vereceksiniz…

* * *

Nice yıllara AGOS, nice yıllara Hrant (Evet, nice yıllara Ahparik), nice yıllara Hrant'ın çocukları...