• 28.01.2022 13:54

“(…) Savcıya bunları sorup tartışınca, en sonunda ‘üstüme gelmeyin Güldal hanım, bu işi devlet yapmıştır, siyasi iktidar isterse çözer’ dedi. ‘Bunu basına söylerseniz de yalanlarım’ dedi…”

Güldal Mumcu, gazeteci eşi Uğur Mumcu’nun 24 Ocak 1993’teki ölümünün ardından davanın savcısının kendisine böyle söylediğini Halk TV ekranından aktarmıştı, 23 Ocak 2022’deki özel programda.

Aslında yeni değildi bu bilgi; 10 yıl önce kaleme aldığı kitapta da anlatmıştı, ama ilk iki yazıda değindiğim nedenlerle bu ve benzeri bilgiler laik-seküler kamuoyunun bilgisi dışında kalmıştı ve o nedenle Halk TV izleyicileri için yeniydi; haliyle büyük bir hayretle öğrendiler, meselenin bildikleri gibi olmadığını.

Önceki yazıda da belirttiğim gibi, bugün, Uğur Mumcu cinayetinin ve onu izleyen olağanüstü büyük ve etkileyici cenaze töreninin Türkiye’nin sonraki siyasi gelişmelerindeki etkisi üzerinde duracağım.

Mumcu cinayetinin motivasyonu?

Cinayeti ‘devlet’in işlemiş olması amaca, motivasyona ve ayrıntılara dair çok şey söylemiyor.

Yani acaba Mumcu cinayeti, üzerine bir şeyler inşa etmek üzere mi işlenmiştir, yoksa sadece, hep söylendiği gibi gazeteci olarak peşinde olduğu birkaç meselede sonuç almaması için mi canına kastedilmiştir?

Cinayeti ‘devlet’in işlediğini bilmek bu sorular hakkında fazla bir şey söylemiyor.

Fakat hangi ihtimal geçerli olursa olsun, cinayetin devlet içindeki hâkim eğilim tarafından fırsat olarak değerlendirildiğini ve ondan yararlanıldığını düşünebiliriz.

Öte yandan, bir adım daha atıp Mumcu cinayetini önceki laik aydın cinayetleriyle birlikte düşündüğümüzde, Mumcu’nun, “üzerine bir şeyler inşa etmek üzere” katledilmiş olması ihtimali güçleniyor.  

Uğur Mumcu cinayeti laik aydın cinayetleri serisinin dördüncüsüydü (Muammer Aksoy, 31 Ocak 1990… Çetin Emeç, 7 Mart 1990… Bahriye Üçok, 6 Ekim 1990). Mumcu cinayeti de öncekilere benzer bir psikolojik ortam (laik kabarma ortamı) yaratmıştı, ama Mumcu’nunki öncekilerle kıyaslanmayacak kadar büyük olmuştu.

Cumhuriyet gazetesi yazarı Orhan Bursalı 3 Ağustos 2008 tarihli yazısında bu cinayetlerin yarattığı psikolojik ortamı ilk ve son defa tanımlamıştı:

“Bu cinayetlerin işleniş biçimleri ve zamanları olağanüstü niteliktedir! Cinayetler büyük kitleleri harekete geçirmiş, Uğur Mumcu cinayetinde 500 bin kişi yürümüş, hemen hepsi, yine olağanüstü durumların hazırlığı olarak nitelendirilebilecek psikolojik ortamları çağrıştırmıştır!”

Orhan Bursalı, cinayetlerin “psikolojik ortam” yaratmak üzere işlenmiş olabileceğini kabul ediyor ama tahlilini o noktada kesiyor. Peki, öyleyse kimdir sahibi bu ‘ortam’ların? Mumcu’nun cenaze töreninde atılan sloganları düşündüğümüzde, akla tek bir ihtimal: Yine ‘devlet…’

Dediğim gibi, Bursalı tahlilini bir noktada kesmişti yazısında, çünkü devam etmesi durumunda, laik aydın cinayetlerini izleyen gelişmelere ve o gelişmelerin siyaset üzerindeki etkilerine dair de bir şeyler söylemekten kaçınamayacağını biliyordu.

Onun bıraktığı yerden ben şöyle devam etmiştim o zamanlar kaleme aldığım bir yazıda:

“Uğur Mumcu’nun cenaze töreni, ‘irtica korkusu’nun geniş kitlelere sirayet ettirilmesi, bu yolla ‘korku’nun maddi bir güç hâline getirilmesi ve onun üzerinden iktidar devşirilmesi ‘siyaset’inin tutabileceğini gösterdi.

“Törene katılan yüzbinlerce insan, törendeki, ‘olağanüstü durumların hazırlığı olarak nitelendirilebilecek psikolojik ortam’dan rahatsızlık duymadılar, çünkü onlar (…)  ‘Türkiye’yi 100 yıl geriye götürecek irtica’yla kıyasladıklarında ‘Türkiye’yi 20 yıl geriye götürecek darbe’yi tercih ediyorlardı.

“Mayanın tuttuğunu gören Türkiye’nin provokasyon ve manipülasyon ustaları, kendi militer-otoriter iktidarları için daha nice cinayetler, cenaze törenleri ve gösteriler örgütlediler, bunlar sayesinde toplumun bir kesimini hamur gibi yoğurdular ve görünüşleri modern, zihniyetleri otoriter milyonlarca insanın siyasi davranışlarını konsolide edebildiler.”

Parantez: Darbeden medet uman milyonlarca insanın varlığından söz etmek, tabii netameli bir işti; bunu biraz da Bursalı’nın, zikrettiğim yazısındaki ‘samimi’ satırlardan aldığım cesaretle yazmıştım. Şöyle diyordu Bursalı o yazısında (dikkat edin, henüz 2008’deyiz):

“Çok sayıda kurum ve kuruluş AKP’ye karşıdır! AKP’nin artık ancak bir darbe ile durdurulabileceğine inanan, burada yazıyorum, milyonlarca kişi vardır ve olabilir, bunları AKP’nin kendisi yaratmıştır!”

28 Şubat’a böyle gelindi, CHP’deki değişim çabası da aynı laik kabarma üzerinden durduruldu

Uğur Mumcu’nun cenaze töreni, törene katılan kitlelerin ruh hali üzerinden yeni ve güçlü bir devlet siyasetinin inşa edilebileceği duygusunu yaratmıştı. Bu yoldan gidildi ve sonunda 28 Şubat’a varıldı. Bu, hikâyenin bilinen kısmı…

Madalyonun öbür yüzünde, o cenaze töreninin, Cumhuriyet Halk Partisi’ni (CHP) Batı tipinde bir sosyal demokrat partiye dönüştürme uğraşlarını berhava etme doğrultusunda araçsallaştırılması var.

12 Eylül yasaklarının 1989’da kalkmasının ardından kurulan Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP), sonraki CHP’den farklı, daha liberal yaklaşımları olan bir partiydi.

1992’de eski parti adları üzerindeki yasak kalkınca SHP de düzenlediği bir kurultayda CHP adını aldı. Gazeteci Şahin Alpay’ın o kurultaya ve Deniz Baykal’a dair yıllar önce anlattıkları, Uğur Mumcu’nun cenaze töreniyle CHP’nin sonraki katı laikçi tutumu arasındaki bağlantıyı çok iyi özetliyor:

“Devlet partisi değil, toplum ve halk partisi”

“9 Eylül 1992’de biraz merak, biraz da heyecanla CHP’nin yeniden açılış kurultayını izlemeye Ankara’ya gittim. Baykal o kurultayda, bana bugün dahi ‘muhteşem’ görünen bir konuşma yaptı. Şöyle diyordu: ‘CHP’yi yeniden tanımlayacağız… Hedef yoksulluk ideolojisi yapmak değil, refah toplumu yaratmaktır… Buradan bütün halka sesleniyorum: Artık Kürt-Türk, Alevi-Sünni kavgası yok. Bundan sonra barış var. CHP bu büyük iddiayı gerçekleştirmeye geliyor. Emekle sermayeyi barıştırmaya geliyor. Doğu ile Batı kültürünü uzlaştırmaya geliyor. İmam Hatip okuluna giden gençle, diskoya giden genci kucaklamaya geliyoruz… Artık CHP devlet partisi olarak değil, toplum ve halk partisi olarak anlaşılmalıdır…’

“Birkaç gün sonra Baykal’ı aradım ve (o sıralar düzenleyicileri arasında olduğum) Pera Palas toplantılarında bir konuşma yapmaya davet ettim. Pera konuşması sanki daha da muhteşemdi… Kendi kendime ‘İşte Türkiye’nin liberal sosyal demokrat lideri doğuyor…’ diyordum. Ona şöyle dedim: ‘Deniz Abi, eğer Türkiye’nin çok ihtiyacı olan bu yolda yürüyecek olursan, yarın Türkiye’nin başbakanı olacaksın… Bu yolda sana destek olacak genç ve bilgili bir danışmanlar kadrosu kurmalısın. Bak, İsveç’in 1950’lerdeki efsanevi başbakanı Tage Erlander’in beyin takımı içinden en az iki başbakan çıktı. Sen de Türkiye’ye hizmet edecek güçlü bir siyasi kadro kurmalısın…’

“Baykal, bu iş için yeterince genç olmadığıma dair itirazlarıma rağmen, bu kadroyu kurmak üzere beni CHP’ye davet etti. 15 Şubat 1993’te CHP Genel Başkan ve Grup danışmanı ve de Araştırma Merkezi direktörü olarak işe başladım. Fakat görevim, başlamadan bitmişti. Zira rahmetli dostum Uğur Mumcu’nun 24 Ocak 1993’te menfurca katledilmesinden sonra Baykal, bu cinayete gösterilen kitlesel tepkilere bakarak, CHP’nin kendini yenilemeye ihtiyacı olmadığına karar vermişti.” (Zaman, 26 Nisan 2008).

Uğur Mumcu’nun 27 Ocak 1993’teki cenaze törenine kadar…

Şahin Alpay, “Uğur Mumcu’nun cenaze törenindeki kitlesel tepkiler” deyip geçiyor, ayrıntılandırmıyor… Keza Baykal’ın bu tepkilere bakarak neden “CHP’nin kendini yenilemeye ihtiyacı olmadığına karar verdiği” meselesini de ayrıntılandırmıyor…

O işi burada ben yapayım: Baykal, o cenaze törenindeki göz kamaştırıcı laik dalgayı arkasına aldığı takdirde iktidar olacağına inanmıştı ve o nedenle de CHP’yi değiştirmeye kalkmak gibi çok yorucu bir çabanın içine girmeye gerek kalmadığını düşünmeye başlamıştı.

Yani, 1992’de her türlü kutuplaşmayı çoğulcu-demokratik bir siyasetle ortadan kaldırmayı hedefleyen bir siyaset üzerinden iktidar olmayı kafasına koymuş olan Deniz Baykal gitmiş, göz kamaştırıcı bir performansla siyaset sahnesine çıkmış bir ‘kutup’un yarattığı dalga üzerinde sörf yaparak iktidara gelmeyi düşünen başka bir Deniz Baykal gelmişti.

Sonrasını biliyorsunuz: O noktadan itibaren Baykal’ın ağzından “irtica” ve “laiklik” dışında bir şey duyulmadı. Sonunda, 28 Şubat’ı bile “Ordu bir sivil toplum örgütü gibi hareket ediyor” diye değerlendirebilmiş bir lider olarak kendi siyasetsiz siyasetinin sonunu ilan etti.

Mumcu cinayeti ve onu izleyen benzersiz cenaze töreni hakkında söyleyeceklerim bunlardan ibaret.