• 11.05.2022 09:49

Muhalefetin AKP MHP iktidarı karşısında başarılı olması, daha demokratik daha katılımcı bir Türkiye için bir araya gelmesine bağlı. 

AKP MHP ittifakı ülkenin maddi manevi bütün kaynaklarını hukuku, teamülleri bir kenara bırakarak keyfi bir biçimde iktidarda kalmak için kullanıyor. Partili Cumhurbaşkanlığı sistemi bunun için icat edildi. İktidar üzerinde hiçbir denetim, kontrol mekanizması istemiyor. 

Popülizm, iletişim politikaları, basın yayın organları, sosyal medya, ağza bir parmak bal sürmeler, tarikat destekli eğitim politikaları, toplantı ve gösterilere coplu, gazlı müdahaleler, hukuki süreçler, parti kapatmalar, seçim yasası değişiklikleri iktidarı sürdürmenin belli başlı araçları haline getirilmiş durumda. Seçimler iktidarı sürdürmek için meşrulaştırma aracı olarak kullanılmak isteniyor. Otoriter yönetim elinde Türkiye içine kapalı bir sistem haline geliyor.

Kendine inanç üzerinden sağlam zemin bulan iktidar, karşısında, güçlü büyüyen bir demokrasi cephesi istemiyor. Muhalefetin doğru zeminde bir araya gelmesini önlemek için elindeki her aracı kullanıyor.

Bunun için kullandığı iki temel manivela var: milliyetçilik ve popülizm. Üstelik kullandığı bu araçları muhalefete de servis ediyor. Milliyetçilik ve popülizmin muhalefetin doğru zemin üzerinde bir araya gelmesini önleyecek, muhalefetin birbirine düşmesine yol açacak araçlar olduğunu biliyor.  

Bugün bu araçları sığınmacılar, göçmenler ile hayat pahalılığı üzerinden muhalefete servis etmiş görünüyor.

Son günlerde siyasi tartışma, sığınmacılar, göçmenler üzerinden “kim daha milliyetçi” çekişmesi üzerinden gidiyor.  

Muhalefet, dar gelirlilerin giderek zorlanan ekonomik yaşam koşullarını dile getirince halkın kendiliğinden etrafında toplanacağını zannediyor. Lafla, polemikle peynir gemisi yürümüyor, muhalefet yaşam biçimine sahip çıkması için halka öncülük etmek gerektiğini görmüyor.

Kendine muhalefete ayar verme rolü biçenler var. Sığınmacılar üzerinden muhalefette ki milliyetçilik dürtüsünü harekete geçirmeye çalışıyorlar.  

İnsan neden doğup büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kalır? Yüzyıllardır bu topraklar hem göç aldı, hem de göç verdi. Baskı ve zor kullanılarak yüzyıllardır insanlar yaşaya geldikleri toprakları terk etmek zorunda bırakıldılar.  Bu ülkede insanlar baskı ve zor kullanılarak, iskan politikaları ile mübadelelerle, göçe zorlanmadı mı, yurtlarından edilmediler mi?

Suriyeli sığınmacıların Türkiye’ye göçünde muhalefetin de yer yer destek verdiği iktidarın Suriye politikalarının rolü yok mu? Sığınmacılar pazarlık konusu yapılmıyor mu?

Bir yandan 250 bin dolara Türkiye vatandaşlığını satışa çıkarılıyor, diğer yandan Kanal İstanbul, Organize Sanayi Bölgeleri yapılacak, maden arayacağız diye insanlar yerlerini terk etmeye zorlanıyor.

Sığınmacılar konusu olsun, hayat pahalılığı konusu olsun, iktidar için kolayca bir tür kaçış rampası haline gelebilecek konular. Buralarda iktidar kendini kolayca konsolide edecek bazı yollar bulabilir.

Sığınmacılara dönük nefret dili kullanmaya kimsenin hakkı yok. Türkiye’nin ekonomik sorunlarının derinleşmesinin yükünü sığınmacılara yüklemek, iktidara can simidi atmak anlamına gelir.

İktidar ülkenin çağdaş devlet olma yolunda ilerleyebilmesi için gerekli hayat damarlarını kesiyor.  

Muhalefet “demokratik cumhuriyet” ortak paydasında bir araya gelmeyi başarmalıdır.

Hukuk tanımaz, ayrıştırıcı, taraflı, keyfi politikalara karşı, kurumların sessiz kalması ya da zaman zaman iktidarı desteleyici duruş sergilemeleri, muhalefetin bu zeminde henüz bir araya gelemediğini, çekim merkezi olamadığını gösteriyor.  

Selahattin Demirtaş doğru söylüyor.

Muhalefeti bir arada başarıya götürecek tek bir ortak payda var: “Demokratik cumhuriyet”.

Bunun için de tek bir koşul var: Siyaseti kimlikler üzerinden, dar parti çıkarları üzerinden, polemik üzerinden değil, ilkeler üzerinden yaşamın ortak parametreleri üzerinden yapmak, sürdürmek.