• 29.04.2015 00:00
  • (2821)

 Özerklik ve özerklik fikri demokratik toplumlarda varoluşsal bir önkoşuldur. Siyasi alanın devlet karşısında, toplumsal alanın siyaset karşısında, düşüncenin her üçü karşısında özerk olması, olabilmesi bu tür toplumların “olmazsa olmaz” halleri, hatta özgürlük fikrinin ruhunu oluşturan “erdemleri”dir.

Siyasi tarihimiz bir yönüyle siyasi alanın darlığının tarihidir.

Cumhuriyet geleneğinde siyaset hemen her zaman devlet gücünün bağımlı değişkeni olmuş, devlet alanına hapsolmuştur.

Bu durumun türevleri de vardır.

Siyaset nasıl devlet karşısında özerk olamamışsa, toplum ya da sivil saha da siyaset karşısında özerk olamamıştır. Benzer bir şekilde, “düşünce” de mutlak faydacı bir (milli) beklenti ya da (tehlikeli) endişe içinde siyasetin lojistik unsuru olmaya indirgenmiştir, böyle tanımlanmış, böyle algılanmıştır.

Bu “sistematik mahpusluk sistemi” şüphe yok ki, bir siyasi kültürün eseridir, bir tür “toplum tasavvuru eksikliği”nin, “soyut alerjisi”nin ve “kuvvetli faydacılık hali”nin yansımasıdır.

Devlet ve devlete ait olanın zirveyi süslediği, onu siyasetin takip ettiği, toplumsal, düşünsel ve bireysel olanın en arkada, en edilgin konumda yer bulduğu, aşağıdan yukarıya bir değer sistemi hiyerarşisidir karşımızda duran...

Devletin herkesten ve her şeyden önde, belirleyici “üstün değer” olması, siyasetin katılımı, talep-karar etkileşimini dışlayan bir tek yönlü eyleme, “devleti yönetme, denetleme ve hizmet eylemine” indirgenmesi, toplumun tek ve doğal kabul edilen bir değer sistemiyle statik olarak ele alınması bu hiyerarşinin kurucu ögeleridir.

Tüm bunlar, bize, bizi aslında bir tür otoriterlik tanımına götürür.

Devlet ya da siyasi iktidarın politikalarının yerindeliği, doğruluğu bu tanımı değiştirmez.

Türkiye tarihi kadar dünya tarihi böyle pek çok yerinde adımlar atmış, “halk için halka rağmen” şiarıyla aldığı kararlarla başarılı olmuş otoriter yönetim örnekleriyle doludur.

Kemalizm bunlarından birisiydi.

Kemalizm siyasetin ve toplumun devlete esaretini tanımlayan bir rejimdi: Düşünce ve toplum üzerinde tahakküm kuran devlet, doğruyu bilen ve vazeden devlet, bunun dışındaki her tür eylem ve düşünceye düşman muamelesi yapılıp tartaklayan devlet, bu düzeni bir ayrıcalıklar sistemine çevirip, yaşam biçimi kabul eden toplulukların devlet desteğindeki kültürel ve ekonomik hegemonyası...

 

Epey yol aldık...

Bugün, devletin siyaset üzerindeki hükümranlığının kırıldığını söylemek artık mümkündür...

Ancak bu durum “mahpusluklar silsilesi”ni ortadan kaldırdı mı?

Toplum ve düşünce siyaset ve devlet karşısında özerk hale gelmiş midir? Devleti yönetmek ve hizmet ötesinde siyaset tanımına katılım, etkileşim gibi unsurları katmış mıdır?

Velhasıl siyaset, toplum, düşünce, devlet etkileşim içinde bir özerklikler düzenine doğru ilerlemekte midir?

Gönül bu sorulara olumlu yanıt vermek ister..

Ama biliyoruz ki, bunların uzağındayız...

Önümüzdeki dönem, seçimler sonrası bu sorular daha derin, daha keskin biçimde karşımıza çıkacaktır.

Başta anayasa meselesi, olmak üzere, temel tartışmaların gönderme yapacağı husus burası olacaktır.

Yaşanan sosyolojik değişimi nasıl bir siyasi değişimle kuşatacağımız önümüzdeki temel sorudur.

Güncel siyasi tartışmalardan çok daha hayati bir sorun…