• 6.05.2022 06:10

Türkiye her döneminde bir dava serisi ile anılır. Bir önceki dönemde Ergenekon-Balyoz davaları yaşandı. Bu davaların özelliği emniyetin, adliyenin, mahkemelerin siyasi kavga sahnesi haline gelmesi ve tasfiye aracı olarak devreye sokulmasıydı. Bu serinin içyüzü çok sonra ortaya çıksa da, kendisini bir değişim süreci dalgaları arasına karışarak gizlese de, gerçek buydu.

2016 darbe girişi sonrası karşımıza yeni bir dava serisi çıktı. Bunlar kalkışma davalarıydı. Gezi olayları, darbe girişimi, casusluk, Çarşı davası gibi parçalardan oluşuyordu. Bu kez işin gizlisi, saklısı, araya sızması yoktu. Bu seri ilk günden itibaren, iktidarın siyasi gücünü tahkim etme aracı olarak ortaya çıktı, devam etti ve devam ediyor.

Tahkim etme nedir?

Siyasi iktidarın kimi uygulamalarına, hukuksuzluğa dayanak yaptığı siyasi söyleminin bu davalar çerçevesinde bir tür ideolojik doğrulanması arayışıdır. İktidar tarafından yakın geçmişe, gelişmelere verilen siyasi anlamın, kesilen ideolojik hükmün, mahkemeler kanalıyla bir tür kanuni bir gömlek giymesi ve gerçeklik haline çevrilme çabasıdır.

O ideolojik okuma nedir?

Öncelikle, toplumun tabii olarak iyi ve temiz olduğu, değişmez bir nitelik taşıdığı, doğal bir denge üzerine oturduğu, onunla uyumlu bir yönetim altında sürekli huzur içinde bulunduğu ön kabulüyle başlar bu okuma.

Birçok otoriter ideolojinin temelini oluşturan bu ön kabul, şu ideolojik önermelerle devam eder:

* Toplum değişmez ve tabi bir dengeye sahipse, sorunların temelinde doğru olmayan bir yönetim veya yönetim anlayışı, siyaset yatar.

* İstenmeyen her değişim, her talep, “doğru, sahici, topluma ait olmayan” bir siyasi arayış ve niyetin bozucu, kirletici etkisidir.

* O zaman doğru bir siyasi yönetim altında, herhangi bir toplumsal talep, herhangi bir toplumsal hareket, herhangi bir toplumsal itiraz, esas olarak maskeli ‘kalkışma’dan ibarettir.

* Bu kalkışma, elbet, toplumun kışkırtılmasının sonucu olarak doğmuştur.

* En nihayet bu mantıkta, ‘kalkışma’lar kaçınılmaz olarak bir dış ayakla açıklanır. Bildiğimiz ‘üst akıl’ yaklaşımıdır bu. Kim olduğu tam bilinmeyen birileri, üst akıl olarak buradaki içerideki küçük akıllar kışkırtır, kullanır ve imkân verirler, onlar da harekete geçer.

Bu kalkışma mantığı, Türkiye’de 2013’ten bu yana uzanan bir söylemsel hegemonyanın temelini oluşturmaktadır.

Bu çerçevede kimi ideolojik uydurmalar, topluma ve bu döneme dair bir hakikatler olarak dayatılmaktadır.

Bu tablo korkunç sonuçlar doğurur.

Hukuku siyasetle ikame eder.

İktidardan yana olanlarla itiraz edenler, yani kalkışmalarda kullanılan ya da kalkışmalara doğrudan doğruya girenler arasında bir tasnife dayanır.

Gezi davası bugün bu bakımdan siyasetin dilini oluşturuyor.

Bu durumun en vahim tarafı toplumda bir karşılık buluyor olmasıdır. Gezi davası sonuçlanmadan önce, kimi anketler Osman Kavala’nın meselesini hiç önemsemeyen hatırı sayılır bir kitlenin varlığına işaret ediyordu.

Bu garip rejim hakikati bir sonraki dönem mutlaka çizilip bozulacak.