• 29.01.2022 08:21

Bu ülkede “geliyor gelmekte olan” diye bir denklem yok.

Türkiye sert ve muhtemelen sanıldığından daha dirençli bir iktidarla karşı karşıya.

Aralık ayında zirveye çıkan ekonomik krizden siyasi iktidarın, toplumsal destek bakımından çok olumsuz etkilenmemesi buna yeni bir örnek…

Ekim ayı başında “İktidar gidici midir?” başlıklı bir yazıda, siyasi iktidarın ve yerleşik rejiminin doğası, oluşumu ve politikalarıyla ilgili de birkaç tespitte bulunmuştum.

Şu satırlarla:

“2015’te tohumları atılan, 2016 darbe girişimiyle siyasi, 2017 referandumuyla kurumsal yapısı çatılan Erdoğan rejimi ya da ‘devlet-muhafazakar-ulusalcı’ ittifakı, ülkenin siyasi tekerrür öyküsünün sınırlarını aşmış bulunuyor. Aslında yıllardır çatışan ‘dindar muhafazakar’ ve ‘seküler modern’ otoriter eğilimler arasında, doğal zihniyet ortaklığı ötesinde, bu denli yakın ve süreli, toplum ve gelecek tanımlayan, güvenlikçi temalar üzerine kurulu, dahası kurumsalmış özellikler taşıyan iş birliğini bu şekliyle ilk kez yaşıyoruz. Askeri aktivizm, güçle özdeş siyaset algısı, siyasi hükümranlıkta keyfilik, bu çerçevede anayasal yapılanma, Türkiye’yi vesayetçi Ortadoğu modelinden uzaklaştırıp, çoğunlukçu ve seçimli otoriterliğe dayalı (keyfi ve şahsi yönetim anlamında) bir Kafkas modeline sürükledi…’

Bu satırlar içinde Türkiye bakımından iki yeni ve önemli olan husus var, aslında.

İlki, çoğunlukçu ve seçimli otoriterlik meselesidir; siyasi iktidarın direncinin kökenlerine gönderme yapan da bu husustur.

Şöyle: Yeni siyasal düzen hafife alınmayacak toplumsal bir desteğe sahip. Ülke, bu noktaya 6 yılda seçimler ve referandumlarla seçmen tercihi üzerinden yol alarak ulaştı. Bu altı yılda siyasi iktidar “toplum-siyaset ilişkisi”ni adım adım ‘özü otoriter” bir “başarı anlatısı” üzerine kurdu. Başka bir ifadeyle, otoriter olan siyasi iktidar tarafından “milli ve bağımsız geleceğe endeksli güç-başarı ilişkisi”ne dayalı bir siyasi anlatıya dönüştürüldü. Bu anlatı bugün iktidarın yeni toplumun önüne çıkardığı siyasi hikayesine tekabül ediyor. Ve bir kesimde karşılık buluyor. Karşılık bulmasının temelinde kimlik faktörü ve kimlik alanındaki genişleme yatıyor. AK Parti’nin yeni “toplum-siyaset modeli” ile dindar kimliğin taşıyıcılıkta yerini başka bir kimliğe, ‘milli-yerli” kimlik vurgusuna bırakması arasında bir paralellik var. Kaldı ki, ülkede, geniş muhafazakar alanı (hatta ulusalcıları da ekleyelim) kuşatan politik-sosyolojik zemin buna uygun. Batı’nın Türkiye’den uzaklaşması ve Türkiye ikliminin Batı’ya mesafesi, milli-devletçi bir içe kapanma eğilimi, “biz” vurgulu popüler milliyetçilik bu zeminin unsurları…

Tüm bunlar bence ülkenin bir kefesini anlatıyor.

O kefede ağırlığın neden oluştuğunu ve en azından şimdilik neden azalmadığı söylüyor.

İkinci yeni ve önemli hususa gelince…

Bu husus, “düşmanların ittifakı” veya siyasi iktidar bloku meselesidir. Dindar muhafazakar ve askerler veya devlet, ulusalcılar, Kemalist kimi gruplar arasındaki ittifak, Türkiye’de hafife alınmakla birlikte, ciddi ve ağır vakıadır.

15 Temmuz rejimi sadece Erdoğan’ın değil, bu ittifakın bir ürünüdür.

Bu ittifakı başlangıç noktasında, ortak korkular, bu çerçevede tek tek varoluş çabası ve bunlardan doğun zorunlu dayanışma bulunuyor. Ortak korkuların temelinde ise iki gelişme yatıyor: Devlet bekası ve Kürt meselesi, diğer ifadeyle Gülen ayaklanması ve büyük devlet krizi ile Suriye infilakı ve Rojava’dan Cizre’ye Kürt sorunun seyri…

15 Temmuz rejimi sadece Erdoğan’ın değil, bu ittifakın bir ürünüyse, mevcut siyasi modelin bu ittifakın kurucu unsurlarının ortak modeli, en azından üzerinde anlaştıkları model olduğunu da görmek gerekir. Başka bir ifadeyle yeni dönemin “devlet-siyaset” ilişkisi bu şekilde tezahür etmektedir.

Asıl kritik olan ve görülmesi gereken, bu “devlet-siyaset” ilişkisi ile altı çizilen “toplum-siyaset” ilişkisi arasında bir geçiş, hatta bir bütünlük olmasıdır.

Yeni aday, seçimler, seçim sonrası için bu durumun, özellikle birinci halkanın bir anlamı olmalıdır.

Müttefikler birbirini korur mu? İktidar bloğu direnir mi? Veya dağılır mı, Yoksa bir unsuru (örneğin Erdoğan’ı) feda edip yerine yenisi mi arar? O zaman muhalif adayın kim olacağını belirlemekte etkisi olur mu? Ya da olmakta mıdır?

Velhasıl devlet unsurunu zihinsel alıştırmaya sokmak gerek…