• 17.04.2021 06:57
  • (273)

Marx ve Engels Komünist Manifesto olarak tarihe mâl olacak metnin girişinde, Komünizmi tüm Avrupa’nın korktuğu bir hayalete benzeterek şöyle dediler: "Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor: Komünizm hayaleti. Eski Avrupa'nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek üzere kutsal bir ittifak içine girdiler.”

İki savaş arası dönemde ise Faşizm, Avrupa’da bir hayalet olamayacak kadar gerçekti. HitlerMussolini, Franco gibi liderler ile ete kemiğe büründü.  Kaba taslak bir okuma, II. Dünya Savaşı’nın neticelerinden birisini Faşizmin Avrupa’dan sökülüp atılması olarak değerlendirebilir. Fakat derinlikli bir okuma, tarihî, felsefî ve siyasal arka planı görmeyi mümkün kıldığında, bunun acele ile yapılan bir yorum olduğu ortaya çıkar.

Nitekim Frankfurt okulunun simge isimlerinden Max Horkheimer 1939’da yukarıdaki genel kabulden daha rafine bir görüşü dillendirmekteydi. Horkheimer kısa ama etkili bir şekilde şöyle söylüyordu : “Kapitalizmi eleştirmeyen faşizm hakkında sussun”.

Bauman ise Horkheimer’in hükmünden çok daha kapsayıcı olan bir yargıya ulaşmıştı. Bauman, ‘soykırım’ uygulamaları da dâhil olmak üzere Faşizmin esasında moderniteye içkin olduğunu söylüyordu.

II. Dünya Savaşı’nın galipleri her ne kadar Nazileri birkaç çıldırmış adam olarak resmetmekten hoşlansalar da Nazilerin modern bilimin izini sürerek kendilerinden önce Batı felsefesine içkin olan bir fikirler kümesinden epeyce beslenmiş oldukları ortaya döküldü. Hatta bu ortaya dökme faaliyeti yine Batı’nın düşünürlerince yapıldı.

Batı’nın hayaletleri, Batı’nın hikâyesi…

‘Batı’nın çökmekte olduğu’ tezleri sıklıkla dillendiriliyor. Yaşanmakta olan krizin esasında Batı’nın kendisiyle alakalı olduğu, kendi referans değerlerine ihanet ettiği, küresel sahada ise yeni ittifakların karşısında çaresiz kaldığı söyleniyor. Hatırlamaktan hoşlanmadığı geçmişini, yükselen ırkçılık ve İslamofobinin yeniden canlandırdığı ifade ediliyor…

Bütün bu değerlendirmeler bir isabet yüzdesine sahip olabilirler. Hatta çok doğru tespitler olarak kabul görebilirler. Avrupa’nın şu an içine hapsolduğu fotoğraf karesi, kendi hikâyesinin dramatik bir anını yansıtıyor da olabilir.

Eğer denildiği gibi Avrupa için böyle bir bitişe, tükenişe tanıklık ediyorsak buna sevinmeli miyiz?

Peki, Avrupa’nın bu çöküşünde, tükenişinde Bat-dışı toplumların bir katkısı var mı?

Entelektüel bir meydan okuma ile onu bozguna mı uğrattık mesela.

Ya da sosyal ve siyasal düzlemde onda ve orada olmayan bir açılım ile köşeye mi sıkıştırdık onu?

Onun vadettiğine karşılık daha insanca bir teklif ile mi çıktık ortaya?

Avrupa’nın halsizliği bizim canlılığımızın mı sonucu?

Yoksa Avrupa’nın hayaletlerini ve Avrupa’nın hikâyesini kendimize bakmamanın mazeretine mi dönüştürüyoruz?