• 5.08.2020 00:00
  • (4963)

 Besim F. Dellaloğlu birkaç haftadır Türkiye’deki aydın tipolojisi üzerine yazıyor.

İlk yazısı “Solcu aydının krizi”, ikincisi “Sağcı aydının krizi” ismiyle yayımlandı.

İlginçtir bu iki yazıdan sonra iki yazı daha kaleme alan Besim F. Dellaloğlu, bu yazılar için “’Liberal aydının krizi’ yazısını neden yazmadım!” ve “’İslamcı aydının krizi’ yazısını neden yazmadım!” başlıklarını uygun gördü. İlk iki yazıdan sonra kendisine ısrarla sorulan “liberal aydını” yahut “İslamcı aydını yazmayacak mısın?”, sorularına cevap olarak bu yazıları yazdığını belirtti.

Dellaloğlu Türkiye’de Liberal aydın tipolojisinin oluşmadığını, liberal isimlendirmesinin ise çoğu zaman farklı mahalle ve ideolojilerde demokrat olanlara karşı grup içi bir küfür sözcüğü olarak kullanılmasını liberal aydın yazısını yazmamasına gerekçe gösterdi. Dellaloğlu, İslamcı aydın için ise bir zamanlar varlığından kuşku duymasa bile şu an için bir zamanların İslamcı aydını olarak anılanların büyük ölçüde sağcılaşmış olduklarını -istisnalarının olabileceğini belirterek- söylüyor.

Besim F. Dellaloğlu’nun bu dört yazısını da oldukça önemsediğimi belirtmek isterim.

“Türkiye aydını” üzerine tezler içeren bir yazı dizisi içerisinde bence son derece insaflı ve anlama gayreti içeren tespitler içeriyor her biri. Yazıların başlığında yer alan  “Solcu aydın”, “Sağcı aydın”, “Liberal aydın”, “İslamcı aydın” isimlendirmelerinin “Türk aydını” yahut “Türkiyeli aydın” yerine kullanılmış olması ayrıca isabetli. Bu isimlendirmeler, Türkiye’de toplum kesimlerinin cemaatler olarak bölünmüşlüğünü daha iyi yansıtıyor. Dolayısıyla mezkur aydının da her cemaatin kendi okur-yazarı olmasının dışına/ötesine çıkamadığını daha başlıkta zımnen ilan etmiş oluyor. Bu nedenle Türkiye’de aydın mevzubahis edilecekse bunun “Türkiyeli aydın” gibi iddialı bir adlandırma ile yapılmamasında fayda var. Solcu, Sağcı, Liberal yahut İslamcı aydın, sosyolojik gerçekliğimizi; dolayısıyla toplum olarak cemaatler ve kimlikler olarak bölünmüşlüğümüzü yansıtması açısından gerçekçi bir isimlendirme bence.

Toplum kesimlerinin merkez ile kendini mecz etmek yahut merkezi temellük etmek, ne var ki kendisi dışındakileri tanımak, ilişki kurmak ve anlamak gibi bir yola tevessül etmemeleri nedeniyle cemaatler ve kimlikler olarak bölünmüşlük halinin birbirleriyle ilişki kurabilecek ve aynı ölçüde birbirlerini meşru gören farklılıkların biraradalığına imkân tanıyacak bir noktaya evrilememiş olması, esasında Türkiye’deki aydın krizinin de bir yönüne ışık tutuyor.

Otoriter, merkeziyetçi anlayışların bu kadar kolay talep görmesi, herhangi bir görüş farkının bu talebin dozunu düşürememiş olması, ne yalan söyleyelim hepimizin krizi olarak önümüzde duruyor. Bence bu husus aydının da ötesinde Türkiye’nin Osmanlı ve Cumhuriyet pratiklerinin toplamı dikkate alındığında değişim sancısının sürekliliğini anlatması bakımından çok daha geniş bir alana işret ediyor.

Bugün Türkiye’de kendi mahallesini kritik edebilen başka mahallelerle konuşabilen aydın tipolojisi oluşabilseydi eğer, hem Türkiye’nin yukarıda bahse konu ettiğimiz sosyolojik gerçeklik sancılarının dinmesinde etkili olabilirdi, hem de aydını bir cemaatin okur-yazarı olmanın ötesine taşıyabilirdi. Bunun gerçekleşmediği bir vasatta şu soruyu sorabiliriz elbette: Türkiye’de aydın, bir cemaat okur-yazarı mıdır?