İşim gerektirmese görmek, bilmek istemeyeceğim şeylerin başında arabesk sahur programları geliyor.

Dün gece yine kös kös açtım malum zatın programını.

Hazret, dini vaazdan saltanat propagandasına henüz geçmemişti.

Hatipoğlu gibi hatip, Ramazan bitmeden döndürüp dolaştırıp mübarek padişahların ne ulu evliya olduklarına lafı getirecektir. Allah'ın emri.

Allah'ı, peygamberi, kitabı mı sevdiriyor; yine saltanatı mı din cilasıyla parlatıp halka sevdirmeye çalışıyor? Bakayım dedim.

Henüz kitabın, saltanata övgü faslına gelmemişti. Fakat din, iman bahsini hiç sultani sembol koymadan geçmeyi de içine sindirememiş.

Adet, bu kez ilahi korosunun kostümünde yerini buluyordu.

Bismillah, açar açmaz karşıma çıktı; kalabalık bir koroya fes giydirilmiş, sahur vakti bendirle ritim tutup ilahi okuyorlar.

Evet, mehter takımından davulla zurnanın kovulup yerine Batı'dan bando borusuyla trampetin transfer edildiği sıradaydı. O modernleşme furyasında ecdadın, sarığı atıp yerine geçirdiği kırmızı fes, şimdi fesli koronun başında. Bir tek yırtmaçlı süvari ceketi redingotları eksikti.

Malum; Osmanlı modernleşme modası Avrupailiğe özeniyordu, müzikten giyim kuşama Batı hayranıydı. Batılılaşma hareketinin merkezi ise 2. Mahmud'la Sultan Abdülhamid'in saraylarıydı.

Osmanlı'da fes yenilikçiydi, oysa bugün eskiye özlem ve hayranlığın sembolü.

Fes modasını başlatan ecdat bile "Bizi hiç anlamamışlar" diye yüz ekşitir, bu şekilci sakillikten öbür kanallara kaçmaz mıydı!

"Bir çatlak zurna koyun da havamızı bulalım" demezlerdi herhalde, ecdadın bir zevki vardı.

Son dönem Saray kibarzadeleri ve ekabir takımının zurnaya ettiği haksızlıklara bakmayın.

Yahya Kemal'i çarpan zurnaya, Tanburi Cemil de çarpılmıştı.

Namını tanburdaki ustalığından alıyordu. Kemençesinden çıkan "Çeçen Kızı" dünyaya mal oldu. Ama müzik dehası Tanburi Cemil, bir gün yağlı güreşler esnasında pehlivan havaları çalan zurna sesine vuruldu. Hemen erik dalından iki adet sipariş etti ve Sulukule'de çingene ustalarından inceliklerini öğrenerek kısa zamanda zurna icrasında da virtüözleşti.

Yahya Kemal'e "Ah bu zurna sesleri, bu davul gümbürtüleri! Bizim kulaklarımıza kaç asrın derinliğinden geliyorlar" diye iç çektiren, davulla zurnanın gözden düşmesiydi.

Tanburi Cemil, alafranga rüzgarlarına teslim olmamıştı. Zurnanın kovulduğu Saray'a davet edilmekten hep korktu. Saklandı, mazeret uydurdu ama gitmedi, Muzika-yı Hümayun'da çalmaktan kaçtı.

Aslında yalnız da değildi. Tekke ve cami musikisinden gelen büyük üstatların çoğu, bu Batılılaşma-yı Şahane'ye direnmenin bedelini sürünerek ödedi. İçkili gazinolarda piyasa müziği yaparak sarhoş eğlendirmek zorunda kaldılar.

Kimler kimler sefalet içinde can vermedi ki...Tanburi Cemil de o isimlerden biriydi. Çektiği acılar tahammülü aşınca "Aklım olsa alafranga keman çalar, böyle meyhane köşelerinde kemençe ile ekmek parası kazanmaya uğraşmazdım" bile demişti.

Değişmeyen kader...

Kulak tırmalayan heveskar çatlak zurnalar el üstünde tutuluyor yine. Kulak pası silen bestekarlar, virtüözler ekmek derdinde...

Salgın şartları, tabloyu sanatçılar açısından daha da ağırlaştırdı.

Sanatçıların zorda, sıkışmış olmalarını istismara kalkışanlar, çaresizlikliklerinden yararlanarak asla yanaşmayacakları işler yaptıranlar hep olagelmiştir. Kocası hapse düşmüş dardaki kiracısını, evden çıkarma tehdidiyle ilişkiye zorlayan ırz, namus düşmanları gibi.

Açlıkla terbiye edilemeyen, duruşlarına ters angajmanlara girmeyi, mesela fes giymeyi kabul etmeyenlerse ağır bedel ödemeye devam ediyor.

Udun Elvis Presley'i, Safiye Ayla'nın son eşi Udi Şerif Muhiddin de böyle küstürülenlerdendi. New York'a gitti, dünya sahnesine çıktı.

Milli şair Mehmet Akif, yakın dostu Şerif Muhiddin'i Şark'a davet şiirinde şöyle sesleniyordu: 

"Şark'ın Yegane Dahisine: Yanık bağrında, yıllardır kanar mızrabın yadı/Gel ey biçare Şark'ın, Şark'a küsmüş gitmiş evladı...Melez, soysuz, şerefsiz parçalardan başka şey yok hiç/Ne düşkün zevk-i milli; besteler piç, şaheserler piç..." 

Fesli fotoğrafları belki bulunur ikisinin de. Ama ne bir Tanburi Cemil daha geldi, ne de bir Udi Şerif Muhiddin.

Doğu'nun, Batı'ya parmak ısırtan dahi çocukları müziğimizin ufkundan kayboldu, geriye fesleri kaldı.

Bayram Bilge Tokel'in son eseri "Sarayın Sesi Halkın Nefesi"nde daha fazlası anlatılıyor.

Tanburi Cemil'in, oğlu Mesud Cemil için hayıflandığı şu cümle de o kitaptan:

"Musikiye istidadı var, fakat keşke olmasaydı. Çünkü hissederek çalarsa kendi bedbaht olur, hissetmeyerek çalarsa musikiyi bedbaht eder."

Musikiyi berbat ve bedbaht edenler utansın! Çalsın davullar, hayırlı sahurlar.