• 21.06.2021 08:51
  • (113)

İran, 18 Haziran'da sandıktan zaferle çıkarak dört yıllık bir süre için Cumhurbaşkanlığına seçilen İbrahim Reisi ile birlikte, Washington'a nükleer anlaşmaya dönme ve yaptırımların kalkması doğrultusunda yürütülecek müzakerelerin "çetin geçeceği" ve "Tahran'ın kolay lokma olmayacağı" mesajını da vermiş oluyor. Devletin çeşitli kademelerinde 40 yıldır görev yapan ve siyaset anlayışında "muhafazakâr" bir yapıya sahip olduğu söylenen Reisi'nin Cumhurbaşkanı olması, Tahran'ın ABD ile müzakerelerde elini güçlendirme iradesinin sandığa yansıması olarak da okunabilir.

Batı başkentlerinde "sertlik yanlısı" olarak tarif edilen bir yargı kariyerine sahip olan Reisi, İran'da 2009 yılında yaşanan sosyal çalkantıların bastırılmasında oynadığı ileri sürülen rolden ötürü Washington'un 13876 sayılı Yürütme Emri ile yaptırımlar listesine alınmış bir isim. Bu da demektir ki, Beyaz Saray, ABD Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi'nin Kasım 2019'dan bu yana yaptırımlar listesinde tuttuğu bir ismin oluşturacağı Bakanlar Kurulu'nu önümüzdeki dönemde muhatap almak durumunda kalacak. Bu çerçeveden bakıldığında, İran'da rejim, ABD'ye karşı "safları sıklaştırdığını" düşünüyor olabilir.

Ancak Reisi, önceki hükümet yetkililerini, "17 gol yiyip, ‘ben olmasaydım 30 gol yerdik,' diyerek ülkedeki tüm problemlerin suçunu ABD'ye atan bir kaleciye" de benzeten bir isim. Bakalım, Reisi sahada nasıl bir iz bırakacak. Olası problemleri nasıl aşacak, aşamadıklarının sorumluluğunu kimden bilecek?

İbrahim Reisi

Zarif yumuşak davranmakla suçlandı

İran'da yönetimin esası, Vilayet-i Fakih kavramı çerçevesinde Dini Lider'in (1989'dan beri Ali Hamaney) önderliğini yaptığı bir yapıya dayansa da, Bakanlar kurulunun başkanı olan ve onun faaliyetinden sorumlu olan Cumhurbaşkanı bazı istisnalarla kabineyi belirleyen kişi olarak kritik bir rol üstleniyor.

"Kapsamlı Ortak Eylem Planı" (JCPOA - KOEP) olarak adlandırılan ve İran ile nükleer anlaşmanın koşullarını ortaya koyan çalışma planı 2013'ten günümüze dek cumhurbaşkanı olarak görev yapan Hasan Ruhani döneminde çıkarılmıştı. İran adına müzakereleri Dışişleri Bakanı olan Muhammed Cevad Zarif yürütmüş, ancak ülkedeki muhafazakâr çevrelerce süreçte Washington'a karşı fazla "yumuşak" kalmakla eleştirilmişti.

Başkan Barack Obama'nın 2015'te imzaladığı, Başkan Donald Trump'ın ise 2018'de imzasını çektiği anlaşmayı, yeni bir Dışişleri Bakanı ile birlikte ve yeni şartlarla ortaya koyma işi, İran adına şimdi Reisi'nin. Bu çerçevede, Reisi'nin yeni hükümette (Hamaney'in de onayıyla) dışişleri bakanı olarak kimi görevlendireceği elbette büyük önem taşıyor. Adaylar arasında, geçmişte nükleer müzakereleri yöneten ekipte bulunan ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olup daha sonra Reisi lehine yarıştan çekilen Said Celili de var. International Crisis Group isimli düşünce kuruluşunun İran Meseleleri direktörü Ali Vaiz, Batılıların "aşırı-muhafazakâr" diye nitelemeyi tercih ettikleri, Viyana'daki görüşmeleri de sıklıkla eleştiren Celili'nin Dışişleri Bakanı olması durumunda, ABD ile İran'ın beklentileri arasındaki farkın kapatılmasının daha zor olacağını düşünüyor. Vaiz'e göre, İran'da muhafazakârlar iç ve dış politikada benimsenecek politikalar anlamında su sızdırmayan bir ideolojik paydaya sahiplerse de, müzakere masasındaki becerileri genellikle kötü.

Son noktayı pragmatizm mi koyacak?

Reisi'nin kuracağı hükümetin bu görüşmelerde nasıl bir pozisyon alacağını tam olarak bilmiyoruz. Reisi seçimlerden yaklaşık bir hafta kadar önce bir İran televizyonunda gerçekleştirilen bir tartışma programında fazla ipucu vermemişti. Reisi, konuyla ilgili olarak kendisine yöneltilen bir soruyu yanıtlarken, "seçildiğimde Dini Liderimizce onaylanmış Kapsamlı Ortak Eylem Planı'na (KOEP) bağlı kalacağını" belirtmiş, "müzakerelerde milli menfaatlerimizi ön planda tutan bir çabanın içinde olacağım," demiş ve "baskıcı yaptırımlar kalkmalı ve bu manada hiçbir çabadan kaçınılmamalı" diye eklemişti. Programa çıkan diğer aday Abdülnasır Hemmati'ye de, nükleer anlaşmayı güçlü bir hükümetin müzakere edebileceğini söyleyen Reisi, "siz bunu yapamazsınız" demişti. Bildiğimiz, bu.

Merkezi Londra'da bulunan düşünce kuruluşu Chatham House'un Orta Doğu ve Kuzey Afrika programı direktör vekili Dr. Senem Vekil, Reisi'nin "menfaatlere dayalı bir dış politika" izleyeceğini düşünen bir isim. Vekil'in, Radio Free Europe/Radio Liberty için yaptığı yoruma bakılırsa, Reisi'nin "menfaat politikasının ideolojik bir tonu olacak, ancak son noktayı pragmatizmi koyacak."

İran ile nükleer anlaşmanın canlandırılması ve ABD'nin KOEP'e dönüşünün ele alınması için Avusturya'nın başkenti Viyana'da Nisan ayından bu yana Almanya, İngiltere, Fransa, Çin, Rusya ve İranlı diplomatlarının katıldığı birtakım görüşmeler yürütülüyor. Görüşmelerde olumsuz bir hava göze çarpmasa da, konuyu ilerletici bir adım atılabilmiş de değil. Bugüne kadar yürütülen görüşmeler için bir tür "peşrev" faslı da diyebiliriz. Taraflar bu süreçte daha ziyade "dar alanda kısa diplomatik paslaşmalar" yaptılar. Bunu en iyi, geçtiğimiz günlerde kaleme aldığı bir analizinde İngiliz gazeteci Martin Jay ifade etmişti. Jay, Viyana'daki mevcut İran heyetinin yeni hükümet göreve gelene kadar dünya medyasını yatıştırarak İran'ın müzakerelere açık olduğu yolunda bir izlenim vermekle sınırlı bir hedefe sahip olduğunu ileri sürmüş ve şöyle demişti: "Onların rolü, KGB tedrisatından geçmiş Doğu Bloku casusları gibi, karşı tarafı konuşturarak ne düşündüklerini anlamaya çalışmak."

Doğaldır ki, iki taraf da, asıl ciddi diplomasinin İran'ın 18 Haziran seçimleri sonrasında göreve gelecek yeni hükümeti ile birlikte yürütüleceğini biliyordu. Şimdi yakın vadede yeni bir süreç başlıyor olacak.

İki bakış açısı arasındaki fark

20 Ocak'ta görevi devralan Joe Biden yönetimi İran ile nükleer anlaşmaya geri döneceğini zaten çok önceden açıklamıştı. Ancak Biden Yönetimi'nin kafasında, 2015'te imzalanan eski anlaşmaya birebir dönmek yerine, masadan İran'ın bölgesel politikalarını ve ileri füze teknolojisini de dahil edecekleri daha kapsamlı yeni bir anlaşmayla kalkmak gibi bir düşünce olduğu da seziliyordu. Ayrıca, Biden şunun farkında ki, Tahran'a karşı yürürlükte olan yaptırımlar, petrol fiyatlarındaki sert düşüş ve Covid-19 salgını gibi faktörlerden ötürü İran ekonomisi eskisinden de kırılgan bir yapıya gelmiş durumda. Negatif büyüme sergiliyor İran ekonomisi bir süredir ve bu çok sürdürülebilir bir şey değil. Dolayısıyla Washington, "İran toplumu iktisadi sıkıntılardan ötürü sosyal patlamanın kıyısına geldi," gibi bir anlayışa sahip. Bu sebeple Beyaz Saray'da Tahran'ın "gemi daha fazla su almadan" kendileriyle anlaşmaya muhtaç olduğu fikri hâkim.

Tabii Tahran yönetimi de, uranyum seyreltme proseslerinde gelinen seviye açısından, zamanın kendi lehine işlediğinin farkında. 2015'te imzalanan nükleer anlaşmayla İran'a uranyumu yüzde 3,67 oranına kadar zenginleştirme kısıtı getirilmişti. Trump, Washington'un imzasını bu anlaşmadan çekince, İran kendisini ABD'ye karşı sorumlu hissetmekten kurtuldu. Arada bu oranı aştığına yönelik söylentiler çıkıyor. Elinde yüzde 4'lere yakın mertebede zenginleştirilmiş uranyum bulunan bir ülke olarak İran bu oranı yüzde 20'nin üzerine çıkardığında reaktörlerde, yüzde 90'ın üzerine çıkardığında füzelerin nükleer başlıklarında kullanabilecek. Tahran ABD'nin bunun ne anlama geldiğinin idrakinde olduğunu düşünüyor ve geçen zamanın kendi lehine işlediğini savunuyor. Bu nedenle, o da çıtayı yukarda tutuyor ve "niyetiniz benimle anlaşmaksa önce Amerikalılar yaptırımları kaldırsın," diyor.

Aslına bakılırsa muhafazakâr kanat, ABD'de uluslararası hukuk ve siyaset doktorası yapmış Muhammed Cevad Zarif'in "zayıf" bir müzakereci olduğunu ve anlaşma koşullarını baştan sıkı tutmadığını iddia ediyor. Nükleer anlaşmaya döneceğini açıklamış Joe Biden ile önemli bir fırsat yakalandığını düşünen muhafazakârlar, bunun heba edilmemesi gerektiğini ama müzakerelerde daha "dik durmak" gerektiğini düşünüyor. Bu yolda artık "zayıf" gördükleri Zarif de ekarte edilmiş durumda. (Hatırlanacağı gibi, Zarif'in, mart ayında gazeteci Said Leylaz ile yaptığı ve yayınlanmadan hükümet arşivlerine kaldırılan bir röportajı 25 Nisan'da internete sızdırıldı ve Zarif'in röportajdaki bazı suçlayıcı ifadeleri ülkede özellikle muhafazakâr kanadın tepkisini çekti. Zarif'e ait ses kaydının rejimi ellerinde tutan güçler tarafından adaylığının engellenmesi için sızdırılmış olabileceği de çeşitli kesimlerce dillendiriliyor.)

Bakalım İran, şimdi İbrahim Reisi'nin "reisliğinde" nasıl bir müzakere yürütecek? Daha da önemlisi ABD'nin yaptırımlarının kademeli bir şekilde de olsa kalkmasına olanak tanıyacak bir anlaşmaya bu yıl içinde varılabilmesi mümkün olacak mı?