Tarihçiler İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD ile Sovyetler Birliği kampları arasında yaşanan Soğuk Savaş'ın tam olarak hangi tarihte başlayıp bittiği konusunda hemfikir değillerdir. Yine de Başkan Harry Truman'ın 12 Mart 1947 tarihinde ABD Kongresi'nde yaptığı konuşmada duyurduğu yeni Amerikan dış politikası (Truman Doktrini) ile Soğuk Savaş döneminin başladığı ve SSCB'nin tamamen çözüldüğü 26 Aralık 1991 tarihli Sovyet parlamentosu oturumuyla da sona erdiği fikri genel kabul görür.

Dünya bir süredir adeta yeni bir "Soğuk Savaş" döneminin eşiğinde görülüyor. Tarihçiler, pandemi koşullarının gelişini muhtemelen hızlandırdığı "Yeni Soğuk Savaşın" ne zaman başladığı konusunda da yakın gelecekte farklı fikirlere sahip olabilirler. Ancak ben 16 Mart 2021'in, ilerde tarih sayfalarına "Soğuk Savaş 2.0" olarak da adlandırabileceğimiz "Yeni Soğuk Savaşın" ilk günü olarak geçebileceği kanısındayım. Böyle düşünmemin sebebi, geçen hafta salı günü tarihin birden "fast forward" tuşuna basılmışçasına, fazlaca hasmane bir şekilde işlemeye başlaması. Hem küresel düzlemde hem de içeride. Nasıl başladı ve küresel düzlemde olan bitenlerin Türkiye'de geçen hafta olup bitenlerle bir bağlantısı var mı, bu yazıda onu anlamaya çalışmak istiyorum.

Önce Washington'a gidelim…

Gerilimi tırmandıran gelişmeler

ABC News'dan George Stephanopoulos'a 16 Mart'ta bir mülakat veren ABD Başkanı Joe Biden, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin'i o gün "katil" olarak niteledi. ABD'deki seçim sonuçlarını maniple ettiğini iddia ettiği Putin hakkında sert ifadeler kullanan Biden'ın "bedelin ne olacağı" sorusuna "yakında bu konuda neler yapacağımızı göreceksiniz" şeklinde yanıt vermesi de dikkat çekiciydi.

Söz konusu iddianın resmi kaynağı ABD Ulusal İstihbarat Direktörlüğü idi. Direktörlük tarafından 16 Mart Salı günü kamuoyuna açıklanan raporda, Rusya'nın 3 Kasım 2020'de yapılan ABD başkanlık seçimlerinde, eski Başkan Donald Trump'ın bir dönem daha görevini sürdürebilmesi ve rakibi Joe Biden'a zarar verilmesi için çaba gösterdiği ve "dezenformasyon" içeren iddialar yaydığı ileri sürülmüştü. Raporda ayrıca, Rusya Devlet Başkanı Putin'in ve hükümetinin bu yönde yürütülen faaliyetlere "onay verdiği ve gerçekleştirdiği" iddia edilmişti.

Rusya raporu "asılsız ve dayanaksız" olarak nitelendirerek tepki vermekte gecikmemişti. Ancak Biden'ın bu konuşmasından bir gün sonra, 17 Mart günü Rusya, Washington büyükelçisi Anatoli Antonov'u durumu değerlendirmek için ülkesine çağırdı.

Putin ise kendisini "katil" olarak nitelendiren ABD Başkanı Joe Biden'a 18 Mart Perşembe günü "Sağlık diliyorum," şeklinde istihzalı bir yanıt verdi ve ABD Başkanı'nı canlı yayında, online olarak gerçekleşebilecek bir münazaraya davet etti.

Aynı gün bizim ülkemizde dikkatlerden kaçmış olabileceğini düşündüğüm başka bir gelişme daha meydana geldi ve ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Rusya'nın Kuzey Akım 2 doğal gaz boruhattı projesiyle ile ilgili gelişmeleri yakından izlediklerini ve bu meseleye dahil olan kurumlarla ilgili bilgileri değerlendirmekte olduklarını söyledi! Bir diğer deyişle, ABD Rusya'ya yönelik yakında devreye girecek ek yaptırımlarla Kuzey Akım 2'yi de yaptırımlar kapsamına alacağını adeta ilan ediyordu. Rusya ve Almanya arasında yaklaşık 10 milyar avro maliyetle planlanmış olan ve yüzde 94'ü tamamlanan proje sayesinde yılda 55 milyar metreküplük Rus gazının Baltık Denizi üzerinden Almanya'ya sevk edilmesi planlanıyordu. Projenin Avrupa'nın Rusya'ya bağımlılığını artıracağını ve bu ülkeyle ilişkileri "normalleştireceğini" savunan ABD ise Ukrayna, Polonya ve Baltık ülkeleri ile beraber Kuzey Akım 2'ye karşı çıkıyordu. Projenin ortakları arasında proje sahibi Gazprom'un yanı sıra Shell, OMV, Engie, Uniper ve Wintershall gibi şirketler yer alıyor. Dolayısıyla olası yaptırımlar sadece Rusya'yı değil Rusya ile iş yapan Batılı şirketleri de vuruyor olacak.

Bu arada iki ülke arasında gerilimde payı olan bir diğer husus da siber saldırı iddiaları oldu. New York Times gazetesi, Washington yönetiminden bir yetkiliye dayandırarak 7 Mart'ta verdiği bir haberinde, "ABD'nin 3 hafta içinde Rusya'ya yönelik siber saldırı planlandığını" aktarmıştı. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, ABD'nin, Rusya'nın devlet sistemlerine yönelik siber saldırı gerçekleştireceğine dair iddiaları "endişe verici" olarak nitelendirmişti.

Kısacası ABD ile Rusya Federasyonu arasındaki ilişkiler iyiye gitmiyor. Biden dönemi iki ülke arasında yaşanacak ve muhtemelen siber saldırıların yoğun biçimde kullanılabileceği bir "Yeni Soğuk Savaş"ın iyiden iyiye yerleştiği bir dönem olacak.

Yeni Soğuk Savaş'ın cepheleri

Aslına bakarsanız, Yeni Soğuk Savaş'ın bir değil iki cephesi var. Bir cephesi Avrupa. Tarafları, ABD ile Rusya. Bir diğer cephesi ise Güney Çin Denizi. Tarafları, ABD ile Çin.

Avrupa cephesindeki zayıf halka Ukrayna. ABD bu bölgede izlediği çevreleme politikası ile bir taraftan Rusya'ya yönelik yaptırımlarını genişletmeye çalışıyor bir taraftan da Ukrayna'yı Donbas'a karşı yeni bir savaş vermeye teşvik ediyor. Ancak Rusya'nın Kırım'dan sonra Ukrayna'nın doğusunu da ilhak etmesinden endişe ediyor.

Güney Çin Denizi Cephesi'ndeki zayıf halka ise Paracel ve Spratly adaları. Güney Çin Denizi dünya ticaretinin yarısının geçtiği, önemli bir nokta olmasının yanı sıra zengin petrol ve doğal gaz doğal kaynaklarına da sahip. Çin, Tayvan, Filipinler, Vietnam, Brunei, Endonezya, Singapur ve Malezya gibi ülkelerin kıyısının bulunduğu Güney Çin Denizi'ndeki bu adalar üzerinde birbiriyle ihtilaflı bir takım hak iddiaları var. Bu sulara hiçbir şekilde kıyısı olmayan ABD ise bir yandan buradaki ihtilaflı egemenlik konularına bir süredir daha fazla müdahil ve taraf oluyor, bir yandan da giderek artırdığı askeri varlığıyla bölgedeki silahlanma ve askeri konuşlanmanın ana tetikleyicisi konumuna geliyor.

Yeni Soğuk Savaşın temel araçlarının başında ise yaptırımlar geliyor.

Avrupa cephesinde, ABD'nin tetikleyicisi olduğu mücadelede NATO üsleri ve askerleriyle Rusya askeri olarak ablukaya alınmaya çalışılmıyor, sadece. Rus ekonomisini zorlamak amacıyla, bazı Rus şirketlerinin ve vatandaşlarının AB ülkelerindeki mal varlıkları donduruluyor. AB vatandaşlarının ve şirketlerinin bu firmalara mali kaynak sağlaması yasaklanıyor. Yaptırımlar listesine alınan Ruslara seyahat yasağı uygulanıyor. Böylece, Rusya AB'nin finans imkanlarından yararlanamaz, petrol ve savunma sanayi sektöründe bazı yüksek teknoloji ürün ve ekipmanlarını tedarik edemez hale getiriliyor.

Güney Çin Denizi'nde de benzer şeyler söz konusu oluyor. Bir taraftan ABD tarafından askeri yığınak yapılarak bir kuşatma uygulanmaya çalışılıyor. Bir taraftan da Çin'in Güney Çin Denizi'ndeki resiflerde askeri hava alanları, radar ve füze sistemleri kurmasına katkısı olan şirketler ile şahıslar yaptırımlar listesine alınıyor.

Türkiye'ye yansımaları

Gelelim Türkiye'ye… Biz epeydir kendi içimize fazla dönük yaşayan bir ülke olduğumuz için içeride yaşanan gelişmeleri tamamen iç dinamiklerin ve hesaplaşmaların sonucu gerçekleşiyor sanıyor ve olan bitenleri tamamen dahili parametrelerle açıklamaya çalışıyoruz. Gerçi o "yerli ve milli" faktörler olan biteni bir yere kadar açıklayabiliyor. Örneğin, son gelişmelerde, iktidarın İYİP ile CHP'yi HDP meselesi üzerinden birbirinden uzaklaştırıp, yani muhalefeti çatlatıp, gelecek seçimlere mümkünse üç parçalı bir yapıyla, yani iki muhalefet bloğu ile birlikte girerek, yasal düzenlemelerin de ona göre yapıldığı yarışı önde kapatmak arzusunun payı olduğu aşikâr.

Ama bu olup bitenleri uluslararası bağlamı içinde oturtmadan gelişmelere tam hâkim olmak da mümkün olmuyor. Zira bu yaşananlarda, epeydir ABD ile Rusya'nın ihtilaflı kesişim sularında sörf yapma imkânı bularak dış politikasına denge kabiliyeti getirmeye çalışan Türkiye'nin uluslararası alandaki havanın değiştiğini fark etme, o değişimle gelebilecek yeni yaptırım, yaptırım tehdidi, suçlama ve yasal düzenlemelerle ortamın kendi aleyhine döneceğini sezme, bunun önünü alma ve yararlanma isteğinin de payı var. Bir anlamda, "Bakın biz terörle mücadele dedik, bayrak dedik, ezan dedik, annelerimizin kutsallığı dedik, kalkınma dedik. Ama uluslararası mahfiller, filanca lobiler Türkiye'deki uzantılarıyla birlikte bunun önünde durdu," denilebilecek. Hatta bundan yararlanarak iktidar bloğu lehine 3-5 puan devşirmenin de hesabı yapılabilecek. Olmazsa başka şeyler.

Özetle, ABD ile Rusya ve Çin arasında büyüyen gerilimin saçtığı rezonans Türkiye'yi bölgesinde bir yandan daha güvensiz bir konuma iterken bir yandan da demokratik teamülleri tamamen bir kenara bırakan bir refleksle otoriter açılımlarını derinleştirmesine olanak tanıyan bir süreci daha rahat ve kolayca benimsemesine yol açıyor.

Bir diğer deyişle, Yeni Soğuk Savaş'ın 16 Mart tarihinde sert esmeye başlayan rüzgarları, Avrupa'yı şu aşamada belki sadece "üşütürken," kendisini artık daha güvensiz hisseden kırılgan Türkiye'yi ise "hasta edebiliyor" ve iç bünyede pek çok "enfeksiyon" sertleşen o ortamın dayatmaları ya da kolaylaştırıcılığı altında daha rahat biçimde kök salma ve gelecek ufkumuzu karartma olanağı buluyor.

Bu "hastalığın" belki en büyük ilacı "acil demokrasi" gerçi ama. Demokrasiyi de tıpkı şu pandemide serpilen Biontech aşısı gibi, kim bulmuş ki! Pandeminin bambaşka bir uluslararası savaşı tetiklediği şu ortamda, "Çin'in Sinovac'ı ile Rusya'nın Sputnik V aşıları neyimize yetmiyor" diyeceğimiz bir hava da hâkim olunca, 2021'de demokrasiden yana ümitli olmak da zorlaşıyor.