• 18.01.2021 00:00
  • (1562)

  ABD'nin çarşamba günü yemin ederek göreve başlayacak olan seçilmiş Başkanı Joe Biden'ın Türkiye ve Orta Doğu için nasıl bir değişimin habercisi olduğu bugünlerde pek çok platformda uzun uzadıya tartışılıyor. Biden dönemine yönelik hazırlıklar içinde olan bölge ülkelerinin ABD ile yürütecekleri tüm diyalog/müzakere zeminini olabildiğince geniş bir opsiyonlar sepeti temelinde ifade edebilme çabası içinde olduğu görülüyor. Bir anlamda tüm liderler ABD'nin 46. Başkanı'na "şu da olabilir, bu da mümkün, hatta şöylesi de imkân dahilinde, dolayısıyla, yes I can, and yes we can" deme çabası içinde. Bu arada ilişkilerdeki denge çıtasını çok fazla düşürmek niyetinde olmayan kimi ülkelerin, nelerin imkân dahilinde olduğunu ifade etmeye çalışırken, bir yandan da "no, I can't, and no we can't" diyerek nelerin olmayacağını da gösterme gayretleri dikkat çekiyor.

Biden bölgede demokrasinin habercisi mi?

İlerleyen yıllarda neler olabileceğine ve neler olmayacağına yönelik bir öngörü geliştirmeye çalışmadan önce Biden'ı "bölgede demokrasinin habercisi bir demokrat" olarak görenlerin ve ona "tarih yazacak" bir lider olarak bakanların sayıca epeyce fazla olduğundan hareketle, bir-iki hatırlatma yapmak sanırım önemli.

Galiba Biden'ın en büyük şansı, Trump gibi pek öyle etik kodları olmayan, demokratik teamüllere itibar etmeyi önemsemeyen ve megalomanik davranışlar sergileyebilen birinden sonra görevi devralacak olması. Yoksa, Biden insanlık için ya da bölge için "taze bir başlangıcı" ya da "yeni bir ümidi" filan temsil etmiyor. Temsil etse etse, ancak "Amerikan müesses nizamını" temsil ettiği söylenebilir. Nasıl mı? Şöyle:

Biden, 1972'deki seçimlerle ABD Senato'suna girmiş, 2009'a kadar senatörlük yapmış bir isim. Dile kolay, 36 yıllık senatörlüğü var! Yani Deniz Gezmiş'ler asıldıktan, İnönü CHP'nin liderlik koltuğunu Ecevit'e teslim ettikten sadece birkaç ay sonra Senato'da görev yapmaya başlamış ve bugünlere gelmiş bir politikacı.

Amerikan müesses nizamı için kritik bir rolü olan Senato Dış İlişkiler Komitesi'nin senelerce rahle-i tedrisinden geçmiş, hatta bu komitenin yıllarca başkanlığını yapmış biri Biden. O kadarla da kalmamış, o görevlerinin ardından 8 sene ABD Başkan Yardımcılığı yapmış bir siyasetçi. Başkan Yardımcılığı derken de, öyle kenarda oturmuş, Beyaz Saray işlerine "yardımcı" olmuş, biblo bir figür hiç değil. Bu görevine gelmeden önce öyle uzun ve derinlikli bir deneyimi vardı ki, Başkan Barack Obama'nın tüm büyük kararlarda danıştığı, fikrini aldığı ve "ne dersin öyle mi yapalım böyle mi" dediği adamdı. Yani neredeyse yarım yüzyıl önce ABD Senato'suna girip on yıllarca devletin değişik kademelerinde uluslararası politikalar geliştirmiş, onların takipçisi olmuş biri olarak, Başkan Obama'ya yapacağı işleri danışan adam değildi Biden! Obama'nın danıştığı adam idi!

ABD müesses nizamının temsilcisi

Ayrıca şunu da unutmayalım ki, onun Başkan Yardımcılığını yürüttüğü Obama döneminde yürürlüğe konulan dış politika uygulamaları bölgedeki demokrasi sevdalılarının yüreğini ferahlatmadığı gibi ABD açısından bile pek çok yerde tam bir fiyasko ile sonuçlanmıştı! İhtimal vermemekle birlikte, ümit edelim ki koltuğa oturduğunda yapacağı ilk icraatı, Başkan Yardımcılığı yaptığı dönemin Orta Doğu politikalarına yönelik bir özeleştiri yapmak olur. Daha yemin etmeden Dışişleri Bakanlığı'nı Obama döneminin bilindik kıdemli diplomatları ve uzmanlarıyla doldurmaya başlaması böyle bir öz eleştiri beklememize engel teşkil ediyor. Ancak umalım ki, Biden Trump döneminin dış politika pratiklerini tamamen silerek, Ortadoğu'da sıfırdan yeni bir şeyler inşa etmeye kalkışmaz. (ABD'nin eski Türkiye Büyükelçisi ve eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey'nin Foreign Affairs dergisi için kaleme aldığı "Biden Doesn't Need a New Middle East Policy" (Biden'ın Yeni Bir Orta Doğu Siyasetine İhtiyacı Yok) başlıklı yazıda, yeni başkanı bölgede George W. Bush ve Barack Obama tarzı bir politikayla "ulus inşasından" ve "sonu gelmeyen savaşlardan" kaçınmaya davet edişi ve mevcut politikayı sürdürmeye çağırması bu anlamda önemli ve dikkat çekici.)

Kısacası karşımızda, "umudun temsilcisi" olarak bakacağımız, "çiçeği burnunda" bir başkan filan yok, ABD ana-akım müesses nizamının temsilcisi bir isim var! Dolayısıyla, ondan ancak o müesses nizamın ölçülerini, o ölçüler içinde bir şeyler yapmasını bekleyebiliriz. Onun Başkanlık koltuğuna oturması, Trump'ın arasına mesafe koymaya çalıştığı ABD müesses nizamının ve CIA'in Beyaz Saray'daki karar verici rollerine geri dönüşü demek.

Bunu telaffuz ettikten sonra da şimdi Biden'ın başkanlığı bölge için ne anlama geliyor, onu anlamaya çalışalım. 

İsrail müttefiki kampın genişlemesi

Trump öncesi dönemde, Orta Doğu temelde çok kutuplu rekabet ilişkilerinin egemen olduğu bir dünyaydı. Trump döneminde iyice iki-kutuplu bir rekabet dünyasına evrildi. Bir tarafta Suudi Arabistan, BAE, İsrail ve Mısır, diğer yanda İran, Türkiye ve Katar. Biden için bu durum kendi Başkan Yardımcılığı döneminden farklı bir gerçekliğe işaret ediyor. Ancak yine de bu yapılanma Ortadoğu'daki güçler dengesinde esaslı bir kayma anlamına gelmiyor.

- O yüzden Biden'ın bu iki kutuplu dengeyi sarsıp değiştirmesi çok zor olmayacaktır. ABD'nin elinde bunu dönüştürmek için yeterli enstrüman var. Zaten bu ülkeler de bunun farkında oldukları için Biden daha yemin etmeden ilk adımları atmaya başladılar. Katar'a yönelik abluka siyasetleri iflas eden Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) Doha ile yeniden diplomatik ilişkisi kurması için Biden'ın seçimlerden muzaffer çıkması dahi yeterli oldu. Derken Riyad ile Doha aralarında 3 buçuk yıldır süren anlaşmazlığı çözüme kavuşturarak kara, deniz ve hava sınırlarını karşılıklı olarak yeniden açma kararı aldılar. Doha'daki Suudi Arabistan büyükelçiliği de yakında yeniden açılıyor.

- İlerleyen dönemde Suudi Arabistan'ı Ankara ile de yeniden yakınlaşırken bulabiliriz. Zaten Kral Selman bin Abdulaziz, Ege Denizi'nde 30 Ekim 2020'de meydana gelen depremin ardından depremzedeler için acilen tıbbi, insani ve barınak yardımı yapmak istediğini belirterek bu yakınlaşma isteğinin ilk işaretini vermişti. Kral, ayrıca 21 Kasım'da bu yılki dönem başkanlığını Suudi Arabistan'ın yaptığı G20 Liderler Zirvesi öncesinde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile de bir telefon görüşmesi gerçekleştirmişti. Tüm bunlar Suudi Arabistan'ın özellikle Kaşıkçı cinayeti sonrasında ilişkisinin iyice koptuğu Türkiye ile buzları eritmeye çalışacağının ilk sinyalleri. İki ülke ilerleyen dönemde yakınlaşma politikalarına muhtemelen hız kazandıracaklardır.

- Washington son dönemde yukarıda iki kutuplu olarak ifade ettiğimiz kamplardan birini İsrail ve onun müttefiki Arap ülkeleri olarak şekillendirme çabasında görülüyordu. Biden da elbette İsrail ile otoriter Arap rejimleri arasındaki ittifakı coşkuyla karşılayan bir lider olacaktır. Zira bu ittifak bu ülkeleri bölgede İran'a karşı muhalefette birleştirecek. Nükleer anlaşmaya dönme koşullarını İran'a daha rahat kabul ettirmek isteyecek olan Biden'ın bir çabası da, İsrail müttefiki kampı genişleterek Tahran'ı uluslararası alanda olabildiğince yalnız bırakmaya çalışmak yönünde olacaktır.

- Burada tabii akla hemen Ankara'nın ABD ve İsrail ile ilişkilerinin nasıl bir evrim geçirebileceği sorusu geliyor. Biden, İran ile diyaloga ve yumuşamaya yönelmek isteyecek ve bu ülkeye uyguladığı yaptırımların önemli kısmını kaldırmayı dikkate alacaksa, Tahran'ı dengelemek için bile Ankara'ya eskisinden daha fazla ihtiyaç duyacağı açıktır.

- Ancak Ankara'nın Washington ile arasında pek çok konuda derin ihtilaflar var ve bunlar öyle kolayca aşılacak türden değil. Washington, Biden'ın Başkan yardımcılığı yaptığı dönemde Suriye'nin kuzeyinde Irak'ın kuzeyindekine benzer bir oluşumun hayat bulması için çalışmış ve bunu sadece Şam'ın iradesine rağmen değil, NATO müttefiki Türkiye ile de köprüleri atma noktasına gelerek yapmıştı. Washington, Ankara'nın güvenlik saikli itirazları karşısında, YPG'yi daha geniş çatılı bir örgütün (Suriye Demokratik Güçleri – SDG'nin) parçası olarak yapılandırarak Türkiye'yi grup üzerindeki PKK etkisinin sıfırlandığı konusunda ikna etmeye çalışmıştı. Ancak Türk hükümeti ikna olmamıştı. Geçen dönemde Ankara bu coğrafyada PKK'nın varlığını perde arkasında da olsa koruduğu hiçbir çözüme izin vermeyeceğini ciddi bedeller ödemeyi de göze alarak ortaya koydu. Pentagon Ankara'yı ucundan da olsa ortak edemediği bir bölgesel perspektifi daha fazla sürdürmeyeceğini fark etmeye başlamış görünüyor. Biden, Ankara'nın bölgeye yönelik ABD tasavvurunu güvenlik endişelerini aşarak "satın alabileceği" bir şekle getirmeyi bir kez daha denemek isteyecektir. Ancak Beyaz Saray'daki yeni Başkan, bölgede Ankara'nın onayının alınabileceği yeni bir "oyun" kurabilir mi, onu zaman gösterecek.

- Bu oyun kurulmadan da ne S-400 ne de F-35 meselelerinde iki başkenti birden memnun edecek bir çözüm bulunması hiç kolay görünmüyor. James Jeffrey'nin de dediği gibi, S-400 krizi Türkiye-ABD ilişkilerine bugüne kadarki en büyük darbeyi indirdi. Ama tabii "S-400 Krizi" bir neden değil, aslında bir sonuç idi. Bunu Amerikan tarafı da biliyor. Türkiye'nin stratejik ortaklıklarını ve karşılıklı bağımlılık ilişkilerini çeşitlendirme yoluna gitmesinde ve S-400 meselesinde ikinci paketi görüşmeye geçtiğini açıklamasında, Washington'un Suriye ve Irak'a yönelik bölgesel tasavvurunu bunu kendi varlığına yönelik bir tehdit olarak gören Ankara'ya dayatmasının ve bu yolda bir "15 Temmuz" dönemecinin geçilmesinin rolü olduğu herkesin bildiği "sır." Dolayısıyla ikili ilişkilerdeki sorunların çözümü de bizzat o sorunların neşet ettiği noktada çözülebilir. Ancak Türkiye-ABD ilişkilerinin Tahran ile Washington arasındaki ilişkilerin dinamiğinden tamamen bağımsız gelişmesi de çok mümkün görünmüyor. Aslında bu Ankara için hem kötü hem de iyi bir haber!

- ABD müesses nizamı aslında epey bir zaman Irak ve Suriye'deki askerî varlığını artırmak istedi. Bu noktada farklı düşünen Trump döneminde Beyaz Saray ile ABD yüksek güvenlik bürokrasisi arasında epeyce bir ihtilaf yaşandığını da gördük. Ama Biden bu ülkelerdeki ABD varlığını artırma konusunda muhtemelen abartılı bir tutum içinde olmayacaktır. Evet Suriye'ye yaptırımlardan yana olacaktır. Ama yaptırımların da rejimin çökmesiyle ya da Şam'ın Washington'la uzlaşmaya razı olmasıyla sonuçlanmayacağını da bilecektir. Zaten ne rejim devrilsin isteyecektir ne de Şam Yönetimi savaş belasından memleketi kurtarsın, Suriye'de insanlar az da olsa ferahlasın isteyecektir.

- İsrail Yönetimi'nin Batı Şeria ve Kudüs topraklarındaki yasadışı Yahudi yerleşim birimleri inşa ve genişletme faaliyetlerine Biden döneminde Trump dönemindeki kadar destek bulamayacağı da aşikârdır. Bu nedenle Trump'ın son dönemlerinde Netanyahu, inşa faaliyetlerine ciddi bir hız vermişti. Malum, ülke içinde yolsuzluk iddialarıyla da cebelleşen Netanyahu, yerleşim birimleri inşasının iktidarda kalma şansını artırdığını da düşünen bir isim. Ancak İsrail için önemli olan da İran'ın yalıtılması ve nüfuzunun kırılması. İsrail, Biden Yönetimi ile Tahran arasındaki müzakerelerinin önünü almak ve bu görüşmelerden yapıcı bir sonuç çıkmasını engellemek yönünde elinden geleni yapacaktır. Biden'ın hamlelerini açığa düşürmek yönünde özel bir istihbari gayret içinde olması beklenmelidir. Biden'ın temsilcilerinin nükleer anlaşmaya dönmek arzusuyla İran ile görüşmelere gizlice başladıkları yönünde, İsrail'in en çok izlenen TV kanallarından "Keshet 12"de (Kanal 12) yer alan haberleri bu yöndeki gayretlerin bir parçası olarak görebiliriz. İsrail'in Suriye'nin güneyine yönelik daha yayılmacı bir tutum izlemesi de sürpriz olmayacaktır. Mossad şefi Yossi Kohen geçen hafta Washington'da idi. O ve beraberindekilerin bu hafta Biden ekibiyle görüşen ilk uluslararası figürler olması ve İran'a yönelik yaptırımları kaldırmamaları konusunda Beyaz Saray Yönetimi'ni iknaya çalışmaları, onların ne yapmaya çalışacaklarını anlamak istemeleri muhtemeldir.

- Tüm bu yazdığımız hususlara rağmen, Biden'ın başkanlığı dönemindeki asıl büyük meselesi kanımca Rusya ve Çin olacaktır. Biden'ın Rusya'ya Trump'tan daha hasmane bir tutumla yaklaşması sürpriz olmayacaktır. Ama bu hasmaneliği Suriye'de sergilemek ister ve Putin'e orada "diklenmek" ister mi, pek sanmam. Ayrıca böyle bir şey zaten bugün eskisinden de zor. Biden'ın Rusya karşıtlığını daha ziyade Avrupa sahnesinde sergilemesini bekleyebiliriz sanıyorum. Biden'ın izleyeceği olası Çin politikası ise birkaç cümleyle ele alınamayacak kadar kapsamlı. Onu da boyutlarını Orta Doğu ile sınırlı tutmaya çalıştığımız bu yazıdan ayrı görüp başka bir yazıda etraflıca ele almakta yarar var.