Seçimleri kim kazanacak?

  • 23.01.2023 08:11

14 Mayıs’ta yapılacak seçimlerde sandıktan Cumhur İttifakı mı yoksa Millet İttifakı mı çıkacak? Devlet İttifakı ne yapacak?

14 Mayıs 2023 tarihinde sandığı önümüze getirecek olan Genel Seçimler ile Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kimin kazanacağını, doğal olarak, merak etmeyen yok: Cumhur İttifakı mı, Millet İttifakı mı?

En son söyleyeceğim şeyi baştan dile getireyim: Ben, seçimin galibinin ne Millet ne de Cumhur olacağını, seçimi devletin kazanacağını tahmin ediyorum. Sandıktan nasıl bir sonuç çıkarsa çıksın, seçimlerin ardından muzaffer çıkacak olanın, kendisini Türkiye Cumhuriyeti devletinin asli sahibi olarak gören yüksek güvenlik bürokrasisi ya da o yapılar içindeki güçlerin bir tür koalisyonu şeklinde bir araya gelmiş Devlet İttifakı olacağı yönünde. Arzum ve beklentim bu yönde, anlamında değil, sadece tahminim bu yönde.

Tabii, “Devlet kazanacak” derken, eskiden sandıktan kim çıkarsa çıksın, seçim gecesi yapılan TV analizlerinde “neticede Türkiye kazandı” şeklinde bir klişe dile getirildi ya, kastettiğim öyle bir şey değil. Peki ama kendisini “millet” ya da “cumhur” ile özdeş gören kuvvetlerin yarışında sandıktan egemenliğini pekiştirerek çıkacak olan neden “devlet” olsun? Ne alaka?

2015’ten sonra

Bu konudaki kanaatimi ayrıntılandırmadan evvel, Türkiye’de devletin özellikle 2015’ten sonra giderek yoğunlaşan bir şekilde -Hobbes’un devletlerin varlık nedeni olarak gördüğü- güvenliğe yönelik vurgusunu çok daha fazla ön plana taşıdığını hatırlamakta yarar var. Kuşkusuz devletler de devlet teorileri de 17. yüzyıldan, bir diğer deyişle devlete sınırsız haklar öngören Thomas Hobbes’tan bu yana epey evrim geçirdi. Buna rağmen, bir ölçüde dünyanın içinden geçmekte olduğu süreç ve de bölgemizde öne çıkan beka kaygıları nedeniyle Türk devletinin son yıllarda Hobbes’un mutlakçı devlet anlayışına daha yatkın bir dönüşüm yaşadığı yadsınamayacak bir gerçeklik.  

Bir dönüşüm derken… Türkiye’de büyük ölçüde 2015’ten itibaren iktidarın, bir yandan “hukuk devletine” güvenliği hukukileştirmekle kalmayıp, özgürlükleri güvenlik nedeniyle askıya alabildiği ölçüde ihtiyaç duyduğuna daha fazla tanık olduk. Bir yandan da, hedefi topluma refah ya da özgürlük sağlamak değil, kendi üniter varlığını mutlak şekilde korumak ve toprak bütünlüğüne yönelik tehditlere karşı ön alıcı bir mukavemet içinde olmak şeklinde çizilmiş bir “güvenlik devletini” hızla tahkim etmeye başladığını gördük. Tabii bunları gerçekleştirebilmek için de öncelikle hem dahili yapılanmasını hem de güvenlik siyaseti ile bu siyasete bağlı strateji belgelerini radikal bir biçimde yenilediğini.

Bu hususlara yazı içinde biraz daha ayrıntılı değineceğim. Ama önce şu:

Bütün bunlar bir gerçeklik iken, Devletin, kendi geleceğini sandıktan çıkabilecek “tesadüflere” bırakacağını ya da ana hatlarını yukarıda özetlediğim dönüşüm sürecini tersine çevirme ihtimalini barındıran ve aksi yönde “şekillendirilmesi” mümkün olmayan adaylara kapıyı sonuna kadar açık tutacağını pek sanmıyorum. Hele bu ihtimallere karşı “önlem” almamayı tercih edeceğini hiç düşünmüyorum. Devletin geçen zaman içindeki “kazanımlarının” berhava edilmesi riskini de taşıdığını düşündüğü ihtimallere kayıtsız kalacağını varsaymak, özellikle de dünyanın içinden geçmekte olduğu çok cepheli hibrit savaş riskleriyle dolu şu dönemde saflık olur, sanırım.

Devlet nezdinde durum bu iken siyaset ehli nezdinde çok mu farklı! Bizde siyasetçi makbul bir siyasetçi olduğunu halktan önce devlet nezdinde onaylatarak devlet adamı (!) olmak ister, bu nedenle de devletin “en içiyle” teması diri tutar, onun kabullerile beslenir. Makbul siyasetçi kıblesi birey ya da toplum olan değil devlet olandır bizde. Değilse bile, süreç içinde tasfiye olmamak için kendisinden gerekli “balans ayarını” yapması beklenir. Neyin devlet için beka tehdidi içerdiğini, neye prim vermemesi, hangi ilişkileri köpürtmemesi, hangi ziyaretleri yapmaması, neleri dillendirmemesi gerektiğini bilmesi istenir. “Devletin âli menfaatlerinin” gereğini eksiksiz yapıyorsa, artık pişmiş ve makbul bir siyasetçi olduğu düşünülür.

Yüzünü devlete dönmek

20 yılın ardından bugün topluma bir umut vermek için, alternatif bir perspektifle yola koyulması beklenen muhalefet içinde en aktif görünen kanadın 2023 seçimleri kapsamında hazırladığı ilk lider iletişim kampanyasının ana sloganı olan “Devlete Millet Yakışır!” ifadesinden bile bunu görmek mümkün. “Devlete Adalet Yakışır, Devlete Ciddiyet Yakışır, Devlete Samimiyet Yakışır, Devlete Merhamet Yakışır, Devlete Cesaret Yakışır, Devlete Millet Yakışır, Millete Başbakan Yakışır” sloganlarının yer aldığı iletişim kampanyası, insana sanki devlet aygıtı içinde bir oylama yapılacak ve bir baş seçilecekmiş gibi yüzünü devlete, onu iknaya ve bu temelde bir rıza üretmeye dönük bir kampanya tasarlandığı izlenimi vermiyor mu?

Peki neden böyle? Neden yüzler önce devlete dönüyor? Çünkü 14 Mayıs’ın hemen hemen tüm taraflarının üzerinde belirtik ya da örtük şekilde hemfikir olduğu üzere, devletin yüksek güvenlik bürokrasi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan döneminde ciddi ölçüde zengin imkân/kabiliyet ve kazanımlarla buluştu. Tanımladığı tehditler karşısındaki “kazanımlarını” yakın tarihte görülmediği ölçülerde yukarıya taşıdı. Dolayısıyla devleti tedirgin etmeden, “kazanımlarının” berhava olacağını düşündürtmeden, ona asıl “yakışanının” ne olacağını söylemek, millete buradan seslenmek muhalefete kritik önemde görünmüş olmalı. Bu açıdan bakıldığında, uzun yıllar tek parti yönetiminde kalan halkın artık silkinerek zincirlerini kıracağını ve yeni bir oluşumdan yana olacağını vazeden “Yeter, Söz Milletindir” mesajının öne çıktığı 14 Mayıs 1950’den bile geride bir iletişim hattı kuruluyor 2023’te, şu an görüldüğü kadarıyla.

Milli güvenlik siyasetindeki değişim

O “tedirgin edilmemesi” düşünülen devletin yüksek güvenlik bürokrasisinin 2015 ile beraber “tehdit” ve “güvenliği” nerelerde gördüğü, nasıl tanımladığı da önemli tabii. Bu bağlamda, söz konusu “tehdit” algısının özellikle 2015 ve 2019 yıllarında güncellenen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’yle (MGSB) ve onun alt belgeleri olan İç Güvenlik, Dış Güvenlik ve Askeri Güvenlik Strateji Belgeleri ile nasıl değiştiğini, hangi doğrultuda değişikliklere gidildiğini hatırlamamız gerekiyor. Zira AKP ülkede uygulanan ve toplumsal dokuda büyük yaralar açma potansiyeli taşıyan tahripkâr, neoliberal sermaye birikim modeline geniş kitlelerin -muhafazakâr değerler üzerinden- rıza göstermesini mümkün kılan politikalar izlemekle kalmadı sadece. Aynı zamanda iktidar bloğunun en önemli bileşeni olan yüksek güvenlik bürokrasinin zamanla belirginleşen ihtiyaçlarının 2015’ten başlayarak meşrulaştırılmasını ve giderilmesini de sağladı.

13 Eylül 2014 – 27 Ocak 2015 tarihleri arasında Suriye’nin kuzeyinde yaşanan Kobani kuşatması ve arada ülke çapına yayılan gösteri ve çatışmalar bu miladı tetikleyen önemli gelişmelerin belki de başında yer aldı. (Rus uçağının düşürülmesinin ardından faz farkıyla yaşadığı “kendi bacağına sıkma” hissinin yarattığı “aydınlanmayı” da bu faktörlere ilave etmek lazım.)

Lakin Siyaset Belgesinde 2015’te gerçekleştirilen değişiklik ilk zamanlarda çok gür bir sesle vurgulanmadı. Ancak YPG’nin ABD desteğiyle Fırat’ın batısına geçişi ve Suriye’nin kuzeyinde Akdeniz’e doğru uzanan çok önemli bir koridoru tamamlamak anlamında geriye Cerablus ile El-Bab hattının kalması önemli bir kırılma anıydı. 24 Ağustos’ta bu koridoru kapatmak için başlatılan Fırat Kalkanı Harekâtı’nın üçüncü ayında, muhtarlarla yaptığı bir toplantıda (19 Ekim 2016) Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin değişen milli güvenlik siyasetini ilk kez manisfestatif bir şekilde dile getirdi ve “Türkiye artık bu yanlış güvenlik anlayışını terk etmiştir, bitirmiştir. Bundan sonra (…) Terör örgütlerinin bize saldırmasını beklemeyeceğiz, nerede yuvalanıyorsa tepelerine bineceğiz.” dedi.

Eski Washington Büyükelçisi Faruk Loğoğlu’nun da bir yazısında dile getirdiği gibi, bu söylemle, Cumhurbaşkanı Erdoğan, “a) mevcut ulusal güvenlik stratejisinin bittiğini ve b) ön-alıcı darbe (pre-emptive strike) veya önleyici meşru savunma olarak tarif edilebilecek yeni bir doktrin” ilan ediyordu: “Cumhurbaşkanı Erdoğan bu açıklamasıyla Türkiye’nin bundan böyle ulusal güvenliğini tehdit eden her oluşumu sınırlarımızın ötesinde de olsa yerinde vurarak bertaraf etme stratejisi uygulayacağını haber vermektedir.”

Bu arada, 2015 yılında yenilenen MGSB’nde “paralel devlet yapılanmaları” ile mücadelenin yanı sıra, “halk ayaklanmaları çıkarmaya ve kaos ortamı yaratmaya yönelik illegal girişimler” öncelikli “ulusal güvenlik riskleri” kapsamına alınmıştı. Belgede 2019 yılında yapılan yenilemede ise, “Suriye’nin kuzeyinden gelen tehdit” algısı güçlendirildi, ABD başta olmak üzere dış destekli ve federatif yapılanma arayışındaki “garnizon terör yapılanmasına” zaman içinde değişen isimleriyle tek tek yer verildi.

Sınır ötesinde ön-alıcı darbe

Tabii mesele milli güvenlik siyasetine ilişkin belgelerde yapılan güncellemelerle sınırlı değil. Geçen zaman içinde devlet de bu milli güvenlik siyasetinin ihtiyaçları doğrultusunda daha 2014’ten başlamak üzere yeniden yapılandırıldı. Bütün bunların sonucu olarak da, ihtiyaç duyulan “ön-alıcı darbeleri” sınır ötesinde yapabilme imkân ve kabiliyetine ulaşıldı. Hatırlarsak, bundan 15-20 yıl önce TSK’nın bir sınır ötesi operasyonuna ihtiyaç duyulduğunda, Milli Güvenlik Kurulu bunun için sadece sivil iktidarı ve o sınırın ötesinin hamisi gibi duran Batılı “ortaklarını” değil, ana akım medyayı da ikna etmek için ciddi uğraş vermek durumunda kalıyordu. Neticede ihtiyaç duyulan müsaade ve tezkere alınsa bile, müdahalenin zaman, mekân ve amaç kısıtları içeren bir “sıcak takip” hakkının ötesine geçen zaman dilimine yayılması çoğu kez pek mümkün olamıyor, TSK sınır ötesinde uzun soluklu kalma imkânı elde edemiyordu. Operasyonlar nihayete erdiğinde de, bütün hedeflere ulaşılamamış bile olsa, ana akım medya devleti rencide etmeden, halkın gönlünü de okşayacak bir biçimde, “teröristlerin inlerine girdik” ya da “vurduk çıktık” benzeri militarist manşetlerle konuyu kapatma görevi icra ediyordu. Haklar ve özgürlükler belki daha fazla ama liderler titrek, yer yer koalisyonlarla yürüyen iktidarlar zayıftı. Ve kısıtlı bir zamanda gerçekleşen sınır ötesi operasyonlar Ankara’nın yüksek güvenlik bürokrasisi nezdinde hiçbir zaman tatminkâr bir his doğurmuyordu.

Bu durum bugün çok büyük ölçüde değişmiş durumda. Ankara en büyük müttefikinin (!) engelleyici bütün girişimlerine rağmen, öyle 32 saatlik bir “sıcak takip” doktrinine filan sıkışmadan 6,5 yıldır sınır ötesinde “operasyonlar” yürütüyor, - devletin bekasına yönelik tehditleri bertaraf edebilme adına- senelerdir hem Suriye’de hem de Irak’ta üsleriyle varlık gösteriyor. 

“Mutlaklık” bazı sürprizlerle devam

Kendisini devletin asli sahibi olarak gören güçler açısından düşmanına ya da “müttefikine” bağlı kalmadan “sahada” olabilmek ve masadaki “oyunu” sahadan şekillendirebilmek, Türkiye Cumhuriyeti devleti için çok uzun yıllar sonra, pek çok lehte faktörün bir araya gelebilmesiyle elde ettiği ve -ne ölçüde etkin kullanabildiğinden bağımsız olarak- “game-changer” olarak nitelediği büyük bir imkân ve kabiliyet. Özellikle de güvenliğin sadece “askerî güvenlik” olarak değerlendirdiği geleneksel bakış açılarının çok geride kaldığı, güvenliğin daha geniş bir çerçevede, çok aktörlü bir olgu olarak ele alındığı günümüzde…

Bütün bunlar veri iken, 14 Mayıs seçimlerinden zaferle çıkacak bir adayın, yarın uluslararası ilişkilerin karmaşık bir aşamasında, devletin ulaştığı bu imkânları elinin altından çekmesi ve egemen gücün elini kolunu yeniden bağlaması arzulanmayacaktır. Bir diğer deyişle devletin “mutlaklığının” ortadan kaldırılması istenmeyecektir. Bu arada, toplumun bazı kesimlerine zafer hissi yaşatacak türde “restorasyon” sürprizlerini (!) yüksek güvenlik bürokrasisi içindeki hâkim kanatlar isteyebilir. Bu anlamda, seçimler belki bir dönem hukukun da dışına taşacak şekilde yapılandırılıp himaye edilen ama artık işlevini tamamladığı düşünülen yapı ya da grupların tasfiyesi için, kimi kamburlardan kurtulup tazelenmek için bir fırsat olarak da görülebilir. Ancak bu, devletin egemenliğinin zedelendiğine değil yenilendiğine yönelik bir işaret olabilecektir.

Thomas Hobbes, Leviathan’da, devletin yıkılmasına yol açacak başlıca nedenler arasında, gücün mutlak olmamasını, egemenliğin bölünmesi demek olan güçler ayrılığını, devlet egemenliğine “paralel” yapıda bir dini iktidar odağını, yasaların egemen gücün elini kolunu bağlamasını, iyi ve kötünün ne olduğunun devlet tarafından değil, yurttaşlar tarafından belirlenmesini sayıyordu. Hobbes’un “ideal devletin” oluşturulmasının yollarını gösterdiği bu eserinin yayınlandığı tarihten bu yana -yukarıda da kabaca ifade ettiğim gibi- neredeyse dört yüzyıl geçti. Ancak devlet geçmişte nasıl “güvenliği sağlayan” olarak doğmuşsa, köprülerin altından akan bütün sulara, bireyi devlet karşısında kimi hak ve yetkilere sahip süje durumuna sokan tüm demokratik kazanımlara rağmen, toplumun derinliklerinde bugün halen o ihtiyacın sağlayıcısı yegâne yapı olarak görülüyorsa, bunda son yıllarda giderek şiddetlenen bölgesel ve küresel hegemonya mücadeleleri ile çok cepheli hibrit savaş tehditlerinin yarattığı güvensiz ortamın da payının olduğunu unutmamak gerekiyor.

O bakımdan, geçtiğimiz hafta içinde startı verilmiş görülen 14 Mayıs yarışı Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı arasında koşulacakmış gibi görülse de asli adaylar arasında bile aslında Devlet İttifakı’nın mutlak egemenliğine halel getirmeme mücadelesi olarak yaşanacak gibi de duruyor. Bu bakımdan epey de sert geçeceğe benziyor.

Umarım bu tahminlerimde -daha önceki pek çok örnekte olduğu gibi- yanılırım ve umarım hiç değilse en az bir aday zorlu ekonomik koşullar altında gittikçe yoksullaşan kitlelerin ekmeğini, aşını, işini dert edinir ve neoliberal tahakkümün muhatabı olup 1980’den bu yana her alanda örgütsüzleştirilerek hakları elinden alınmış toplum kesimlerini kimlik siyasetlerinden uzak ve ortak bir mücadele ve umutta buluşturur.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.