• 7.03.2022 05:54

Ukrayna’daki savaş bize bir yandan da dünyanın her an nükleer bir felakete sürüklenme ihtimalinin sanıldığı kadar düşük olmadığını göstermiş oldu. Tabii Türkiye olarak bizim de bu ihtimalin göbeğine çok yakın bir coğrafyada yerleşik olduğumuzu da... Dünya 24 Şubat’ta başlayan savaşın seyri içinde nükleer bir felakete yürüme ihtimalini bertaraf edebilecek mi, bilmiyoruz. Ama en son ne zaman bir nükleer savaş felaketinin eşiğine geldiğimizi hatırlayarak, o krizin nasıl aşıldığını anlamaya çalışarak bir takım dersler çıkarabiliriz. Zira 60 yıl önce yaşanan son büyük kriz, hem Türkiye’nin bugünü için hem de Ukrayna meselesine farklı bir okuma yapabilmek için son derece hayati bir takım dersler barındırıyor!

Aslında dünyayı 1962 yılında bir nükleer savaşın eşiğine getiren “Füze Krizi”nin temeli, NATO’nun 1954’te kabul ettiği “topyekûn misilleme” doktrinine dayanıyordu. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles tarafından ilk kez telaffuz edilen bu ittifak stratejisi, dünyanın herhangi bir yerinde belirebilecek konvansiyonel bir saldırganlığa Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ya da Çin’deki hedefleri nükleer silahlarla da vurarak karşılık verebilmeyi temel alıyordu. 2016’da bu köşede kaleme aldığım bir yazımda da hatırlatarak dikkati çektiğim üzereABD yönetiminin NATO’ya teklif ettiği bu strateji önerisine İttifak üyelerinin büyük bir bölümü onay vermişti. Onaylar kâğıt üzerinde verilmişti ama teşkilat üyesi ülkelerin büyük bölümü SSCB’yi vurabilecek nükleer silahların kendi topraklarında konuşlanmasından ve tabii doğal olarak bir anda Sovyetler Birliği’nin açık hedefi haline gelmekten yana değildi. Sonuçta, nükleer füzelerin topraklarına yerleştirilmesine izin vererek böyle bir riski üstlenmeyi kabul eden 3 ülke oldu: İngiltere, İtalya ve Türkiye.

Ekonomi zora girince

Türkiye’de, iktidara geldikten 2 yıl sonra ülkeyi NATO’ya üye yapan Adnan Menderes Başbakan idi. Demokrat Parti iktidarında uygulanan liberalizasyon politikalarının sonucu olarak dış ticaret dengesi önemli ölçüde bozulan ve bir ekonomik krizin pençesine düşen Türkiye, 1958’de çareyi TL’sini devalüe etmekte, KİT ürünlerine zam yapmakta ve yine KİT’lerin finansmanına sınırlama getirerek kamu harcamalarını kısacak bir “istikrar kararları” yürürlüğe koymakta bulmuştu. 1959 sonbaharına gelindiğinde hükûmet uyguladığı programın krize çare olmadığını ve iktisadi parametrelerdeki bozulmayı tersine çeviremediğini üzülerek görmüştü. Adnan Menderes, Türkiye ekonomisinin toparlanabilmesi için ABD’den 500-600 milyon dolarlık yardım alabilmeyi umuyordu. Menderes, bu umutla 5 Ekim 1959 tarihinde beraberinde Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve de Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun ile birlikte ünlü ABD seyahatine çıkar. Hedef Washington’da Başkan Dwight Eisenhower ile görüşebilmek ve onu böyle bir destek verme konusunda ikna etmektir. Ayrıntılarını daha önce yine T24’te aktardığım üzereBeyaz Saray’da Eisenhower’ın kapısını bu ümitlerle çalan Menderes, gazeteci Cihat Baban’ın “sadece 7 dakika sürdüğünü” savunduğu görüşmeden ve 10 günlük ABD ziyaretinden eli boş ayrılacaktır.

16 Ekim’de hayal kırıklığıyla yurda dönen Adnan Menderes hükûmeti, 25 Ekim 1959’da  Amerikalılarla Paris’te bir ikili anlaşma imzalar. Ayrıntıları Türk kamuoyundan o dönemde gizlenen bu anlaşmayla, nükleer başlıklı 15 Jupiter (SM-78) füzesinin Türk topraklarına yerleştirilmesine izin verilir. “Teknik İşbirliği” adı altında anılan anlaşma uyarınca, söz konusu füzeler hem barış hem savaş zamanlarında NATO Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanlığı’nın (SACEUR) emrine amade kılınmaktadır.

Bir diğer deyişle, Türk topraklarındaki o silahların ve “düğmelerinin” sahibi NATO’dur. TBMM’nin onayına dahi ihtiyaç duyulmadan, hatta varlığı kamuoyuna bile yansıtılmayan füzeler 1960 yılı sonuna kadar Türkiye’ye getirilip yerleştirilir. SSCB ile doğrudan savaşa girmek gibi bir stratejisi olmayan Washington yönetiminin, NATO’nun yukarıda bahsettiğim doktrininin hayata geçirilmesi sayesinde tercihi, hasmına komşu olan bir “kanat” ülkesinin topraklarında geçecek sınırlı bir savaş stratejisinden yana olmuştu.

Ancak bölgede ezici bir nükleer üstünlüğe sahip Sovyetler Birliği için Türk topraklarındaki -hele de sıvı yakıta ihtiyaç duyan ve bazı ateşleme sorunları olduğu söylenen- bu 15 nükleer başlıklı füze, caydırıcı olmaktan çok tahrik edici bir özellik taşıyordu. Zaten füzelerin menzili Sovyetlerin en önemli askeri merkezlerinin vurulması olasılığını ihtimal dışı bırakıyordu. Yine de NATO sonuçta Sovyetlerdeki bazı hedeflerin bir düğmeye basılmasıyla haritadan silinmesini mümkün kılacak silahlarını ona komşu olan ülkeye, Türkiye’ye yerleştirmişti. Bu, Ankara için Sovyetler Birliği ile gerilimli bir döneme girmek anlamına gelmekteydi.

Bir Amerikan uçağı düşüyor

Bu arada, füzeler Türkiye’ye yerleştirilmeden bir süre önce, 1960 yılı mayıs ayında çok ilginç bir şey oldu ve Ural Dağları’nın doğusundaki Yekaterinburg (ya da 1924-1991 yıllarındaki adıyla Sverdlovsk) yakınlarında bir Amerikan U-2 casus uçağı Sovyetler Birliği tarafından düşürüldü. Kısa süre içinde uçağın Sovyetler Birliği’ndeki askeri hedeflerin haritalarını çıkarmak üzere bu ülke semalarında keşif yapmakta olduğu anlaşıldı. Düşürülen uçağın İncirlik’teki Amerikan üssünden havalandığı da ortaya çıkınca SBKP Genel Sekreteri Nikita Kruşçov, komşusunun topraklarında casusluk yapılmasına izin verdiğini düşündüğü Türkiye’ye karşı açık bir tehdit niteliği taşıyan sözler sarf etti. Türkiye, kendisini nükleer bir felaketin eşiğine doğru adım adım ilerletebilme potansiyeli taşıyan bir krizin içinde bulmuştu.

Kısa sürede uluslararası bir nitelik kazanan U-2casus uçağı skandalı Türk Dışişleri Bakanlığı’nın “düşük profil” sergilemesinin de katkısıyla bir şekilde bertaraf edilecekti. Ancak Türkiye topraklarındaki nükleer başlıklı füzelere yönelik hazırlıklar gizli kapaklı bir şekilde de olsa devam etmekteydi. 1962 Temmuzuna geldiğimizde, artık Amerikan Jupiter füzeleri kullanılabilir hale gelmiş, silah sistemlerini kullanacak Türk askeri personeli de eğitimlerini tamamlamıştı. Ankara ile bir ihtilafı daha yeni yaşamış Sovyetler Birliği bu gelişmeden haberdar olunca Ankara-Moskova ilişkilerinin iyice gerileceği tatsız bir dönem başlar.

Denkleme Küba’nın da dâhil oluşu

Aynı yılın sonbahar aylarında patlak veren yeni bir gelişme, krize farklı bir boyut kazandırır. 14 Ekim 1962 tarihinde Küba semalarında uçan bir U-2 casus uçağı, Sovyetler Birliği’nin Küba’ya Jupiter benzeri orta menzilli SS4 füze rampaları konuşlandırmış olduğunu saptamıştır. 22 Ekim’de konuya ilişkin bir açıklama yapan Başkan John F. Kennedy’nin verdiği bilgilere bakılırsa, SSCB Küba’ya Panama Kanalı’nın yanı sıra başkent Washington’u da vurabilecek, 1000 mili aşkın menzile sahip nükleer başlıklı balistik füzeler yerleştirmiştir. ABD’nin bu gelişmeye tepkisi sert olur. Amerikan donanmasına ait savaş gemileri kısa süre içinde Küba’yı ablukaya alır. Hedef, bu füzelere ateşleme sistemleri taşıyabilecek Sovyet gemilerinin Küba limanlarına yanaşmasını önlemektir.

Kennedy’nin Küba karasularına girecek Sovyet gemilerinin batırılacağını ilan etmesi ABD ile SSCB arasındaki gerginliğin tırmanmasına yol açar. Türk halkı topraklarında nükleer başlıklı Jupiter füzeleri olduğunu Küba’daki SS4 füze rampalarının varlığı ortaya çıkınca haberdar olacaktır. Türkiye, Ankara hükûmetinin, TBMM’de açıkça görüşmeden, parlamentonun onayını alma ihtiyacı dahi duymadan ülke topraklarına yerleştirme izni verdiği füzelerle ilgili olarak uluslararası bir krizin içine çekiliyordu. Tıpkı Küba gibi Türkiye’nin de kaderi artık iki büyük nükleer gücün dudaklarının arasında idi. Uluslararası kamuoyu, Sovyetler Birliği ile ABD’nin Küba ve Türkiye üzerinden nükleer bir savaşa hazırlandıkları ihtimalini ciddiye almaya başlamıştı.

Sovyetler Birliği’nin Ankara temsilcisi Nikita Rijov, 25 Ekim’de Türk Dışişleri Bakanı Cemal Erkin ile yaptığı görüşmede, Jupiter füzelerinin bir an önce Türkiye toprakları dışına çıkarılmasını istedi. Moskova, Küba’daki füzeleri ancak Jupiterlerin Türkiye’den çekilmesi karşılığında sökmeyi kabul ediyordu. Kennedy buna ilk başta karşı çıktı. Sovyet önerisini kabul etseler, geri adım atmış olacak ve füze yerleştirdikleri ülkeler nezdindeki saygınlıkları zedelenecekti. Öneriyi kabul etmemeleri durumunda ise sıcak bir çatışmanın içine çekilmeleri kaçınılmaz olabilirdi. Amerikalılar ciddi bir açmazın içindeydi.

Meseleyi biraz daha komplike hale getiren, bu kez Başbakan İsmet İnönü liderliğindeki Türk hükûmetinin füzelerin çekilmesinden yana olmadığını ortaya koymasıydı. Nükleer başlıklı füzeler Türk topraklarından giderse kendisini güvenilmez görebilecek komşusu karşısında daha güvensiz hissedeceği anlaşılan Ankara, sistemlerin (sökülmesinin) hiçbir biçimde pazarlık konusu yapılmaması yolundaki görüşünü Washington yönetimine iletti. Washington, Moskova ile krizi yatıştırmaya yönelik bir pazarlığa belki hazırdı ama bu kez de Ankara’nın “kraldan çok kralcı pozisyonu işleri zora sokuyordu.

27 Ekim’de Kruşçov, Kennedy’ye bir mektup göndererek Jupiter füzelerinin Türkiye’den sökülmesini istedi. SSCB’nin komşusunu işgal etme niyetinde olmadığını söyleyen Sovyet lider, ABD’den de aynı güvenceyi kendilerine Küba için vermesi gerektiğini dile getiriyordu. Washington yönetiminin bu yeni gelişme karşısında takınacağı tutum çok önemliydi. Zira bu halat çekme “oyununda” bir adım sonrası, diplomasi lisanının tamamen bir kenara bırakılıp nükleer silahların diliyle konuşmak olabilirdi. Ve o lisan bir kez konuşuldu mu, en çok da Türkiye ile Küba’yı yakardı.

Krizi çözen hamle

Kennedy zor durumda kalmıştı. ABD yönetiminin Şahinler kanadı tansiyonun dinmesinden yana değildi. Hava Kuvvetleri Komutanı General Curtis Le May’e kalsa, Küba'daki füze mevzileri ivedilikle bombalanmalıydı. Kennedynin danışmanlarındaki hâkim görüş ise farklıydı. Onlar, Küba'nın vurulması halinde, Sovyetlerin buna mukabil Türkiye’yi bombalayabileceğini düşünüyordu. SSCB Türkiye’yi bombalamasa bile, Türkiye'deki Jupiter füzelerinin kaldırılmasını istemekle yetinmeyip, nükleer başlık taşıyabilen 100 uçağı ile 20 bin Amerikan askerinin Türkiye’den derhal çekilmesini ve tüm ABD üslerinin kapatılmasını ısrarla talep edebilirdi. Başkan Kennedy böyle bir olasılığı göze alamazdı.

Krizin nasıl çözülebildiğini ve Türkiye’nin nasıl bir riskin kıyısından döndüğünü bizler olaydan 35 yıl sonra Ernest May ile Philip Zelikowun kaleme aldıkları ve füze krizinin perde arkasını aktaran “The Kennedy Tapes: Inside the White House during the Cuban Missile Crisis” (1997) başlıklı kitaptan ayrıntılı bir biçimde öğrendik. Kitapta yer alan ifadelere göre, Washington’un Moskova ile krizde bir taviz vermemesi durumunda, Türkiye’nin olası bir SSCB misillemesinin kurbanı olması kaçınılmazdı.

Washington’daki şahin kanattan yükselen savaş çığlıklarını dizginleyebilecek tek kişi bizzat ABD Başkanı John F. Kennedy idi. Krizi çözecek gizli bir plan geliştiren başkan, kardeşi ve Adalet Bakanı Robert Kennedy’den SSCB’nin Washington Büyükelçisi Anatoli Dobrinin ile kamuoyundan gizli bir görüşme yapmasını istedi. Görüşmede Beyaz Saray Kremlin’e, Türkiye'deki Jupiterlerin sökülmesi karşılığında Küba'daki füzelerin kaldırılmasını önerecekti. Ancak Beyaz Saray’ın bir talebi vardı: ABD’nin bu girişimi gizli tutulacak, hatta bu yöndeki öneri sanki SSCB’den gelmiş ama ABD tarafından reddedilmiş gibi davranılacaktı. Pratikte ise aynen uygulanacaktı. Kennedy’nin bunu yapmaktaki amacı, uzlaşma sonrası belirebilecek “ABD yakın müttefiki Türkiye'yi sattı” şeklindeki olası yorumları önlemekti.

Diplomasi bazen ustaca esneklik yapabilme sanatıydı. Plan aynen bu şekilde ve başarıyla uygulandı. Kriz 13 gün sonra sona erdiğinde her iki taraf da rahat bir nefes alıyordu. İlerleyen günlerde, Sovyetler Birliği Küba’daki 42 füzesini sökerek ülkeden çekti. ABD donanması ise 20 Kasım’da Küba sularından ayrıldı. Savaşın kıyısından dönülmüştü.

İki güç aralarında anlaşırsa

Türk Dışişleri, iki küresel güç arasındaki pazarlığın bu şekilde yürüdüğünü elbette bilmiyordu. Amerikalılar 23 Ocak 1963’te Türkiye’ye Jupiterlerin sökülmesi karşılığında Polaris denizaltılarının yerleştirilmesini önerdi. Ankara öneriyi kabul etti. Kriz sırasında Başbakan olan İsmet İnönü, olaydan 8 yıl sonra, “Amerikalılar bize Jupiterlerin demode oldukları için çekileceğini söylediler” şeklinde bir açıklama yapacaktı.

Füzelerin sökülmesi, kaderi iki süper gücün iki dudağı arasında şekillenen Küba’nın bir miktar gururunu incitmişti. Ancak Küba için hayati önem taşıyan temel soru, devrimin yaşayıp yaşamayacağı iken mesele füzelerin varlığına indirgenmiş ve kriz füzelerin sökülmesiyle sonuçlansa da, devrim krizden varlığını devam ettirerek çıkmıştı.

Abluka ise artık ticari, ekonomik ve finansal ambargo şeklinde varlığını sürdürecekti. Küba Devrimi o tarihten sonra ABD’nin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne tümüyle aykırı olan ekonomik ablukası altında yaşayacaktı. Söz konusu ekonomik abluka, 11 Nisan 2015’te bu ülkeyi ve dönemin Devlet Başkanı Raul Castro’yu ziyaret eden ABD Başkanı Barack Obama döneminde bir miktar gevşetilse de, bugün halen sürüyor.

Abluka devam ediyor olsa da, tüm dünya için o tarihte belki daha önemli olan gerçek şuydu: 1962’deki Füze Krizi’nde Başkan Kennedy sorumlu ve “cesur” davranmayı bilmiş, tırmananı gerilimin dünyayı nükleer bir savaşa sürüklemesine engel olacak “gizli” bir planı uygulamıştı. Tarih bazen iki büyük güç aralarında nasıl anlaşırsa öyle yürüyordu. İster Küba, ister Türkiye, istersen Ukrayna ol, bu güçlere kendini ne kadar yakın hissedersen hisset, bu gerçek değişmeyebiliyordu.

60 yıl sonra elbette başka bir dünya, başka uluslararası ilişkiler, başka koşullar söz konusu. Ancak o yaşananlar nükleer bir felaketi de arkasından getirebilecek krizlerden zamanında kaçınmada herkes için önemli dersler barındırıyor mu? Bugün Ukrayna’da olup bitenler bir zamanlar Batı ile ilişkilerinde desteğe mahkûm kalmış ve (Kore’de) 890 evladını yitireceği bir savaşa yazılmakla sadakatini kanıtlayarak NATO’ya girebilmiş bir “abisinin” deneyimleri üzerinden de okunamaz mı? Böyle okununca bir şeyleri daha kolay öngörmek de mümkün olmaz mı?

Ve ayrıca, Türkiye’yi böyle bir krizin içine çekmeye yönelik hamlelerin yoğunlaştığı şöyle bir dönemde, geçmişten çıkarılacak dersler bizim bugünümüz için de çok önemli değil mi?

Geçenlerde Yunan Dışişleri Bakanı Yardımcısı Varvitsiotis, Batı’ya Ankara’ya baskı yapmalarını isteyeceklerini söyleyerek, “Türkiye olmadan, Rus ekonomisine arzu edildiği kadar güçlü bir darbe vurulamayacak,” dedi. Bu ifadenin bizim için tam Türkçesi şudur aslında: “Bu savaş sayesinde Türkiye ekonomisinin tabutuna sağlam bir çivi çakma ihtimali belirmiştir.”

Hem o çiviyi kendimizden uzakta tutmanın hem de küresel ölçekte nükleer bir felaketin önünü almanın yolu, her kademede ve aktif bir biçimde ulusaşırı bir barış siyasetinin aktif savunucusu olmaktan geçmiyor mu? Birileri bunu anlamamakta hâlâ diretiyor. Tarihten bu kadar ders yetmez mi? Bunu anlamak için bir 60 yılı daha mı feda etmek gerekiyor?