Siyasi tarih bilmeden olmaz. Özellikle en başta liderlik konumunda olanlar, ama genelde tüm siyasetçiler için. Siyaset yazanlar için… Ve oylarıyla ülke siyasetine yön veren seçmenler için.

Bunlardan en mazuru seçmenlerdir. Çünkü böyle bir bilgiye ulaşmaları zordur. Yaşı müsait değildir, eğitimi müsait değildir vs. Ama gene de halk bilgeliği diyebileceğimiz bir damar da yok değildir. Biraz yaş almış insanlarımız, eğer olan biteni içinde süzme gibi bir melekesi de varsa, yaşananlardan ibret dersleri çıkarır. Bunlara rastlarsınız halkla temasınızda ve öyle şeyler söylerler ki, üç beş kelime içinde -Gidişat- özetlerler. Mesela "olmuyor böyle" dediklerinde, meydandaki hiçbir siyasetçinin görmediği ya da görmemekte ısrar ettiği şeyi ifade etmiş olurlar. Siyasetle ilgilenenler olarak onu okuyabilirseniz bir anlamda rotanızı düzeltirsiniz.

Bir de siyasi tarih bilgisini güncele uyarlamak söz konusudur. Zihniniz kütüphane haline gelebilir, ama oradan günceli değerlendirecek malzeme çıkaramıyorsanız, yine fayda etmez. Hem güncele uyarlamak ve tabii doğru uyarlamak gerekiyor. O da hem tarihin hem güncelin doğru okunması ile ilgili. Ona sanırım "siyasi basiret" denir.

Siyasi tarih bilgisi deyince hem kendi ülkemizin - toplumumuzun siyasi tarihi için söylüyorum, hem dünya siyasi tarihi için… Yani daha kapsamlı ifade ile derin bir siyasi kültürden bahsediyorum. Ama mesela kendi toplumumuzun tarihine baktığımızda da, tarih içindeki akışımız ve kültürel – siyasi irtibatlarımız itibariyle adeta dünya tarihini okumuş gibi olabiliriz. 

Bütün bunları niye yazdım.

Türkiye sancılı bir ülke. Köklü sistem değişikliği yaşamış, köklü yıkımlar - yeniden kuruluş süreçleri yaşamış, imparatorluklar içinden gelirken ulus devlet kategorisine indirgenmiş, halen de arayışı devam eden bir ülke. Arayışı siyasi mücadelelere yansıyan, toplumu fay hatları içine sürükleyen, zaman zaman kendisini ülke gidişatından sorumlu gördüğü için asker adına silahlı müdahalelere kalkışılan bir ülke.

Resmen duvara tosluyoruz ülke olarak. Demek ki meydanda olanlar, askeri -sivili - farklı inanç - kültür aidiyetleri içinde olanları arayışı nasıl yapacağımızı bilmiyoruz. Çünkü duvara toslayınca toslatanlar dahil herkes bedel ödüyor. Ülke tırmanıp tırmanıp yere kapaklanıyor. Sisiph’in tepeye taşıdığı kayanın dibe yuvarlanması, ya da uçuş pistindeki uçağın tam kalkış anında yere kapaklanması gibi. Bunu kendi elimizle yapıyoruz, dedim ama, böyle bir sonuca sürüklenişte, dünyada hesaplaştığınız odakların payı da olabilir. Ama rolü gene de siz oynarsınız, size oynatırlar, o da evet "siyasi basiret"le ilgilidir.

Türkiye’de bu anlamda önemli birikime sahip siyasetçiler olmuş mudur, evet olmuştur, halen var mıdır evet vardır. Taha Akyol’un kitabından bahsetmek için girdim bu konulara. Ya da Taha Akyol’un kitabından, bunları yazmak için bahsetmek gerekiyor.

Taha Bey’in -yeni kitabı- demem lazım, çünkü aynı alanda kitaplar yazdı daha önce Taha Bey. Atatürk’ü yazdı, ihtilal hukuku çerçevesinde, Lozan’ı yazdı, Güce Boyun Eğmeyen Kahramanları yazdı, bir boyutu siyaset içinde geçen kendi hayatını yazdı. Zaman zaman farklı düşüncelerimiz oldu, ama iyi bir düşünce insanı, araştırmacı, münevverdir Taha Akyol.

Son kitabı, "Kuvvetler Ayrılığı Olmayınca" ismini taşıyor. 1946 ile 1960 arasını inceliyor. Tek Parti döneminin son yılları, çok partili hayata geçiş ve Demokrat Parti iktidarının adeta tek parti iktidarına dönüş tartışmaları içinde menhus bir darbe ile devrildiği döneme kadar.

İnönü Milli Şef’ti 1946’da. Partili Cumhurbaşkanı idi. Bayar da o yola girmişti DP’nin son zamanlarında eski bir İttihatçı ve partili cumhurbaşkanı olarak. Menderes gibi zarif – nahif bir insan da, siyasetin ısınan suları içinde yeni bir hüviyete bürünmüştü.

Taha Akyol bütün bu süreci, herkesin bugünlerle paralellikler kurabileceği boyutta anlatıyor. Simalar, simalar, simalar görüyor, oralara gidip geliyorsunuz.

Şu sözü Bayar 1957’de söylemiş: "Tehlikeli vaziyetteyiz. İcab ederse diktatörlükle idare edeceğiz." s.425

İnönü, "Demokrat Parti iktidarının kendisine saygılı davranmaması halinde -yapmayacağım yoktur" demiş. S.431

Ali Fuat Başgil ise 1959’da yazdığı ders kitabında şunları yazacaktır:

"Parlamenter rejim... devlet reisinin faal bir politikacı olmasını hiç istemez. Çünkü böyle bir şahsiyet bu rejimin devlet reisinden beklediği birleştirici ve ihtirasları yatıştırıcı rolü yerine bilakis efkârı parçalayıcı ve parlamentoyu hırçınlaştırıcı bir rol oy nar. Aktif politika devlet reisinin değil, başbakanın ve bakanların rolüdür. Devlet reisine düşen, politika dışında, çarpışan siyasi fikir gruplarının üstünde kalmaktır. Bu şartı yerine getirmeyen ve siyasi ihtiraslar çarpışmasında taraf tutan bir devlet reisi bu rejimde faydalı olmak şöyle dursun, milletin selameti için tehlikeli olur." s.429

İyi okumalar. Altını çizerek, güncelleştirerek…