• 21.08.2020 00:00

 Meral Akşener’e Bahçeli tarafından “Eve dön” çağrılarının yapıldığı, bu çağrıların Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da takviye edildiği günlerde İyi Parti Genel Başkan Yardımcısı Yavuz Ağıralioğlu’nun bir değerlendirmesi oldu.

Bu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önüne konan bir siyaset hesabı idi. Ya da bir tür karşı hamle. Şöyle ki:  

“Yüzde 50 artı 1 değişsin. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi değişsin, Bundan doğacak değişikliklerden ilk istifade edecek olan Sayın Cumhurbaşkanı olacaktır. Yani, yüzde 40’a mı düşer, kaça düşerse düşsün. Bu sistem değiştiği andan itibaren yine en avantajlı olan Tayyip Bey olacaktır. Olsun. Yeter ki bu sistemin memleketin yükünü çekemez hale geldiği görülsün ve bundan vazgeçilsin. Bu teklif Tayyip Bey için bir tekliftir.” 

Ağıralioğlu, belli ki yüzde 50 artı 1’i bulmanın Tayyip Erdoğan’ı zorladığını, MHP’nin desteğine muhtaç hale getirdiğini, bunun da örtülü bir koalisyon ilişkisi olduğunu, yapılan pazarlığın bilinmediğini, oysa koalisyon olsa bile bunun şartlarının belli olacağını, üstelik şu andaki oy dağılımlarına göre Ak Parti’nin yüzde 40’a bile düşse iktidarın büyük ortağı olarak belirleyici konumda bulunacağını ifade etmiş oluyor. Bu bir tür “Devlet Bahçeli’nin ipoteğinden kurtul” çağrısıdır. “Eve dön” ne kadar operasyonel ise bu hesap da o ölçüde operasyoneldir. 

Bu, aslında Ağıralioğlu’nun birdenbire keşfettiği bir hesap değil. Çok önceden biliniyor. Ancak o ihtimal devre dışı bırakılarak yüründü. 

Yakın geçmiş hatırlanırsa, ya “Üç dönem kuralı” gereği ya da başka bir sebeple kurucu kadro birer birer kenara çekilirken en son Tayyip Erdoğan’ın durumu ne olacak sorusuna gelindi. Gül’ün Cumhurbaşkanlığında yaşanan krizden sonra Cumhurbaşkanını halk oyu ile seçilmesi yönünde anayasa değişikliği gerçekleşti. Ve Erdoğan halk oyu ile seçilen ilk Cumhurbaşkanı oldu, Davutoğlu da Ak Parti Genel Başkanı ve Başbakan. 

Ancak Anayasa’da “İcranın başı” konumunda olmasına ve halk oyu ile seçilmesine rağmen Cumhurbaşkanı’nın yetkileri sınırlıydı, partisiz olması gerekiyordu. Oysa Erdoğan “İcranın başı” rolünü önceki Cumhurbaşkanlarından farklı anlıyor ve “Başbakan” rolünü de ihtiva eden bir uygulamayı arzu ediyordu. Arzu ediyordu ama ortada Başbakanlık diye bir makam da vardı ve oraya Ahmet Davutoğlu getirilmişti. O arada “Düşük profil” jargonu siyaset gündemine girdi. 

İstenen şuydu: Başbakan olsun ama düşük profilli olsun, yani Erdoğan’ın yanında varlığı ve yokluğu belli olmasın, bir tür “işgüder” rolü üstlensin… 

Davutoğlu, iş başına gelirken böyle bir rol konuşulmuş muydu, Davutoğlu buna razı olmuş muydu yoksa Erdoğan, oraya kim gelirse gelsin böyle bir role zımnen razı olacağını mı düşünmüştü, bunları bilmiyoruz, ama beklenen olmadı. Davutoğlu bilfiil “Başbakan isem başbakanlığı yaparım” dedi. Üstelik seçimlere girdi ve yüzde 49 küsur oy aldı. 

Erdoğan cenahı bu oyları Davutoğlu’nun değil, “Lider”in gölgesinin aldığını düşündü. Davutoğlu cenahı ise süreci “Erdoğan 7 Haziran öncesinde Cumhurbaşkanı hüviyetiyle Ak Parti için meydanlara çıktı ve oyumuz yüzde 40’a düştü, halbuki Kasım seçimleri öncesinde Erdoğan meydanlara çıkmadı, meydanda Davutoğlu vardı, Davutoğlu bizzat başbakanlık yaptı, terörle mücadele etti ve oylar yeniden toparlandı” gibi okudu. 

Evet temel bir farklılık vardı bakışlarda. Erdoğan operasyon yaptı ve Davutoğlu tasfiye edildi. 

Ancak sistem yerinde duruyordu. Başbakan’ın “düşük profilli” diye tanımlanması bizzat o kurumu aşağılamaktı. Evet, Ak Parti oy alıyor, iktidara geliyordu ama bu, Cumhurbaşkanı’nın aldığı oy değildi. Hesabı da Cumhurbaşkanı verecek değildi. Binali Yıldırım’ın Başbakanlığı’nı “Düşük profilli” diye tanımlamak ona hakaret değil miydi? Ama gerçekte Başbakanlığın içini de Tayyip bey dolduruyordu. 

İşte orada Bahçeli’nin teklifi gündeme girdi: Daha önce Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına kategorik olarak karşı çıkan Bahçeli “Fiili olanı hukuki hale getirelim, Cumhurbaşkanı’na başbakan yetkisini de verelim” dedi. Bu, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi idi ve Cumhurbaşkanı’nı seçime girmeye zorlayan bir yapısı vardı. O da yüzde 50 artı 1’i getiriyor, o da Ak Parti’yi ek bir destek aramaya mecbur bırakıyordu. 

Ek destek Bahçeli’den geldi. Ondan sonra Erdoğan’la Bahçeli arasında çizgi yakınlaşması gerçekleşti. Hem Erdoğan hem Bahçeli, çok net biçimde birbirini kollamaya itina gösterdi. Diller birbirine yakınlaştı. Rezervler kalktı. 

Belli ki iki lider arasında “Hiçbir şey olmasa bile bir şeyler oldu.” 

İşte Ağıralioğlu, ortaya, orada ne olduysa ona mukabil bir hesap koyarak farklı bir mecraya akıtmak istiyor siyaseti. Acaba etkili olur mu? Bu hesap Erdoğan – Bahçeli arasındaki muhasebeden daha etkili olur mu? Şimdilik Erdoğan – Bahçeli ilişkisi kaya gibi duruyor. Ama her iki partideki sancı da devam ediyor.