• 25.11.2016 00:00

 Türkiye’nin Türkiye olma mücadelesi”nin nasıl çetin geçtiği gözlerimizin önünde... Ak Parti, 11 seçimde başarılı oldu, hala iktidar olmaya çalışıyor. 2008’de, yüzde 47 ile iktidarda iken kapatma davası ile karşılaştı ve ipten döndü. 2015’te de darbe girişimine marz kaldı, üstelik kendisi ile aynı zeminde (dini zeminde) yürüyen bir yapının ihaneti ile...

Türkiye her adımda bir hesaplaşma yaşıyor.  

Biliyoruz ki “Türkiye’nin Türkiye olması”, İslam dünyasının İslam dünyası olması ile de birebir bağlantılı. Neden? Çünkü 100 yıl önce birlikte format atılmış.

Format uluslararası güç odakları tarafından atılmış, dolayısıyla formatı dönüştürmek, -ki buna son zamanlarda liderlerimiz “100 yıllık parantezin kapatılması” tanımlamasını yapıyor- sadece iç düzenleme ile bağlantılı değil. Meselenin “uluslararası boyut”unu da halletmek lazım.

Uluslararası boyut deyince İslam coğrafyasına format atan odaklar yanında başka dünya güçleriyle ilişkilerin seyri de devreye giriyor. (Dün Avrupa Parlamentosu’nda “Türkiye ile müzakerelerin geçici olarak dondurulması yönündeki tavsiye kararı ve bu arada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir süredir Lozan’ı sorgulayan çizgisinin ‘endişe ve rici olduğu’ görüşünün karar metnine eklenmesi” uluslararası boyutun tipik örneği oldu.)

Buna bir de, İslam coğrafyasını oluşturan ve genel olarak “İslam ülkeleri” dediğimiz dünyanın, birbirinden çok farklılaştırılmış ilişki ağını da eklemek lazım.

Türkiye Türkiye olsa, bu, mesela Mısır’ın da bir “İslam ülkesi” olarak 100 yıllık parantezden çıkması anlamına gelmeyebiliyor.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın bütün bu dertleri yüreğinde hissettiği noktasında şüphe yok.

Onun “Batı’ya öfkesi”ni haklı çıkaracak pek çok sebep var. Toplumumuzun bu öfkeye sahip çıkması da, milletin yüreğinin derinlerinde bir sancı barındırdığının işareti.

Şanghay İşbirliği Örgütü’nde bir alternatif arayışı, bu dertle ilgili.

Hakeza, İslam ülkeleri temsilcileri ile buluştuğu her defasında onlarla bir “Dert paylaşımı”sergilemesi aynı sebepten.

Ama mesele çok büyük.

Merhum Erbakan Hoca D-8’de bu dönüşümü hedeflemişti. Bunun nasıl bir hesaplaşma anlamına geldiğini, bizzat Batılı büyükelçilerin yüzüne söylemişti. Denir ki o yüzden düşürüldü.

Erbakan Hoca, İslam dinarı demişti, İslam Birleşmiş Milletleri, İslam Barış Gücü vs...

Bizim ordumuzu, bizim Cumhurbaşkanımızı, bizim Milli Güvenlik Kurulu’muzu postmodern bir darbe için “millet iradesine karşı” devreye soktular.

Ak Parti yola çıkarken, fasit daireyi kırmak üzere Refah’tan başka bir yol denedi. Batı ile kavga etmeden, hatta iç sistem yapısını restore etmek üzere “Batı normları”nı ithal ederek çıkış aradı. Batı bu hamleye, “dindar bir kadro ile İslam coğrafyasını hizaya getirmek”  için kullanabilme hesabıyla kredi açtı. Çünkü bir süredir İslam dünyasında, Erbakan’ın kişiliğinde sembolize olduğu gibi, Batı sömürgeciliğini sorgulayan islami (ve siyasi) bir çizgi oluşmaktaydı. Acaba Erdoğan gibi islamcı bir lider, bu gelişmeyi kontrol altına alma rolünü üstlenebilir miydi?

Bir süre yüründü ama önce “eksen kayması” sorgulaması başladı, ardından da rezervler... Ve Sisi darbesine sahip çıkmaya benzer tarzda, 15 Temmuz’da darbenin başarılı olmasını bekleyen bir tavrın içine girildi. Orada Tayyip Erdoğan’a karşı tüm duyargaları harekete geçmiş odaklar olduğu açık.

Tayyip Bey, şahsında verilen mücadelenin büyüklüğünün farkında.

Türkiye’nin ne tür badirelerden geçtiğini bizzat görüyor.

İslam dünyasının dönüşümü de bugünden yarına gerçekleşecek bir hadise değil. İSEDAK toplantısında Sayın Cumhurbaşkanı’nı dinleyenler ortaya konan hedefleri ne kadar benimsemiş ve nasıl bir takvimde hayata geçebileceğini öngörmüşlerdir? Soru.

Bir bilinç dönüşümü için bile uzun zaman ve çok emek gerekiyor.

Suriye’deki askerlerimiz hedef olmuş durumda. Üç şehidimiz var. Saldıran gücün Esed’le bağlantılı olduğu sanılıyor. Ne yapmalı?

Çok katmanlı bir mesele, diri bir duyarlılık evet, ama çok daha derin bir basiretle uzun bir yürüyüş kaçınılmaz.