• 4.01.2022 06:30

Ülkede “TÜİK bile…” diye başlayan cümleler kuruluyor olması, bir istatistik kurumuna ayıp olarak yeter de artar bile. Evet, “TÜİK rakamlarına göre bile…” ülkede üretici enflasyonu (ÜFE) yüzde 79.8, tüketici enflasyonu (TÜFE) yüzde 36.1… Ekonomiden azıcık anlayanlar bile bu üretici enflasyonunun (toptan fiyatların) süreç içinde tüketiciye (perakendeye) yansıyacağını bilir. Ve o yüzden tüketici enflasyonunun tırmanacağını bilir. Bilir çünkü yaşar.

Nitekim yaşıyor vatandaş. “Zamlar” diye bir heyulanın gün gün üzerine çullandığını, korkunç nefesiyle kendisini kuşattığını, hayatını bir cendereye çevirdiğini, evinde – işyerinde, bütün sohbetlerde yürekleri daraltan ana mesele haline geldiğini görüyor. Oturduğu evin kirası maaşının yarıdan fazlasını alıp götürüyorsa, akşam – sabah ev sahibinin ne kadar kira artışı isteyeceği merak edilir hale gelmişse, o evde başka ne konuşulur ki…

İktidar medyası” diye bilinen bir kesim var. Bir kısmı “havuz” usulüyle yani iktidarın ittirmesiyle ve halktan kırpılanlarla ya da kollanan iş adamlarına salmalarla kurulmuş, bir kısmı da sözüm ona “dava adına” her türlü iktidar icraatını kutsamayı görev bilen yapılar. “Zam haberleri iktidar medyasına nasıl yansıdı?” sorusunun cevabına ilişkin bir çalışma iyi bir habercilik çalışması… Çünkü böyle bir çalışma “medya ahlâkı”nın nerelere savrulduğunu da sunuyor takip edenlere… İktidarın güdümüne girildiğinde bir medya alanının nasıl körleşeceğini, nasıl kendisinin “halkın gözü kulağı olma” misyonunu kaybeder hale geleceğini ortaya koyuyor.

Ne dersiniz iktidardan “zam haberlerini mümkünse hiç görmeyin, görseniz bile olabildiğince küçültün, “fiyat ayarlaması” sunumuyla verin, daha iyisi hiç görmemeyi çok utanç verici buluyorsanız “iç sayfalarda görün” gibi bir emir, işaret, ima, beklenti sergilenmiş midir yukarlardan esen rüzgarlardan…. Yoksa “Durumdan vazife çıkarma” yöntemi mi devreye girmiştir? Ama görüldü iktidar medyasının zamlar konusunda nasıl bir çarpılma - körleşme içine girdiği…. Yooo, vatandaş yok orada… Vatandaşın etinde - derisinde hissettiği yakıcılık yok. Görülmemiş. Başlar kuma gömülmüş sanki. Akaryakıt mı zamlandı bininci kere, et mi süt mü, ekmek mi, taksi mi dolmuş mu, Marmaray mı, otobüs - metrobüs mü, kitle ulaşım araçları mı, vatandaş sokağa çıkamaz hale mi gelmiş, marketin et reyonuna yaklaşamaz mı olmuş, çocuğunun delinen ayakkabısını değiştiremez mi olmuş… Görme, duyma, konuşma… Lâl ü ebkem… Hem sağır hem dilsiz… Medya bu muydu ya Hu? Hala köşeler, 20 Aralık gecesinde nasıl efsunlu bir elin doları tepetaklak ettiğine yönelik destanlarla dolu… Peki “Dolar düştü, ama gelen fiyat artışları neden geri gitmiyor?” sorusunun cevabı yok. Üstelik Devlet eliyle bindirilen zamlar dur – durak bilmiyor, neden? Hani cevap? O soruyu sorulmamış farz et! Çünkü iletişim (yani propaganda) stratejisi bunu gerektiriyor. Hiç alttan alma, hiç savunmaya geçme, hep en üstten konuş, ecinnileri suçla, hep üste çık…

“Nasıl olsa yiyen bulunur” mantığı üzerine kurulmuş bir siyasal strateji. “Her verileni yiyen bir kitle var” yaklaşımı.

Mükellef sofralarda oturup “kifaf-ı nefs – nefse ölmeyeceği kadar verme” telkinleri yapan ya da tersinden, sufiye “Bir lokma bir hırka” terbiyesi verip, kendisine de “lüks bir otomobil” layık gören müteşeyyihlere benziyor bu.

Kimi medya organlarında “Kış aylarında soğan – ekmek kürü bağışıklık sistemi için ideal diyet” haberleri çıkıyor. Uygun diyetisyenler de bulunuyor bu tür telkinler için… Soğan – ekmeği, açlıktan ölmemek için değil, “diyet niyetine” yerseniz, fukaralık da anlı – şanlı bir zengin yaşamı havası verir, değil mi?

Ah bu telkinler…

İktidarı “dava için” destekleyen kitlelerin zamlardan, hayat pahalılığından hiç etkilenmediği izlenimi veren görüntüler… Oysa yakıcı olan herkesi yakıyor. Herkes biliyor ki, iktidarın muhafazakar tabanı, bu ekonomik fırtınadan en çok etkilenen kesimleri oluşturuyor. Etkilenmeyen bir kesim var, onların pişkinliğini gören de görüyor, ama nihayetinde vatandaşın ezilişi, varıp muhafazakâr camianın tamamının sırtına yükleniyor. Şunu söyleyeyim, orada içten içe yanan bir ateş var, kimse “dava söylemi herkesi uyutur” diye bakmasın. O ateş çıkar bir gün ortaya ve kontrol edilemez hale gelir. Bakın işte iktidarın icraatının peşinden koşan “hibe fetvaları” tartışılıyor. “Kimin parasını kime hibe ediyorsunuz?” diye soruluyor üstadlara…

Ne diyeyim: Harcamamak lazım davayı, fetvayı, değerleri…