• 15.05.2022 18:07

Burhan Sönmez, Masumlar ve Kuzey romanlarından sonra üçüncü romanı olan İstanbul İstanbul’ da, şehri yerin altı ve üstü olmak üzere iki ayrı dünya, iki ayrı ruh ve gerçeklik olarak ele almış. Bir kente yazılmış roman denebilir aslında İstanbul İstanbul’a. Yazar, kahramanına şöyle dedirtir İstanbul için:

“Bir çocuk karanlığa kalmış ve dar sokaklarda yönünü şaşırmışsa orası İstanbul’dur. Eski sevgilisini bulmak için maceraya atılan gencin, siyah tilki kürkünün peşine düşen avcının, fırtınada sürüklenen geminin, dünyayı bir elmas gibi avucuna almak isteyen prensin, boyun eğmemeye yeminli son isyancının, şarkıcılık hayaliyle evden kaçan kızın, para babalarının, hırsızların ve şairlerin vardığı kent İstanbul’dur. Her hikâye burayı anlatır.”

Burhan Sönmez, John Berger’in ‘Buluştuğumuz Yer Burası’ ve Calvino’nun ‘Görünmez Kentler’ eserlerinde yaptıkları gibi, modern insanın kentle kurduğu ilişkiyi sorgulayan, ona anlamlar yükleyen yaklaşımını bu kitapta İstanbul için yapmış diyebiliriz. Roman sadece kahramanlarının trajik hikâyeleri üzerinden ilerlemez, ayrıca İstanbul’un tarihle, şimdiyle, gelecekle ve insanıyla kurduğu ilişki ve anlamları da alt metin olarak işler. Yazar kahramanı Küheylan Dayı’ya İstanbul ile ilgili de şunları söyletir:

“Her kent fetih arzular ve her çağ kendi fatihini yaratırdı. Ben hayal fatihiydim. İstanbul’a inanıyor, onun hayaliyle yaşıyordum. Umutsuzluk veba gibi yayılırken, orada bana ihtiyaç duyduklarını biliyordum. Beni bekliyorlardı. İstanbul’a can vermek için bedenimi feda etmeye hazırdım.”

Romanın tümü daracık bir hücreyi merkez mekân olarak almış ve olaylar kahramanlarca hayal edilen ve anımsananlar dışında tümüyle orada geçmekte. Hücre İstanbul’da yerin metrelerce altında ve denize yakın bir yerdedir. Romanda dört anlatıcı var: Öğrenci Demirtay, Berber Kamo, Doktor ve Küheylan Dayı. Anlatıcı olmasa da karşı hücrede kalan Zine Sevda’da önemli bir karakterdir. ‘’Donu inik erkek, eteği kalkık kadından hızlı koşar” fıkrasıyla başlıyor zindandaki dört kişinin muhabbeti. Birbirini tanımayan, ayrı hikâyelerin ortak bir kaderde buluşturduğu dört kişi. Genç öğrenci Demirtay, tuhaf-gizemli yapısıyla Berber Kamo, kendisini devrimci oğlu için kurban eden yaşlı Doktor ve yine yaşlı köylü Küheylan Dayı. Zamanın ve mekânın donduğu, dünyanın ve zamanın dışına taştığı daracık, soğuk ve karanlık bir hücrede sırayla işkenceye götürülen bu dört kahraman Boccacio’nun Decameron öykülerinden veya Binbirgece masallarından esinlenilen türde hikâyeler anlatırlar sırayla. Decameron’da olduğu gibi kahramanlar daracık bir mekâna mahkûm edilmişlerdir. Binbirgece masallarında olduğu gibi de çaresiz kötücül bir yazgıya mahkûm edilmişlerdir. Her hikâye hem bir trajedi hem bir hikmet hem de bir muamma taşır içinde.

Burhan Sönmez, hikâyenin neden bir hücrede geçiyor olduğunu şöyle anlatmış:

” Biz de o hücrelerin birindeyiz. Hem İstanbul’un içindeyiz, hem de İstanbul bizim içimizde. İstanbul tek bir binayla temsil edilemez, tek bir tarihi anla ifade edilemez, tek bir dilin varlığıyla kendini gerçekleştiremez. Bütün tarihlerin biriktiği, seslerin buluştuğu ve her bir bireyin damla misali ayrı ayrı dâhil olduğu bir denizdir o.”

Dört kahramanın ve Zine Sevda’nın farklı hikâyeleri olsa da bir şekilde devrimcilik veya muhaliflik üzerinden zindanda ve işkence altında buluşur kaderleri. İşkencenin ve hücrenin insanlık dışı etkisini, sürekli hikâyeler anlatarak unutmaya çalışırlar. Doktor en iyimserleridir, Berber Komo hiçbir şeye inancı olmayan kötümser ve öfkeli biri, Demirtay genç, tecrübesiz ve zayıf, Küheylan Dayı ise dev cüssesi gibi koca yürekli ve direngen. Konuşmalara pek katılmayan Zine Sevda ise efsanevi bir direngenliğe, cesarete ve cürete sahip genç bir kız. Bütün kahramanlar hemen her gün işkenceye götürülürler. Bir çeşit cehennem atmosferidir orası. Merhamet ve vicdan yoktur, işkencecilerde. Kahramanların onlardan kurtulma ümitleri de yoktur. İnsanın nasıl bu kadar kötü olabileceğini sorgulayan Küheylan Dayı’ya, “bu yaşamda insan en çok kendinden korkar” diyen Berber Kamo şöyle cevap verir:

“Asıl insan onlardır, Küheylan Dayı. Bu gerçeği anlamadın mı hâlâ? Tanrı doğayı yaratıp yeri göğü var ettiğinde, buna karşı Şeytan da insanı sahiplenmiş, onu bilgi ağacının meyvesiyle beslemişti. Bilgi edinen insan, diğer canlıların yapamadığını yaptı, varoluşunu bildi. Bildikçe varlığına hayran oldu. Kendisinden başka kimseyi sevmedi, Tanrı’yı bile. Tanrı’ya bağlılığı, ölümden sonraki yaşamı istemesindendi. (...) ben devrimcilere katılmadım, çünkü insan konusunda yanılıyorlar. İnsanın iyiliğe yatkın olduğuna, kötülükten kurtarılabileceğine inanıyorlar. Bencilliği ve insafsızlığı, olumsuz koşulların sonucu sanıyorlar. İnsanın ruhundaki cehennemi görmüyor, onun dünyayı cehenneme çevirme hevesini fark etmiyorlar.”

İnsan kendisiyle yetinmeyen tek varlıktır. Kuş, sadece kuştur, çoğalır ve uçar. Oya insan yetinmez, arar, sorar, ister, elde eder, değiştirir. Değiştirdikçe zamanın hızı artar, hız arttıkça onun arzusuna gem vurulmaz olur. Kimi rahatı, konforu ve hazzı arar, kimi özgürlüğü, yaşamın anlamını, kimi de şiddetin, korkunun, kötülüğün verdiği gücü arar. Her arayan, aradığına kavuşur şüphesiz. İşkenceciler kötülüğün, acının içinde ilerledikçe ve kurbanlarının bedenleri üzerindeki güçlerini gördükçe kendilerinden geçer ve işlerini gönül rahatlığıyla yapmaya devam ederler. Özgürlük ve hak arayıcıları iyiliğe inanmanın saf duygusunu canlarıyla, kanlarıyla öderler. Haklı ve iyi olmak bir erinçtir onlar için. Roman bu yönüyle politiktir. Yazar, Türkiye’de yaşanmış ve yaşanmakta olan kadim çatışma ve şiddet alanlarına isim vermeden göndermelerde bulunur. Devletin katı ideolojik ve refleksif yapısını ve buna dair kötü icraatlarını ve bu icraatların kurbanlarının ruh hallerini işlerken güncel siyasi, politik dile sapmaz, kendi dili üzerinden anlatır. Bir çare üretemez elbette ama iyilik ve kötülük öznelerini, kendi fiillerinin üzerine düşünmelerini sağlamaya çalışır. Akıcı, rahat ve şiirsel bir dili var Sönmez’in. Anlatıda şiire de sık sık göndermeler var. Yazar, yer yer masalsı, tahkiyeci bir üslupla anlatısını kurmuş. Can yakan kederli sahnelerde de santimantalizme kaçmadan, yeri geldiğinde ironi ve mizaha başvurarak anlatısını oluşturmuş.

Yazar, romanı, Hallacı Mansur’un bir sözüyle bitirmiş:” Cehennem acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin görmediği yerdir.” Zira yerin metrelerce altında işkence altında inleyen, acı çeken insanların, yerin üstündekiler tarafından hatırlanma, belki de kurtarılma umutlarının boşunalığını anlatır roman. Kahramanlar işkence altında can çekişirken İstanbul’u içinde hem yaşamı hem ölümü barındıran bir sis basmıştı ve hayat hem yer altındaki hem de yer üstündeki gerçekliğini koruyarak devam ediyordu.