• 5.04.2022 09:03

Alter ego, varlığını bildiğimiz ama hiç üzerinde durmadığımız bir kişilik gelişimi. İçimizde, bize haber vermeden yaşayan karakter kavramını açıklar. Dostoyevski’nin ‘Öteki’ romanında sahte Bay Golyadkin üzerinden, alter ego kavramını, insanı ürpertecek denli güçlü bir şekilde işlediğini görüyoruz. Kişi nasıl olur ve ne olur da bünyesinde iki farklı kişiyi büyütür? Kişinin hayatı hangisinin güdümünde gelişir, hangisinin ayak izlerini sürerek gerçek kişiye ulaşırız? Bu soruların peşinden giderek birlikte kısa bir yolculuk yapalım, isterim.

Susmak her zaman söylemekten daha çok yer tutar. Dil doğası gereği çoğul anlamlıdır. Söylemeye niyetlendiğimiz her şeyi hiçbir eksiği olmadan söyleyebilseydik, dil olanaksızlaşırdı. Sonuçta anlatımda açığa vurduğumuz şey sustuğumuz sayısız şeye yaslanır. Kendimizi karşımızdakine ısrarla ve uzun uzun anlattığımızda, anlaşılmayan, açıkta kalan şey anlattıklarımızın içinde değil, sustuklarımızın içinde saklı. ‘’Beni anlamıyor, birbirimizi anlayamıyoruz!’’ denildiğinde aslında anlaşılamayan şey, ifade edemediklerimizin arasında keşfedilmeyi bekliyor durumdadır ki bu keşfi yapmak da herkes için mümkün görünmemektedir. Kaldı ki baskıcı sistem ve toplumlarda gerek kişi gerek kolektif yapılar için olsun keşfedilmek ayrıca sıkıntı yaratan bir durumla karşı karşıya gelmek olur ki, çoğu kez bu keşfin yapılması istenmez ve özneler susmanın, saklı olmanın içinde daha güvenli olduğunu düşünür. Ayrıca anlamak da başka bir sorumluluk yüklenmek anlamına geleceği için, çoğu kez bilinçlice reddedilir.

Ancak, eylemekte ve ifade etmekte imtina edilen durumlar için bir de Dante’nin işaret ettiği bir boyut var. Der ki Dante: ‘’ İster doğal zorunluluk nedeniyle ister özgür iradeyle olsun, esas olarak kişi tarafından amaçlanmış her eylemde, kişi kendi imgesini dışlaştırır. O sebeple herkes, eyleyen kendi olduğu müddetçe, eylemekten sevinç duyar. Olan her şey; kendi varlığını arar, ister. Kişinin varlığı da, en fazla eylemde bütün kesinliği ile bulunduğu içindir ki eylemi zorunlulukla sevinç takip eder.’’   Söz ve sözü takip eden eylemde kişi kendi imgesini bir somutlama içinde kavradığından ve bu yolla var olmayı gerçekleştirdiğinden, kişinin kendini olduğu gibi eylemesi ve eyleminde kendini özgürce ve gerçekliğine uygun olarak görmesi sevinç yaratıyor demektir. Buna göre her bireyin korkmadan, çekinmeden kendi kişiliğinin üretilmesi sürecine dâhil olması ve bu süreci güvenli bir şekilde izlemesi arzusu vardır. Ancak susmalarla ve bastırılmalarla biçimlenen yapılarda kişinin gelişimi çoğunlukla bir düalizm ve anomali seyri gösterir.

Her insanın aydınlıkta sergilediği bir kişiliğinin yanı sıra içinin karanlığına sakladığı, aydınlıktakinden daha güçlü ikinci bir kişiliği olduğuna inanıyorum. İnsan, biçimlenirken dış gerçekliğin yontucu cebrine maruz kalır ve cebre duyduğu gizli-açık öfkenin tersten bir yansıması olarak içinde ikinci bir kişilik inşa eder. Kişinin içinde, her biri diğeri için öteki olan iki kişi yaşamaya çalışır. Meşru kişilik yapısı ile gayrı meşru, illegal kişilik hemen her olay, durum ve duyguda karşı karşıya gelir. Açıktaki kişilik, dışsal belli normlar, kurallar, yasaklar, sınırlar ve bir terbiye edilmişlik ile kontrol edilebilip denetlenebilirken saklıda kalan için ortaya çıkacak şartları bulduğunda neredeyse hiçbir sınırlayıcı kontrol mekanizması yoktur. Üstelik, çoğunlukla öfke, açlık, kompleks, şiddet, gurur ve kibir duygularından mürekkep şeytani bir varlıktır karşı karşıya olduğumuz. Uygun şartları bulduğunda ortaya çıkan ve kendini fütursuzca sergileyen saklı kişilik; örselenmelerinin, yasaklanmalarının, yetersizliklerinin nedenlerini kendi ötekisine ve genel olarak topluma büyük bir nefret ve kin kasırgası halinde yansıtmaktan çekinmez. Bu durumda soru; bizi gerçekte hangisinin temsil ettiğidir. Açıkta olan mı, saklıda kalan mı, her ikisi mi?..

Dostoyevski’nin ‘’Öteki’’ romanı, yazıldığı dönemde tartışma konusu olmuş, günümüzde sıkça tartışılan bireyin kendine yabancılaşması, ötekileşmesi, parçalanmış hasta birine dönüşmesi sorununa ta o dönemde parmak basmış bir roman. Kimi eleştirmenlerce ‘’İnsancıklar’’dan sonra, bu romanla yazarın bir düşüş yaşadığı yorumu yapılmış, kimilerince de bu roman ardından gelecek olan ‘’Yeraltından Notlar’’ın bir habercisi olan ustalık barındıran bir eser olmuş.

Romanın ana karakteri Bay Golyadkin ( Yakov Petroviç), 9. Dereceden bir memurdur. Başta kahramanımız olmak üzere çevresindeki herkes, hatta uşağı Petruşka bile Bay Goldyakin’in yapısından rahatsızdır.  Kahramanımız; iş yerinde, sokakta, evde uşağından bile hak ettiği saygıyı göremeyen zamanla da bu duruma alışan; içinde bulunduğu konumdan fazlasını hak etmediğini düşünen, bazen kendine acıyan, bazen kızan; bazen etrafına karşı yaltaklanıcı, aşağılayıcı tavırlar sergileyen bazen de kendisine saygı göstermeyen, değer vermeyen herkese karşı kin ve öfke duyan, çelişkiler içinde zavallı biridir.

Bay Golyadkin romanın bir yerinde: ‘’Entrikacı değilim, bununla da gurur duyuyorum. Saman altından su yürütmüyorum, kurnazlığa kaçmadan açık seçik hareket ediyorum ki istesem ben de onlar gibi başkalarına zarar verebilirdim, hem de ne zararlar verebilirdim, hatta kime ne yapabileceğimi de biliyorum.” Derken açık kişiliğinin eylemlerini savunmak istemektedir. İçten içe açık kişiliğinin yetersizlikleri, korkaklıkları onu rahatsız etse de sahip olduğunu düşündüğü tek şey olan bu yapısını dışarıya karşı savunmak durumundadır. Ancak içinde çok güçlü kuşkular vardır ve insanların onu küçümsediğini, yok saydığını düşünmektedir. Bu düşünce gün geçtikçe yoğunluk kazanmaktadır. Bütün bu olumsuz duyguları taşıran bir olay olmuştur ve kahramanın gerçeklikle bağı tamamen orada kopmuştur. Olay, yağmurlu bir gece Olsufiy İvanoviç’in evindeki baloya alınmamasıyla başlıyor. Baloya alınmak istenmemiş ve açıkça reddedilmiştir Bay Golyadkin.

İçindeki ‘öteki’yle baş etmeye çalışan kahraman, başkalarının “öteki”si olarak maruz kaldığı eylemleri kaldıramıyor, doğal olarak. (Dostoyevski’nin yazarlık dehasını buradaki psikolojik çözümlemelerde olduğu gibi görmek çok keyifli.) Sonrasında kahramanımız önce bütün aşağılanmaları göze alarak zorla içeri girer ancak içeriden paramparça olmuş, yerin dibine batmış biri olarak çıkar ve yağmurlu havada koşmaya ve her şeyden de kendinden de uzaklaşmaya çalışır. Hiç durmadan uzaktaki bir köprüye kadar koşar ve işte tam orada romanın asıl belirleyici izleği ortaya çıkar. Çünkü köprüde ikinci Bay Golyadkin ile karşılaşır, fiziksel olarak tıpatıp kendisidir karşılaştığı kişi. Bunu bir yanılsama olarak görmeye çalışırken ikinci Bay Golyadkin zorla gelir hayatının merkezine yerleşir.  En kötüsü de ikinci Golyadkin her yönüyle gerçek Golyadkin’in tersidir. Gerçeği neyi yapamıyor, beceremiyorsa sahtesi bütün onları büyük bir ustalık ve beceriyle gerçekleştiriyordur. O andan sonra hiçbir şey doğru gitmez. Gerçeği ile sahtesi arasında amansız bir savaş başlar.

Romanın tümünde gerçek Bay Golyadkin ile öteki, sahte Golyadkin’in nefes kesen mücadelesine tanık oluruz. Roman, gerçek Bay Golyadkin’in akıl hastanesine düşüşüyle biter. Ama bitmez aslında. Romanın sayfalarını kapattığınızda siz de içinizdeki ‘öteki’ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Ya da yeniden yüzleşiyorsunuz, diyelim. Toplumsal yapısı, günümüz Türkiye’si gibi katı bir hiyerarşiden oluşan zamanın Rusya’sında, kahraman kendini sürekli aşağılanmalara, yok sayılmalara, ötekileşmelere karşı ispatlamak, öz saygısını her gün yeniden kazanmak zorunda hisseder.  Bu baskıya, örselenmeye direnemediğinde içinde saklı kişi, fırsat tam da budur deyip ortaya çıkar. Fakat gerçek hayat içinde kendine yer bulacak zemini yaratamazsa, o yeteneği gösteremezse sahibine zarar verecek olaylar ardı ardına patlak verir. Ta ki bütünüyle yok olana kadar bu kör edici hırsın etkilerine açık hale gelmiştir artık. 

Belki de toplumsal ve siyasal hayatımızın karşı karşıya kaldığı yıkımın önemli nedenlerinden biri de şiddete, öfkeye, kine ve nefrete dayalı bir bünye içinde büyümüş saklı kişiliklerin( alter ego’ların)artık fırsat bulmuş ve fütursuzca yaşam alanlarına, hem de sorumlu mevkilere yerleşmiş olmalarıdır.

 

Kim bilir?..