• 10.03.2021 00:00
  • (959)

 H.132/750 yılında iktidarı Emevîlerden devir alan Abbasîler, İslâm coğrafyasına en parlak çağını yaşattı. Abbasîler döneminde sosyal, kültürel ve bilimsel alanlarda büyük gelişmeler kaydedildi. Ancak bu, aynı zamanda İslâm imparatorluğunun merkezi yönetim anlamında çözülmeye başladığı ve farklı Müslüman devletlerin ortaya çıktığı bir dönem oldu. Bunda, fetih yoluyla çok geniş toprakların elde edilmesi de önemli bir rol oynadı. Henüz Emevîler döneminde İslâm imparatorluğu artık tek bir merkezden yönetilmeyecek kadar büyümüş; batıda İspanya, doğuda Maveraünnehir (Batı-Orta Asya’da Ceyhun ve Seyhun nehirleri arasındaki bölge) ve kuzeyde Bâb-u’l Ebvâb’a (Derbend, Dağıstan) kadar ulaşarak, bütün bu toprakların tek elden, tek merkezden yönetilmesini âdetâ imkânsız kılmıştı.

Abbâsî iktidarının egemenliğini yitirdiği ilk topraklar İspanya oldu. 730’ların sonuna geldiğinde, Endülüs’ün yanı sıra Merovenj Fransası’nın Akdeniz kıyısındaki başlıca şehirleri, Pirene dağları ile Rhone vadisi arasındaki yerlerin tamamı Müslümanların eline geçmişti. Ancak tam bu sırada Endülüs’te Araplar ve Kuzey Afrikalı Berberiler arasında bir fay hattı beliriverdi. Kuzey Afrika’nın Berberi kabileleri yakın dönemde İslâma geçmişti ve 711 yılında İspanya’nın fethine çıkan İslâm orduları arasında hacimli bir yere sahipti.Berberiler ganimetten ve fethedilen topraklardan aslan payını Arapların kendilerine almasından şikâyet ediyordu. Bu yüzden Berberi lider Munuza, 732 yılında Doğu İspanya’da, Galya (Fransa) sınırında kendi krallığını kurdu (Strauss, 1999:82-83). 

Kürt mirliklerinin ortaya çıkışı

İzninizle öncelikle “mir” kelimesi üzerine birkaç şey söyleyerek yola devam etmek isterim. Kanımca bu kelime Kurdî-Farısî kökenli bir kavram olup, daha sonra biraz farklı formlarıyla Arapça ve Türkçede kullanılmaya başladı. D. N. MacKenzie, A Concise Pahlavi Dictionary (Oxford, 1971:56) çalışmasında “mir” kelimesini Pehlevicede “mihr” [mtr’ 1M myhr, N -] şeklinde verir. Mezopotamya’daki Mithra (Güneş Tanrısı)  da aynı kökenden gelir. Benzer şekilde Dr. Ali Nourai, An Etymological Dictionary of Persian, English and other Indo-European Languages (2014:297) adlı eserinde, “mithra”nın Avesta dilinde “anlaşma,” “sözleşme” ve  “nezaket” anlamlarına geldiği;  Farsçadaki “mehr” kelimesinin de “mithra”dan gelip “güneş”  ve “ışık açısı” anlamlarını aldığını belirtir. Ona göre, Grekçedeki “mithras” (Helios’la örtüştürülen Gümeş veya Işık Tanrısı) Avesta’daki aynı kelimeden kaynaklanır.  Günümüz Kürtçesinde “mahr”  nikah kıymak, evlenmek anlamında kullanılır. “H” sesi Kürtçede kelimenin ortasında yer alınca çoğunlukla düşer. Mesela Kürtler “bîhn”(koku) demez, “bîn” der; “tîhn” (ısı) demez, “tîn” der; “şîhn” (yeşil) demez, “şîn” der; “mîhr” demez, “mîr” der.  Kısacası nasıl ki Arapçada, anayasa anlamındaki “düstur” (dest+dûr= destûr) Kurdî-Farisî ise, benzer şekilde “emîr” kelimesinin de Kurdî-Farisî olma olasılığı yüksektir.

Önce Endülüs’te bölünmeye başlayan Abbasi merkezi yönetimi, zamanla Ortadoğu ve Kafkaslara da sıçradı.  Henüz halife el-Mütevekkil (847-861)  döneminde, Abbasilerin Kafkaslardaki egemenliği ciddi anlamda zayıflamıştı (Minorsky, 1958:19). 844’ten başlayarak Ermîniyye, Azerbaycan ve Arran bölgesinde Şirvanşahlar egemen olup Bağdat’taki halifelik makamından bağımsız olarak hareket etmekteydiler.  Şirvanşahlardan sonra Saciler, Azerbaycan ve Arran’a hakim oldu.[1] Sacilerin yıkılmasından sonra Şeddadîler Arran’da hâkimiyetlerini tesis etmeye başladı. Deysem b. İbrahim el-Kurdî, H.326/937-938’de Arran ve Azerbaycan’da yönetimi ele geçirdi. Ordusunu ağırlıklı olarak Kürtlerden kuran Deysem, 936-937’de Berdea’da ve Erdebil’de, 938’de Merağa’da kendi adına para bastırıp Arran ve Azerbaycan bölgesinin hâkimi oldu (Keleş, 2018:118-145). Kısa bir süre sonra nüfuz alanını Ermîniyye’ye kadar genişletmeyi başaran Deysem, H.330/941-942 tarihinde Ermîniyye’de (Dvin’de) kendi adına sikke kestirdi.

950-1099 yılları arasında Şeddadî mirliğinde hüküm süren yöneticileri şöyle sıralamak mümkündür: Muhammad b. Şeddad (hükümdarlık dönemi 951-965), I. Ali Leşkari b. Muhammad (hd 965-978), Marzuban b. Muhammad (hd 978-984), I. Fadl b. Muhammad (hd 985-1031), Ebü’l-Fath Musa b. Fadl (hd 1031-1034),  II. Ali Leşkari b. Musa (hd 1034-1049), Anuşirvan  b. II. Ali Leşkari (hd 1049), Ebü’l- Evsar I. Şavur b. Fadl (hd 1048-1067), II. Fadl b. Şavur (hd 1067), Aşot b. Şavur (hd 1068-1069), II. Fadl b. Şavur (hd 1069-1073), III. Fadl(un) b. II. Fadl (hd 1073-1075), Sultan b. Mahmud (ö. 1099).

Bu hükümdarlar arasında, en çok bilinen ve tanınanı I. Fadl ya da el-Mansûr Fadl b. Muhammed Şeddâdî idi.  47 yıl iktidarda kaldıktan sonra, Kasım 1031’de, Kurban Bayramına denk gelen Pazar günü (10 Zilhicce) vefat eden Fadl, Berdea ve Gence’de bastırdığı sikkelerinde, “el-Emîr el-Mansûr Fadl b. Muhammed Şeddâdî “ve “el-Emîr es-Seyyid el-Mansûr Fadl b. Muhammed Şeddâdî” künyelerini kullanılmıştı.

Şeddadî sikkeleri

Azerbaycan ve Arran’da 916’dan 953 yılına kadar  Saciler egemenliklerini sürdürürken, 953 yılından itibaren kısa bir süreliğine de olsa Musafirîler hakimiyeti ele geçirdi (953-968). 970 yılında Şeddadî’lerin Arran’da Musafirî hâkimiyetine son vermesiyle, Doğu Kafkasya’da üç otonom Müslüman beylik ortaya çıktı. Bunlar (a) bölgedeki yerli Dağıstanlılarla karışmış olan Arap Haşimileri; (b) yereldeki İranlı gelenekleri benimsemiş Arap Yezdiler[2]; ve (c) Arran’da egemenliklerini tesis etmiş olan Şeddadîlerdi (Minorsky, 1958:20). Şeddadîlerin Azerbaycan ve Arrân’da egemenlik alanlarını genişletme mücadelesinde bölgede meskûn Kürt nüfus önemli bir rol oynadı. Şeddadî mirlerinden Ebü’l- Evsar I. Şavur b. Fadl, 1063 yılında Şirvan bölgesine hâkim olmak için üç kez taarruza geçti ve bu saldırıları bölgede yaşayan Kürtler arasında memnuniyete yol açtı. Ebü’l- Evsar’ın 1065 yılında Maskat’ı almak üzere harekete geçti ve 1069 yılında adına al-Bab’ta (Derbend) hutbe okundu (Minorsky,1958:76).

Şeddadîlerin topraklarına katmak istedikleri önemli bir kent de Tiflis’ti. Tiflis, dönemin Hıristiyan ve Müslüman dünyaları arasında kalan, yoğun bir Müslüman nüfusun da yaşadığı bir kentti. Tam Şeddadîler Tiflis’i topraklarına katma hesapları yaparken, 1062 yılında Tiflis’teki soylulardan bir grup, Şeddadî emiri Ebü’l- Evsar’a başvurarak kenti teslim almasını istedi. Zira kentin yöneticisi Cafer bin Ali ölünce, iki oğlu Mansur ve Abul Hayja kendi aralarında bir iktidar mücadelesine girişmişti. Bunun üzerine Tiflisliler, şehir ve kalelerin Ebü’l- Evsar yönetimine bırakılmasının daha uygun olacağını kanaatına varmıştı. Ebü’l- Evsar bu öneriyi yerinde buldu, ancak veziri Bahtiyar b. Salman Ebü’l- Evsar’a “Allah Tiflis vilayetinin tamamı ve kalelerini bir solukta senin eline geçirecektir”diyerek, biraz daha sabır etmesini istedi. Bunun üzerine Ebü’l- Evsar, Tiflis ve etrafındaki kalelerin anahtarlarını elçilere teslim ederek, teklifi geri çevirdi. Böylece bir fırsat kaçmış oldu. Zira geri dönen elçiler, kalelerin anahtarlarını Kaheti beyi Akhsartan b. Gagik’e verdi[3] ve o da büyük bir para karşılığında Tiflis’i Roma’ya (Doğu Roma’ya, yani Bizans’a) sattı. Bölgeye derhal bir garnizon gönderen Roma, dağlık bölgedeki yolları genişleterek, Tiflis’e ve İslam coğrafyasına açılan yolları güvenlik altına aldı (Minorsky, 1953:20).

1067 yılında Şeddadi Emiri Ebü’l- Evsar ölünce, yerine oğlu Fadl b. Ebü’l- Evsar Şavur geçti. Fadl b. Şavur, Sultan Alparslan’ın Arran üzerinden Gürcistan’a yaptığı ikinci sefere katıldı. Gürcü kralının Şeddâdi topraklarına saldırması üzerine, Alparslan ile Fadl b. Şavur 1067 yılının Ekim-Kasım aylarında Arran ülkesine girdi. Ardından Gence’ye geçen Alparslan, Fadl b. Şavur’a hilat giydirdi (Keleş, 2016:183).  Bu ikinci seferde Tiflis’i ele geçiren Sultan,  o yıl Şeddadî emiri olan ve kendisine büyük miktarda para veren II. Fadl’a bıraktı. Böylece Şeddadîler, daha önce Gürcü kralına bıraktıkları Rustavî’ye ek olarak, Gürcistan ile İslam diyarları arasındaki son nokta olarak bilinen Tiflis’e de hâkim oldu. Özellikle Sultan Alparslan döneminde Şeddadî- Selçuk ilişkilerinin iyiydi ve Roma’ya karşı birlikte hareket ettiler. Urfalı Mateos’e göre, Şeddadî hükümdarı Fadl b. Şavur, Alparslan’ın 1070 yılındaki Urfa kuşatmasında, Alparslan ile birlikte sefere katılmıştı(Mateos, 1962: 140).

11. yüzyıl başlarında Şeddadîlerin egemenliğinde olan Batı Azerbaycan, daha Med İmparatorluğu döneminden beri bir Kürt yerleşim alanı olup Küçük Medya olarak biliniyordu (M. Emin Zekî Beg, 2002:298). Tarihsel süreç içinde Kürtlerin Kafkaslardaki varlığı giderek gerilerken, bölgedeki önemli yerleşim merkezlerinin ve yine bölgeye hayat veren en önemli iki nehrin adlarının hep Kürtçe olduğunu hatırlatmakta yarar var. Örneğin Kûr nehrinin adı Kürtçe “derin” demek olan “kûr” sözcüğünden ve Aras’ın adı da “kara su” anlamındaki  Avreş’ten gelir. Diğer bazı Kürtçe kökler şunlardır: Bakü (Baku(r): kuzey rüzgarı, Bako: dağ rüzgarı); Gence (hazine); Nahçivan (Nexşevan: oymacı, nakış ören); Şirvan (şervan: savaşçı, Şirvan: sütçü); Derbend (kapalı geçit); Kurdivan, Kelbacar (Kewbajar: keklik şehri); Berde[4] (Berze: yüce, büyük); Şemkur (Çemkur: derin nehir) Zengılan (ziller, zilciler). Bunlar gibi daha yüzlerce yerleşim yerinin adı Kürtçedir.

Coğrafyacı Strabon, Azerbaycan adının, Büyük İskender’in Küçük Medya’ya (Media minor) vali olarak tayin ettiği komutan Atropates’in isminden (Media Atropatanae) geldiğini söylerken, Arap coğrafyacılardan Yakut el-Hemevî, Azerbaycan kelimesinin, Azerbeykan’dan geldiği ve bu kavramın Farsça “ateş” anlamındaki “azer” ile “mekân” anlamındaki “beykan” kelimelerinin birleşiminden oluştuğu iddiasındadır.[5] Yakut el-Hemevî’ye göre, “ateşgâh”  anlamındaki Azerbeykan daha sonra Araplar tarafından “Azerbaycan” şeklinde kullanılmıştır (Mirzalı, 1993:13-15). Ancak Azerbaycan kelimesinin Kürtçedeki “Adirbêcan” (ar, adır, agır = ateş; bêcan = cansız) kelimesinden gelmiş olma olasılığı da vardır. Kürtler eskiden Kerkük için “Baba Gurgur” adını kullanırdı.  Bu adlandırma, kendi kendine yanan gaz ve petrol kuyularından esinlenerek verilmişti (onomatopoeia = ses taklidi, ses yansıması yoluyla adlandırma). Bu da konuyla ilişkilidir, zira “Baba Gurgur”  harlı ateş anlamına gelirken, “Adırbêcan” da cansız ateş anlamına gelir.  Kısacası, ad-anlam esaslı bir yargıda, Azerbaycan isminin Kurdî-Farısî kökenli olma olasılığı yüksek görünmektedir.


[1] Arran, batıda Ermenistan,  doğu ve güneyde Azerbaycan, kuzeyde Kebk dağları ile sınırdaş bir bölgedir. Tiflis ile Aras nehri arasındaki bölgede kalır.

[2] Şii mezhebini benimsemiş olan Yezdilerin Şayban aşireti zamanla Farslaşmıştı.

[3] Gagik oğlu Akhsartan, 1058-84 yılları arasında Kaheti’de (Gürcistan’da) hüküm sürüyordu. Akhsartan, Batı Gürcistan’ın Ahbaz lideri Kral IV. Bagrat (1027-1072) ile çatışma içindeydi. Bkz. Minorsky,  A History of Sharvan and Darband, s.67.

[4] 10. yüzyıl Arap seyyahlarından İbn Haulk, Rey ve Isfahan hariç tutulduğunda, Irak ve Horasan’da Berdea’dan daha büyük, daha güzel ve huzur verici bir yer yoktur diye yazar. Berde/Berdea Arran bölgesinin başkenti olup, Derbend ve Teflis (Tiflis) ile birlikte en gözde şehirlerdendir  (Inb Haulk, 1800:157, 160).

[5] Yakut el-Hemevî’ye göre Azerbaycan beşinci iklimde kalıp sınırları; doğu’da Berzea, batıda Erzincan, kuzeyde Deylem, el- Cebel ve Term’den oluşmaktadır. En önemli şehirleri Tebriz, Selmas, Urmiye, Erdebil ve Merend’dir (Çetin,2014:57).