• 22.10.2015 00:00
  • (3096)

 -BATI’DA SİVİL TOPLUM AŞAĞIDAN YUKARIYA DOĞRU TARİHSEL GELİŞME SÜRECİ İÇİNDE ORTAYA ÇIKARKEN, YUKARDAN AŞAĞIYA DOĞRU GELİŞEN BİZİM GİBİ TOPLUMLARDA SİVİL TOPLUM “TARİHSEL UZLAŞMA” ETKİNLİĞİNE BAĞLI OLARAK ORTAYA ÇIKMAKTADIR!...

Şimdi önce  yazıyı, benim ne demek istediğimi falan bir yana bırakın ve   Facebook’ta yayınladığım şu iki videoyu bir izleyin. Bunları iki gün önce  yayınladım, bakalım ne reaksiyon gelecek diye. Sayfaya girince hemen karşınıza çıkan “başörtüsü” olayıyla ilgili ilk paylaşımı ve sonra da onun altındaki, sevişen rahip ve rahibe olayını kastediyorum!...  https://www.facebook.com/zm.aktolga1

İsterseniz önce ikincisinden, bir rahiple rahibenin sevişmeleri ve yoldan geçenlerin buna karşı  reaksiyonu olayından başlayalım: 

Paylaşımın altına şöyle not düşmüşüm: “Bakın, demokrasi budur işte!...21.Yüzyılda din, dindarlık ve sivil bakış-duruş budur... İnsanların reaksiyonuna bir bakın, medeni olmak, hoşgörü budur... Bu duruş, Batı’da  sivil toplumun zaferine bağlı olarak ortaya çıkan   kendine  özgü bir  oluşumu ifade etmektedir”...

Şimdi burada  tutupta,  Batı’da bu noktaya nasıl gelinmiştir, Batı toplumlarının tarihsel gelişme diyalektiği söz konusu olduğu zaman buradaki-Batı’daki- anlamıyla “sivil toplum” nedir, nasıl ortaya çıkmıştır   bunları anlatmaya kalkmayacağım. En azından bunun yeri böyle bir  makale değil. İsteyen aşağıdaki linke bakabilir: http://www.aktolga.de/m48.pdf

Burada altı çizilmesi gereken nokta şu bence:Batı toplumlarının tarihsel gelişme süreci içinde sivil toplum, feodal toplumun bağrında, onun diyalektik anlamda inkarı olarak ortaya çıkan “Kent toplumunun” ürünü olur. 

Bilindiği gibi kapitalist toplum feodal toplumun ana rahminde “Kent toplumu” olarak gelişmeye başlar. Bu gelişme süreci aynen ana rahmine düşen bir bebeğin gelişme süreci gibidir. Gelişebilmek için hem ona-ana rahmine- muhtaçtır, ama hem de onu aşarak kendisi için bir varlık haline gelmeye çalışır. İşte, Batı toplumlarının tarihsel gelişme süreci içinde feodal topluma karşı daha başından itibaren bir alternatif olarak ortaya çıkan ve onunla birlik içinde  mücadele ederek gelişen- yeni bir üretim ilişkileri sistemini temsil eden- devlet dışı bu sivil  oluşuma “sivil toplum” deniyor... Yani, feodal sistemin içinde, onun bir parçası olarak doğduğu halde,  feodal sistemi eleştiren ve daha sonra da onu değiştirerek yeni bir üretim ilişkileri sistemini inşa eden güçtür sivil toplum gücü.

Sonuç ortada:  Bu sivil toplumun inşa ettiği yeni toplum. Biz buna bugün modern kapitalist toplum diyoruz. İşte bu,  inşa edici- devrimci sivil toplum gücü, süreç içinde feodalizmi saf dışı bırakarak yeni toplumu-modern kapitalist toplumu inşa ederken, aynı zamanda onun ideolojik ve kurumsal düzeyde en büyük destekçisi olan Kiliseyi ve dini de reforme ederek kendisine uydurmuştur. “Batı demokrasilerinin” temeli böyle atılır. Bu durumda Batı’da din artık sisteme entegre olarak eskiye dönüşü temsil eden bir odak- ideolojik  zihinsel bir sistem olmaktan çıkmış, mevcut sistemin tarihsel köklerini,  onun nereden, nasıl çıkıp geldiğini temsil eden  tarihi-müzelik bir güç, bir simge haline gelmiştir diyebiliriz.

Batı’da,  çoğu yerde, yenilerini inşa etmek için  feodal dönemden kalma eski binalar  bile yıkılmaz!... Onları,  görünüşleriyle olduğu gibi muhafaza ederek içeriğini-fonksiyonunu değiştirirler, yani “restore” ederler o kadar. Ve bununla demiş olurlar ki, işte bizim köklerimiz buralardadır. Biz öyle pozitivist toplum mühendisliği mantığıyla yukardan aşağıya doğru inşa edilmiş köksüz bir toplum-millet değiliz. İçinden çıkıp geldikleri köklerini göstererek yeni kuşaklara  nasıl bir mirasa sahip olduklarını öğretmiş,  onların da bu köklerden tarihsel toplumsal gıdalarını almalarına olanak sağlamış olurlar.  Yani,  Batılı anlamda “restorasyon”, varolan sistemin,  içinden çıkıp geldiği eskiyi küllerinden yeniden yaratarak ona teslim olması anlamına gelmiyor!  O, yani Batılı toplumu, “yeni” olarak  “eskinin”  içini zaten  boşaltmış olduğu için,  “eskiye” ait  görünüşü muhafaza ederek onu   zamanın ruhuna uygun bir şekilde  hayat vererek  kullanmış oluyor!...

Videodaki  o rahiple rahibeye bakın!... Bu video aslında “verstehen Sie Spas”-“şakadan anlar mısınız”-programı için çekilmiş, yani günlük hayattan doğal bir alıntı değil! Ama bu onun önemini azaltmıyor (hadi siz yapın böyle birşey bakalım, Türkiye’de  neler oluyor!!), tam tersine ona daha da bir anlam katıyor... Çekimi yapanlar (bilinç dışı bir dürtüyle) insanların nasıl reaksiyon vereceklerini ölçmek-göstermek ve    “yeninin” gücünü demonstre ederek -gene  biliç dışı bir şekilde- bir kere daha sivil toplumun zaferini  ilan etmek   için bir tür test yapmış oluyorlar!...

Çevredeki o insanlar ise, işte o insanlar da,  yeni toplumu inşa eden sivil toplum gelenekli, onun içinden çıkıp gelme modern  toplum  bireyleri olarak,  karşılarındaki tabloya bakınca-gene bilinç dışı bir şekilde- sadece gülümseyerek  kendi zaferlerinin  bir kere daha altını çizmiş, onu  kutlamış oluyorlar!!... İşte bütün mesele burada! Bizim bu taraftan bakınca, pozitivist bir zihniyetle  sanki bilinçli olarak öğrenilmesi gereken  bir faaliyetmiş gibi gördüğümüz ve   “hoşgörü” olarak ifade  ettiğimiz o  “gülümseme”,  Batı toplumlarının tarihsel gelişimini, yeni toplumu inşa eden “sivil toplumun” nasıl bir süreç içinde geliştiğini, bugün bize yukardan aşağıya bilişsel bir faaliyetle “öğrenilerek” kazanılması gerekiyormuş gibi görünen bazı değerlerin orada nasıl tarihsel olarak ortaya çıkan ve artık bir kültür-bilinç dışı yaşam bilgisi-haline gelmiş bilgiler olduğunu  gösteren  de  odur!... Kısacası, gülümseyerek geçip gitmekle “işte bizim-sivil toplumun-zaferi budur” demiş oluyor o insanlar. Bitti!...

Tabi bu sürecin  -yeni yaşam bilgilerini, yani kapitalist kültürü üretme sürecinin-aynı zamanda,  yeni toplumda sınıflar arasında birlikte yaşamanın kurallarını da belirlediğini,   toplumsal hoşgörünün-toleransın  sınıflı bir toplumda hayatı mücadele içinde  birlikte üretme esasından kaynaklandığını, demokrasi denilen işletme sisteminin özünün de zaten bu olduğunu  unutmayalım. Daha başka bir deyişle, Batı toplumlarında burjuva demokrasisinin, yukardan aşağıya doğru, devlet gücüyle -ya da “solcu aydınların” o çok bilmiş “öğretici entellektüel” faaliyetiyle-  topluma “öğretilen” bir yetenek olmadığını, bunun, aşağıdan yukarıya sivil toplumun gelişme süreci içinde tarihsel olarak gelişip artık bilinç dışı  kültürel bir  yaşam bilgisi  haline gelmiş bir işletme sistemi olduğunu unutmayalım!...

 -YUKARDAN AŞAĞIYA DOĞRU GELİŞEN BİZİM GİBİ TOPLUMLARDA TARİHSEL UZLAŞMA”  SİVİL TOPLUM BEBEĞİNİ   YARATMA  ETKİNLİĞİ ANLAMINA GELİRKEN,  BATI’DA SİVİL TOPLUM AŞAĞIDAN YUKARIYA DOĞRU GELİŞEN BİR GÜÇTÜR!...

Şimdi geliyoruz birinci videoya, yani bize- hani o başörtülü kıza haddini bildirmeye çalışan Kemalist öğretmen var ya ona; bu iş-sivil toplum yaratma işi- bizde nasıl olmuş, oluyor bir de   ona bakalım!... Çünkü, çıplak gözle baktığımız zaman, ne o Kemalist öğretmen, ne de  başörtülü kız-tabi bunlar videoda birer sembol, bunların toplumda temsil ettiği belirli sınıf ve tabakalar var- bunların ikisi de tek başlarına yeni bir toplumu-“yeni Türkiye’yi”- yaratacak sivil toplum gücü değiller. “Beyaz” ve “Siyahlardan” oluşan iki  Türkiye’yi-iki kültürel bilgi temelini- meydana getiriyor bunlar. Halbuki bunlardan biri diğerini yok ederek yeni bir Türkiye kurmak mümkün değil. Yeni Türkiye bunların etkileşiminin sonunda ortaya çıkacak MELEZ bir yapı olacak.  O halde  hani nerde bizde bu yapıya denk düşen, onu inşa edecek olan sivil toplum, varsa eğer bizde  öyle birşey neden süreci yönetecek bir güç olarak ona damgasını vuramıyor?...

BİZDE NEDEN BİR SİVİL TOPLUM  OLMAMIŞTIR?

Batı’da, feodal toplumun bağrında daha başından itibaren  aşağıdan yukarıya doğru  yeni bir üretim ilişkileri sistemini temsil ederek doğan ve onun diyalektik anlamda inkarı olarak gelişerek  yerini alan,  yeni toplumun-kapitalist toplumun-inşacısı bir  “sivil toplum” olayı-geleneği var iken, bizde böyle birşey hiç olmamıştır.  Çünkü bizde varolan o antika Devlet yapısı,  ne Batı’daki gibi  adem-i merkeziyetçi  bir yapılanma anlamına gelen  feodal bir  yeniden yapılanmaya, ne de kapitalist toplumu yaratacak bir sivil toplumun oluşumuna olanak tanımamıştır. Önce bu  gerçeğin altını şöyle bir çizmek gerekiyor! Çünkü, bunu yapmadan otur sabahtan akşama kadar tartış bir yere varamazsın! AK Parti nedir, Kemalizm neyi temsil ediyor, “Türk solu”, “Kürt solu” nedir, bütün bu aktörler hangi  tarihsel süreçlerin içinde oluşarak bugüne gelmişlerdir, bunlar  bilinmeden bugünü yapan   bu aktörler arasındaki mücadeleleri kavramak ve buradan nereye doğru gittiğimiz konusunda bir fikre sahip olmak da mümkün değildir...

Bir kere bizde Devlet olayı Batı toplumlarına göre çok farklı bir sürecin ürünüdür. Batı toplumlarında devlet aşağıdan yukarıya doğru  sivil toplum tarafından yaratılan toplumsal bir örgüt olarak ortaya çıkarken, bizde Devlet (aradaki farkı belirtmek için büyük harflerle yazıyorum!)  aşiret toplumunun  fetihçilik yoluyla  yukardan aşağıya doğru Devletleşmesiyle ortaya çıkar. Yani Batı’da devlet bir sivil toplum yaratığı iken, bizde, önce gelen  Devlet daha sonra   kendisine hep bir toplum  yaratmaya çalışmıştır!...  

Bakın  daha önce bu konuyu nasıl ele almışız: http://www.aktolga.de/m50.pdf  . Burada kısa bir özetle yetinmeye çalışacağım:

KİMİZ BİZ, NEDEN “KENDİMİZE BENZERİZ”!..         

Evet, tekrar altını çizelim, kimiz biz, neden böyleyiz, neden Batı toplumlarından, onların tarihsel gelişme süreçlerinden farklıdır bizim yaşam çizgimiz?

Bizim sınıflı topluma-medeniyete geçişimiz konar-göçer geleneklerimizin, yani tarihsel olarak oluşmuş toplumsal DNA’larımızın (kültürel bilgilerin-yaşam bilgilerinin) Batı toplumlarında olduğu gibi (Cermenler’de olduğu gibi) toprağa yerleşerek tarımsal üretime başladıktan sonra, üretim süreci içinde, yeni üretim ilişkilerine uygun olarak değişmesiyle olmaz; fetihçilik ruh haliyle içine girilen yeni yaşam koşullarının zorlamasıyla, eskilerinin -mevcut yaşam bilgilerinin- üzerine bazı yeni bilgilerin ilave edilmesiyle (mevcut niteliksel halin içinde kalarak-öğrenmekle) gerçekleşir. Çevreye-yeni koşullara uyuma bağlı olarak, bazı toplumsal genler(bunlara biz bilinç dışi yaşam bilgileri anlamına gelen kültür deriz)  pasif hale getirilirken, bazıları da, ortaya çıkan yeni durumları da -bilgileri de- kodlayacak şekilde kendi aralarında yeni birliktelikler oluşturarak gelişirler. Yani, tarihe barbarlığın yukarı aşamasından girmiş yerleşik toplumlar gibi, yeni bir üretim süreci içinde yeni üretim ilişkileri yaratan, yeni yaşam tarzını bu ilişkiler içinde üretilen bilgilere göre gerçekleştiren bir toplum değiliz biz. Bu yüzden de bugünün içinde geçmişin nasıl yaşadığına-varolduğuna ilişkin çok özel bir örnek teşkil ederiz. Bizde hala binlerce yıl öncesine ait bazı toplumsal genler (yaşam bilgilerini ihtiva eden nöronal programlar) farklı biçimler altında aktif halde olduklarından, bugünün yaşamını üretirken, farkında olmadan, bunu geçmişten kalan mirasa uygun olarak yerine getiririz. Bu genler çok değişik biçimlerde güncelleşmiş, “modernleşmiş” bilgileri üretiyor görünseler de, görünüşün biraz altına inince hemen “bizi bize benzeten” özelliklerimizi görürüz!

Bir örnek verelim: Hiç düşündünüz mü “bizde neden önce bir bina yapılır da onun alt yapısı, suyu, elektriği, kanalizasyonu vs. sonradan akla gelir” diye (son yıllarda kapitalizm geliştikçe  bunlar hep değişiyor artık!). Bina yapmak yerleşik toplum kültürünün bir parçasıdır. Bizse bilinç altımızda halâ göçebe geleneklerimizle yaşarız. Bizim için önemli olan, o anki  ihtiyacı karşılamak üzere bir binanın yapılması ve onun içinde oturmaktır! Kanalizasyon, elektrik, su vs. bunlar normal koşullarda yerleşik toplum kültürünün bileşenleri olarak bina yapımının ayrılmaz parçaları oldukları,  biribirlerinden ayrı düşünülemeyecekleri halde, bizim için  bunlar henüz daha bir arada öğrenilmiş ve bilinç dışı kültürel unsurlar haline gelmiş  olmadıklarından (sonradan öğrenilmiş ve kayıt altına alınmış  olduklarından) ayrı ayrı aklımıza gelirler. Bu yüzden de, önce o anki ihtiyaç ne ise onu düşünürüz, sonra da diğerlerini!.. Hiç düşündünüz mü neden “Türkün aklı sonradan gelir” denmiş diye!!..

DEVLET VE BİREY.. BATI’DA VE BİZDE..

Burada çok önemli bir nokta var: Neden bizde hep “Devleti korumaktan, ya da kurtarmaktan” bahsedilir? Sadece Osmanlı’da da değil, bugün halâ Türkiye Cumhuriyeti’nde bile, azıcık sıkışsak, neden hemen, “ne olacak bu Devletin hali”, ya da, “Devleti nasıl koruyacağız-kurtaracağız” diye düşünen birileri çıkar  ortaya?  Hep “korunmaya muhtaç bir Devlet” vardır ortada!  Ve de onu “koruyanlar”, “kurtaranlar”!. Herşey bu uğurda yapılır. Darbeler, muhtıralar bunun için verilir.  Bu neden böyledir hiç düşündünüz mü, nedir bu işin tarihsel, toplumsal temelleri? Bakın Allah aşkına, en “demokrat” olmaya çalışanlarımız bile o kadim Devlet anlayışımıza sığınarak “insanı yaşat ki Devlet de yaşasın” deyip çıktıklarını sanıyorlar işin içinden!!.Yani insanı yaşatmaktan amaç bile gene “Devlet”, “Devleti yaşatmak”!!..Yani, beyinlerimizdeki nöronal ağlar öyle döşenmiş ki, merkeze Devleti almadan olmuyor!!  Bugün halâ, “sağcısıyla”, “solcusuyla”, “ilericisi” ve “gericisiyle” bütün “Cumhuriyet aydınlarını” (hatta, sıradan insanları bile)  içine alan bu ruh halinin esası nedir, nasıl bir kültürel miras “zihniyet” yatıyor bunun altında, hiç düşündünüz mü?

Kentten çıkma Batı toplumlarında birey ve toplum önce gelir, devlet sonra dedik. Devlet, bu zemin üzerinde oluşur; elementlerini bireylerin oluşturduğu sistemin merkezi varoluş instanzıdır devlet. Birey ise, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olarak,  kendisi için üretim yaptığı için bireydir. Sosyal sınıfların ortaya çıktığı temel  budur. Toplum, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olanlar ve olmayanlar olarak ikiye bölündüğü zaman, sınıflı toplum da oluşmuş olur. Devlet de,  böyle bir zemin üzerinde sistemin merkezi varoluş instanzı olarak  ortaya çıkar..

Osmanlı Devleti’nin ve toplumunun oluşumu ve yapısı ise bambaşkadır. Kuruluştan önceki dönemi düşünelim: Konar-göçer  çoban bir aşirettir bu. Evet, bir çoban da kendisi için üretim yapmaya başlamıştır, ama o henüz daha batılı anlamda-yerleşik toplum üyesi-  bir birey değildir; kendi varlığını henüz daha  birey olarak oluşturamaz;içinde bulunduğu toplumla-aşiretle birlikte vardır. Yani, bizim  anladığımız şekilde  “ben” yoktur henüz!. “Ben”, toplumdur, aşirettir;ve de aşiret varsa o da vardır!..

Sonra, içinde Batı’daki anlamda bireylerin oluşmadığı bu aşiret toplumu fütuhata girişiyor, ve “Devlet” haline geliyor. Bu durumda, yeni oluşan toplum ve Devlet, Batı’daki gibi, elementlerini bireylerin oluşturduğu bir sistem değildir!!. Sistemin mantığına -ruhuna- göre halâ birey yoktur ortada, çünkü, özel mülkiyet yoktur (“Reaya, Allah’ın Sultana bahşettiği bir nimettir”!). “Mülk Allah’ındır”. Allah adına mülke tasarruf yetkisi ise “Devletin başına” aittir. Osmanlı sisteminin elementleri, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olarak, kendisi için üretim yapan “birey”ler değildir. Osmanlı’da,  Allah adına da olsa, mülk sahibi olan tek “kişi” merkezi temsil eden Sultan’dır. Tek “birey”, kendisi için, kendiliğinden varolan tek kişi o dur. Ama onun, yani Sultan’ın „birey „olarak „varlığı“da, Batı’daki gibi, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip „özgür“ bir birey olmasından kaynaklanmaz!. O, Allah’a ait olan mülkün, onu temsilen sahibidir. Yani gene Batı’ daki anlamda „özgür bir birey“ yoktur ortada! “Muhteşem Yüzyıl”daki o Süleyman’ın haline baksanıza, adam bütün mülkün-insanların “sahibi”, ama sanki açık bir hapisanede müebbet hapse mahkum gibi yalnız!..

Diğer insanlara gelince, onlar da gene birey-vatandaş olmayıp, kendi varlıklarını toplumu temsil eden bu Sultan’la-Devlet’le birlikte oluşturabilen, Devlet ve toplum varolduğu için, onunla birlikte varolan “reaya-sürü-kul” insanlardır (“Padişah’ım çok yaşa”, ya da “Devlet başa kuzgun leşe” nedir ki!..) Bu nedenle, Osmanlı insanı için yaşamı devam ettirme mücadelesinin  ön koşulu, kendisinden bağımsız olarak varolan o kutsal varlığın- devletin- yaşamını, varlığını devam ettirmesidir!. “Devlet varsa ben de varım”ın anlamı budur! Bu durumda, bireyin olmadığı bir toplumda, Batı’daki anlamda bir “sınıf”tan da bahsedilemez!

OSMANLI’DA SINIFLAR...

Peki Osmanlı Toplumu Osmanlı’nın kendisini ifade ettiği gibi “sınıfsız” bir toplum mudur? Hayır tabii! Osmanlı Toplumu da sınıflı bir toplumdur. Ama buradaki sınıflar Batı toplumlarındakilere benzemezler!. Önce Allah’a, sonra da onun adına -onun yeryüzündeki gölgesi olan- Sultan’a ait olan mülkiyete tasarruf yetkisine sahip Yönetici-“çoban” bir Devlet Sınıfı’yla, hiç bir hakka-hukuka sahip olmayan-sürü (“reaya” sürü demektir)  “Yönetilenler’den” oluşur Osmanlı Toplumu!.Göçebe-barbar biraşiret toplumunun fütühat yoluyla devletleşerek sınıflı toplum-Devlet haline gelişiyle, kentten çıkma toplumların sınıflı toplum ve devlet haline gelişleri tamamen farklı şeylerdir.Birinci durumda, aşiret toplumu bireylere ayrışmadan sınıflaştığı için, buradaki “sınıflılık” aşiret yapısının adeta donarak farklılaşmasıyla ortaya çıkar. Fütuhatı yöneten ve ondan aslan payını alan “Yönetici Sınıf” (toplumun çobanları), Tanrı adına mülkün de sahibi olduklarından devletin vergi gelirlerine de el koyarlar. “Yönetilen” sınıf ise “reaya’dır” (yani sürüdür)!

Osmanlıdaki “Devlet Sınıfı”-“Yönetenler”- kavramının batılı anlamda bürokratlarla hiçbir  benzerliği yoktur (bu nokta çok önemli)! Çünkü, birey olarak birer hiç olan kullardan oluşur bu sınıf. Tek varlık nedenleri de Sultan’a sadakattir. Hak, hukuk, mülkiyet, “vatandaşa hizmet” vs. bunların hiç yeri yoktur bu sistemde. Sultan’ın bir işareti yeter kellelerin uçması için!. Sultan’ın bir işaretiyle “müsadere” adı altında bütün o “mülklere” el konulması işten bile değildir!.Burada Devlet, adeta sınıflılaşarak donup kalmış  bir aşirettir halâ (devlet içindeki Devlet)!  Devlet anlayışı, özel mülk sahibi bireylerden oluşan bir sınıfın egemenliğini sürdürmek değildir. “Devlet Hak’tır”! “Bütün toplumun kutsal temsilcisidir”! Onun kutsallığı Hak’kı temsil etmesindendir. Böyle bir toplumda kendi başına birey diye birşey olamaz! Ancak devlet varsa, onun kulu-kölesi, ya da çobanın sürüsüne ait bir koyun olarak birey de vardır!

Bazıları Türkiye’de sağında solunda “derin devlet” ararlar! Derin devlet, işte bize tarihsel olarak kalan bu ruhtur-Devlet anlayışıdır.“Solcusunda da” aynıdır o anlayış, “sağcısında da”! Çünkü “burjuvası da” vardır bu Devlet’in “işçisi de”! Önemli olan o “ruha” sahip çıkmak, kendi varlığını o ruhun içine sığdırabilmektir. O ruh ki, atalarımızdan bize kalan ve bilinç dışı olarak bütün varlığımızı kuşatan kültürel bir mirastır o.  Toplumsal hafızada nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar gelen  bilgidir-antika yaşam bilgisidir.  “Osmanlılık”, “islamcılık”, ya da “batıcılık” şeklinde de  olsa, özünde değişmeden donup kalmış -ama dejenere olmuş-  bir aşiret ruhudur bu!  Bazan „derin devlet“-“Gladio”, bazan da  darbeci insiyatif veya “Ergenekon”   şeklinde ortaya çıkan bir “ruh”tur!.. Nitekim görüyorsunuz, “Gladiolar”, „Ergenekonlar falan “tasfiye edilse” de içimizdeki o “ruh” yerinde durduğu ölçüde  öyle kolay kolay ondan kurtuluş yok bize!..

Bir nokta daha! Bu mirasın, bu ruhun bugün hala ayakta kalmasını sağlayan, ona maddi temel teşkil eden ise hangi biçimde olursa olsun Devletçiliktir, Devlet mülkiyetidir. Onun içindir ki, özelleştirmeye karşı çıkılıyor. Onun içindir bu “satıldık, öldük, bittik, mahfolduk” çığlıkları!  Ve de ben, inadına bu yüzden ille de ille „özelleştirme” diye bağırıp duruyorum işte!!..Önce onun elindeki herşeyi  özelleştirerek  eski Türkiye’nin şu Devletini bir bitirelim, ondan sonra yeni Türkiye devleti ne yaparsa yapsın!!..

(İlk on yılında özelleştirme şampiyonu olan AK Parti’nin daha sonra Devleti ele geçirince birden “halkın malını bir avuç zengine mi satacağız” demeye başlaması ne kadar ilginçtir değil mi? Öyle bir Devlet ki bizim Devlet, ona sahip olma noktasına geldiğin an, “al kardeşim biraz da sen ye beni” diyerek onun kollarına atılan bir sevgiliye benzer-daha başka bir kavram kullanmamak için sevgili kavramını seçtim!!)

Bizim toplumsal  yaşam süreçlerimizi belirleyen hep pozitivist toplum mühendisliği faaliyetleri olmuştur!...

“Bütün  toplumsal mühendislik faaliyetlerinin özü geliyor sonunda pozitivist toplum-toplumsal evrim ve tarih  anlayışına dayanıyor. Peki nedir bu işin özü?

Şöyle açıklayalım; pozitivistler der ki,  nasıl ki, doğal sistemleri harekete geçiren yasaları -doğa yasalarını- bilerek, bu bilgiler aracılığıyla doğada yer alan nesneleri ve süreçleri değiştirme, onları kontrol altına alma olanağını buluyorsak, aynı şekilde, toplumsal gelişmeye yön veren yasaları-toplum yasalarını da    bilerek, belirli bir toplumsal mühendislik faaliyetiyle toplumları-toplumsal gelişme süreçlerini de  kontrol altına alabiliriz, onlara istediğimiz şekilleri verebiliriz!...

Tam bize göre bir dünya görüşü değil mi!!... Neden mi dediniz?

Cevap şöyle: Eğer bizden daha önce kapitalizme geçen -bu yüzden de bizden daha ileri durumda bulunan- Batı toplumlarının tarihsel gelişme süreçlerini, bu süreçlerin sonunda ortaya çıkan toplumsal gelişme yasalarını bilirsek, bu bilgiler  aracılığıyla, bizim gibi gelişmekte olan, ya da daha az gelişmiş durumda olan toplumların önlerinde nasıl bir süreç bulunduğunu da önceden bilme olanağına sahip olacağımız için, uygun toplumsal mühendislik faaliyetleriyle  onlara istenilen şekilleri verme şansına  sahip olmuş oluruz!.. Bu durumda artık esas olan,  toplumların kendi iç dinamikleriyle gelişmeleri-doğal gelişme yollarını izlemeleri olamaz!. Toplum yasalarına vakıf,  bu bilgilere dayanarak toplumsal mühendislik faaliyetini yürütecek  öncü bir kadronun varlığı yeterlidir. Gelişmiş ülkeleri iyi tanıyan, onların gelişme süreçleri içinde ortaya çıkan bilgilere sahip olan böyle bir kadro hareketinin önderliğinde, onların, yani “halkın bu devrimci öncülerinin”  yol gösterici faaliyetleriyle (bakın o  “solcu” teorilere temel teşkil eden “halkın devrimci öncüleri” anlayışı nerelere dayanıyor!!) , iç dinamiklere bağlı kalmaksızın bir toplumu  değiştirmek, hatta  belirli “aşamaları” atlayarak kısa zamanda onu “çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırmak”  mümkündür!..

Peki, yukardaki yeteneklere sahip böyle bir öncü-toplum mühendisleri kadrosu nasıl ortaya çıkacaktı?

Öyle ya, madem ki gelişmekte olan ülkelerde toplumsal gelişme sürecini belirleyen artık iç dinamikler olmuyordu,  toplumsal ilerleme süreçlerini yönetecek o mucizevi   “öncü kadrolar” nasıl ortaya çıkacaktı! İşte meselenin hassas noktası burasıdır!  Şunu hiç unutmayalım; gelişmekte olan ülkeler söz konusu olduğu zaman pozitivizmin altında  Oryantalizm, yani gelişmiş kapitalist ülkelerden kaynaklanan emperyalist kültür ihtilali mekanizması yatar. Önce, bir aşağılık kompleksi yaratılır, sonra da, devlet aygıtını elinde tutan antika elit ideolojik düzeyde esir alınarak, onlara ancak kendileri gibi oldukları taktirde Devleti ve kendilerini kurtarabilecekleri duygusu aşılanır. Sonra, bir kere bu başarıldığında, gerisi artık kendiliğinden gelecektir..

Eğer bütün bunların ne anlama geldiğini, bu türden bir emperyalist kültür ihtilali  sürecinin nasıl geliştiğini, buna bağlı olarak yukardan aşağıya doğru toplumu değiştirmeye yönelik bir toplum mühendisliği faaliyetinin  nasıl ortaya çıktığını  bilmek istiyorsanız, alın Türkiye’nin son iki yüz yıllık tarihini  inceleyin; bugün bile halâ varlığını sürdüren jöntürk-İttihatçı kökenli bütün o “sağlı” “sollu”   toplum mühendisi kadroların nasıl ortaya çıktıklarını  bütün ayrıntılarıyla  burada bulursunuz!...   

Şimdi tekrar, en baştaki o videoya- Facebook’ta yayınlanan  o videoya dönüyoruz!

Orada altına şöyle yazmışım: “Benim kızım da tıp okuyor, Almanya'da, 5. sınıfta. Yani seneye doktor... Türk arkadaşlarından biri de başörtülü, aynen videodaki gibi... Ama kızımdan şimdiye kadar hiç böyle bir sorun olduğunu duymadım... Bütün bu ilkyardım kurslarını falan daha 1. Sınıfta yapmışlardı. Yani bunu yapmasalar zaten 5. Sınıfa kadar gelemezlerdi. Bu nedenle, burada mesele başörtüsü takıp takmamak, belirli bir inanca sahip olup olmamak değildir. Mesele, inancının bilişsel kimliğini-yanını karartıp karatmadığıyla ilgilidir... Yani bir genç kız,  dini ideolojik bir saplantı haline getirmediği sürece pekala başörtülü bir doktor  da olabilir, sunni tenefüs de yaptırabilir...

Bu video, işin sisteme ilişkin  ideolojik yanından yola çıkarak Devletçi- Kemalist ideolojinin  propagandasını yapıyor... Başörtülü kızın temsil ettiği “ötekilere”, “siz Türkiye’nin zencilerisiniz, ikinci sınıf insanlarsınız” diyor... Öğretmenin tavrı olayı zaten başından açığa vuruyor... Tam da o  çok bilmiş pozitivist-“öğretmen”  tavrı bu!... Zaten yüz hatlarından daha soruyu sorarken planlı olarak  ideolojik intikam peşinde olduğu anlaşılıyor...

Peki bu konuları tartışmayalım mı?  Elbette tartışalım, ama ülkemizin yarısını oluşturan insanları ikinci sınıf, göbeğini kaşıyan cahil insanlar olarak asağılamadan!... Konu, bağcıyı dövmek değil de üzüm yemekse, yani hep birlikte “yeni Türkiye’yi inşa etmekse  eğer bunun yolu  “Beyazların” ya da “Siyahların” birbirlerini yok etmeleri değildir!!...

Sakın bunun da sonradan çekilme bir film-video olduğunu falan söylemeye kalkmayın! Çünkü bu, işi daha da vahim hale getirir.  Böyle bir çaba bile, daha işin başında, bu meseleyi kendisine ideolojik mücadele-sınıf mücadelesi- haline getiren bir kitlenin-sınıfın varlığının ispatı olurdu!...

Peki buradan varılacak sonuç ne, bizde “sivil toplum” diye birşey olmayacak mı hiç, ya da hani nerede o “sivil toplum”?

İşte ben diyorum ki, bizde  o sivil toplumu-modern kapitalist toplumu- yaratacak olan diyalektik  “tarihsel uzlaşma” diyalektiğidir... Bakın 7 Haziran 2015 Seçimlerinden sonra bu konuda neler yazmışız: http://www.marmarayerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/35524-Devrimin-ikinci-asamasina-giden-yol-tarihsel-uzlasmadan-geciyor

Olayın özü şudur:

Bugün Türkiye’de bize, bizim tarihsel gelişme sürecimize  özgü bir burjuva devriminin yaşanıldığından bahsediyoruz. Bu devrimin birinci aşamasında AK Parti olayıyla birlikte gerçekleşen, eski sistemin içinde önceleri Devletin  Reayası, sonra da Tanzimat’la birlikte “vatandaşı” konumunda olan insanların-Cumhuriyet döneminde bunlara “halk” dendi, son zamanlarda ise Türkiye’nin “zencileri” deniyor- bir reaksiyonudur… Daha başka bir deyişle de Türkiye’nin “Siyahlarının-zencilerinin”  Devleti ele geçirmeleri olayıdır...

Ama bunların-devrimin bu jakoben unsurlarının- kendileri de son tahlilde eski sistemin içinde varolan, ve  gene onun içinde ona karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkan unsurlar oldukları için, bunların Devlete hakim olmalarıyla  süreç bitmiş olmuyor. O an, yani “Siyahların” Devleti ele geçirmeleri an’ı sadece (bizde bu an’ı  10 Ağustos 2014 temsil eder) eski yapıyı-statükoyu  temsil eden “Beyaz Türklerin” iktidardan indirildiği, Devletin “Siyahların” eline geçtiği andır o kadar.

Devrimin ikinci aşaması, yani yeni bir Türkiye’nin inşası aşaması ise, öyle eskinin içinde bir reaksiyon olarak varolan güçlerin tepkisiyle  falan oluşamaz. Yeni bir toplumu inşa  olayını ancak yeni bir üretim ilişkileri sistemini temsil eden bir sivil toplum başarabilir... Şu “kutuplaşma” ortamına bakarak “peki hani nerde bizde o sivil toplum” diyebilirsiniz?

“TARİHSEL UZLAŞMA” NEDİR?

Sivil toplum bizde “tarihsel uzlaşmayla” ortaya çıkacaktır-çıkmaktadır... Siz  bugün, şu an hep mücadelenin eskinin içinde cereyan eden o kısır yanını görüyorsunuz ve süreci  sadece o  medeniyetler mücadelesi yanıyla-iki kültür arasındaki çatışma yanıyla- ele alıyorsunuz. Bu yüzden de,  “taraf olmayan bertaraf olur” mantığıyla  o kutuplaşmada bir taraf  haline geldiğiniz için, bütün bu çatışmaların içinden çıkıp gelen sentezi, o MELEZ Türkiyeli insan tipini  görmekte  zorluk çekiyorsunuz.  Ama gerçek bu  değil işte.  

Bugün   Türkiye’de MELEZ insan tiplerinden oluşan sivil toplum unsurları sistemin bütün elementlerinin -yani bireylerin, o birbirini yok etmek isteyerek çatışan unsurların bile- içindeki  potansiyelde gizlidir. Senin, benim, hepimizin içinde varolan “sağduyudur”, birlikte yaşamdan başka alternatifin bulunmadığı hissidir o; bu duygusal zeminden kaynaklanan “demokrasi” anlayışıdır. Ne zaman ki  “taraflar” bu işin birbirlerini “yok ederek” bir sonuca bağlanamayacağını görecekler işte o an birlikte yaşamın koşullarının neler olduğu ortaya çıkmaya başlayacaktır...

1 KASIMA DOĞRU...

Soruyorum ben şimdi size,  artık bundan sonra yeniden on üç yıl geriye dönerek  sil baştan “Beyazların” Türkiye’sini  inşa etmek -bu anlamda bir “restorasyon”- mümkün müdür?... Biraz düşünün; ama hemen  ikinci bir soru: Yarın, 1 Kasım Seçimlerinde, bugün sayın Erdoğan’ın temsil ettiği  devrimin ilk aşamasına özgü  jakoben zihniyet   gene tek başına iktidara gelse  eskiden olduğu gibi Türkiye’yi yönetebilir mi?...

Benim cevabım her iki soruya da “hayır” olacaktır... Çünkü, yeni bir sivil toplum gücünün-buna bağlı olarak da yeni bir Türkiye’nin inşası artık Türkiye toplumu için varoluşsal bir sorun haline gelmiştir. Yani artık bu, bir süre daha ertelenmesi mümkün olmayan bir sorundur. Bu nedenle, 1 Kasım  Seçimleri sonunda sürece   zorunlu olarak “Beyaz-Siyah” etkileşmesinin-medeniyetler mücadelesinin-  sentezi olarak oluşan  o yeni insanların- ki onların, hepimizin içinde varolan  sağduyuyu temsil eden potansiyelde gizli  olduğunu söylemiştik- el koyması, bu şekilde “tarihsel bir uzlaşma” ile ortaya çıkacak sivil toplum  gücünün insiyatifi ele alması gerekiyor (bizde sivil toplumun ortaya çıkma diyalektiği budur işte)... Bu ise, her iki “kutbun”-“tarafın” içinde oluşan ve gelişen, ama bugün, varoluş koşullarını küreselleşme süreci içinde yer alan adem-i merkeziyetçi  bir  yeni Türkiye’de bulan, bunu gören modern kapitalist toplumun ürünü sınıf ve tabakaların aktif-örgütlü faaliyetleriyle gerçekleşeceğini düşünüyorum... Seçimlerden sonra gerçek anlamda sivil toplum ve sivil toplum örgütü-gücü ne imiş bunu göreceksiniz!... Enseyi karartmayın diyorum!...