• 11.10.2015 00:00
  • (3722)

 ULUSLAŞIRKEN KÜRESELLEŞMEK DİYALEKTİĞİ VE PSİKOTERAPİ İHTİYACI!..

KÜRESELLEŞME ÇAĞINDA ULUSLAŞMA VE KÜRESELLEŞME SÜREÇLERİNİ BİRLİKTE YAŞAMAYA ÇALIŞAN BÜTÜN HALKLARIN -BU ARADA TÜRKLERİN VE KÜRTLERİN DE- 21. YÜZYIL PARADİGMASINI KAVRAYABİLMELERİ  İÇİN  TOPLUMSAL DÜZEYDE PSİKOTERAPİYE İHTİYAÇLARI VAR!...

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ:  TOPLUMSAL PSİKOTERAPİ İHTİYACI, BUNUN MADDİ TEMELLERİ...1

MİLLET NEDİR, MİLLİYETÇİLİK NEDİR...2

MİLLETİN ve MİLLi-ulus-  DEVLETLERİN DOĞUŞU.. 3

KAPİTALİZM NASIL GELİŞİYOR, BİLGİ NEREDE-NASIL İŞİN İÇİNE GİRİYOR?...5

DÜNYANIN PAYLAŞILMASI7

EMPERYALİZM EGEMENLİKTİR, SAVAŞÇI OLMAYI GEREKTİRİR.. 7

ULUS DEVLET NASIL-NEDEN ÇÖZÜLÜYOR...8

DÜNYA NEREYE HANGİ NOKTAYA GELDİ...9

TÜRKİYE NEREYE, HANGİ NOKTAYA GELDİ..10

ÖRNEĞİN, RUSLARIN NE İŞİ VAR SURİYE’DE?...12

TÜRKİYE’DE  KAPİTALİZMİN GELİŞİMİ -VE ULUSLAŞIRKEN KÜRESELLEŞME SÜRECİ, KÜRT SORUNU...13

GİRİŞ:  TOPLUMSAL PSİKOTERAPİ İHTİYACI, BUNUN MADDİ TEMELLERİ...

Uluslaşırken küreselleşmekten bahsediyoruz! Bu öyle bir diyalektiktir ki,  küreselleşme süreciyle birlikte içinde bulundukları kapitalizm öncesi antika kabuklarını kırarak gün ışığına çıkma olanağı bulan bütün halklar-bütün yerel kimlikler- bir yandan kendilerinin farkına vararak “biz de varız” deme ihtiyacını duyarlarken, diğer yandan da-aynı anda- küresel  bütünün içinde-(onun varlığında) yok olma sürecine girdikleri için, maddi varoluş koşullarıyla zihinsel dünyaları (buna bağlı olarak da tabi dünyaya bakış açıları) arasında muazzam bir çelişki içine giriyorlar... Öyle ki, bu çelişki (“ben kimim, biz neyiz” sorusuna verilecek cevap konusundaki çelişki) sonunda bir kişilik bunalımına neden oluyor. Maddi olarak 21.Yüzyılı yaşarken ve onun gereklerine göre düşünmeye zorlanırken, zihinsel olarak-bilinç düzeyi bakımından- 20.Yüzyıldan çıkamama ruh halidir bu. Düşünsenize, 20.Yüzyılı daha yeni yakalamış, onun paradigmal dünyasında kendinize bir kimlik edinmeye başlamışsınız;  ama tam bu arada karşınıza çıkan, içinde maddi varlığınızı oluşturduğunuz 21.Yüzyıl koşulları  ve onun 20.Yüzyıl zihinsel dünyasına tamamen ters  dünyaya bakış açısı bütün ruhsal dünyanızı  allak bullak ediyor! Nerede durduğunuzu, kim olduğunuzu şaşırır hale geliyorsunuz!...

Kapitalistleşme süreci içinde  normal tarihsel süreçlerden geçerek bilişsel anlamda tam olarak kendini bulamamış kimliklerin, aynı anda bir üst küresel kimliğin içinde eriyerek yok olurken içine girdikleri ruh halinden bahsediyoruz. Bu durumda yapılacak en büyük yanlış, kimlik oluşturma sürecindeki çelişkileri zor kullanarak yok etmeye çalışmaktır. Yapılması gereken:   Süreç içinde tarihsel olarak gelişerek bugüne kadar gelmiş bulunan bütün bu kimliklerin-kültürlerin-bilinçdışı yaşam bilgilerinin ortaya çıkmasına, bunların  kendilerini ifade edebilmelerine olanak tanıyarak, onların,  içinde bulundukları maddi koşullarla    artık geride kalan zihinsel dünyaları arasındaki farkı yaşayarak görmelerinin önünü açmak,  geçmişlerini yeniden yaşayarak kendi tarihleriyle hesaplaşmalarına fırsat tanımaktır. İşte benim, geçiş aralığına varana kadar kimlik sorununu hala tam olarak çözememiş olan toplumların tam bu noktada (isterseniz buna “sırat köprüsü”de diyebiliriz!) toplumsal düzeyde bir psikoterapiye ihtiyacı var deyişimin nedeni ve anlamı budur... Daha da gelişerek özgürleşmek için geçmişin muhasebesini yaparak orada çözülmemiş olarak kalan problemleri yaşanılan an’a taşıyıp, an’ın bilinciyle onları bilişsel süzgeçlerden geçirerek güncelleştirmektir bu. Çünkü, kendini özgürleştirmenin yolu,  herşeyden önce, kendin olarak geliştiğin süreci bilişsel  hale getirebilmekten geçer... Geçmişle hesaplaşmak da denilen bu süreç kendini bilme sürecinin olmazsa olmazı olduğu kadar, bilinç dışını bilinçli hale getirerek önündeki engelleri aşabilmenin de ön şartıdır...

MİLLET NEDİR, MİLLİYETÇİLİK NEDİR...

Millet ve milliyetçilik, millet haline gelme-uluslaşma- kavramlarının içinin boşaltıldığı, bunların içinde yaşanılan süreçten-küreseleşme sürecinden- bağımsız olarak ele alındığı şu kaos ortamında, nerede bulunduğumuzu ve ne yapmak gerektiğini  daha iyi kavrayabilmek için  olayın tekrar baştan ele alınmasının yararlı olacağını düşünüyorum:

“Millet”, kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğutoplumsal varlıktır. “Milliyetçilik” de bu toplumsal varlığın (milletin) kendini üretirken duygusal reaksiyonlarla oluşan benliğinin-nefsinin kendini  ifade biçimi-duygusal bilinci- oluyor. Yani, toplumsal nefsin, kendi varlığını temel alan bir koordinat sistemine göre dünyayı, olayları ve nesneleri sübjektif olarak değerlendiriş tarzı oluyor.

Toplumsal varlık-benlik, toplumsal gelişme sürecinin her aşamasında, bu aşamada geçerli olan üretim ilişkilerine göre değişik biçimlerde oluşur, ortaya çıkar. Örneğin, çobanlıkla uğraşan bir toplum  millet değildir, bir aşirettir. Bu durumda toplumsal varlığı-benliği temsil eden instanz da aşiret şefi tarafından temsil edilir. Böyle bir toplumda milliyetçiliğin karşılığı olan dünya görüşü-bakış açısı ise (İbn-i Haldun’un deyimiyler “asabiyyet”) aşiret toplumculuğu-bencilliği adını alır. Bazan buna “aşiret milliyetçiliği” de deniyor, ama bu doğru değildir. Milliyetçiliğin belirli bir toplum biçimine özgü  bir bakış açısı olduğu gerçeğini karartıyor bu yaklaşım. Koordinat sisteminin merkezini o an varolan aşiret toplumunun merkezine koyupta dünyaya-olaylara onun içinden, onun açısından bakınca görünen tablodur işin özü...

Feodal bir toplumda ise bu görevi (toplumun merkezi varlığını-benliğini-temsil görevini) feodal bey üstlenir. Bu durumda oluşan dünya görüşüne de “feodal milliyetçilik” değil, feodal dünya görüşü denir.

Bizim gibi fetih yoluyla devletleşen bir aşiret toplumunda ise bunun yerini “Devletçilik” alıyor. Buradaki “Devletçiliğin” kapitalist devletin  zaman zaman başvurduğu “devletçilik” politikasıyla hiçbir alakasının olmadığının altını çizelim... Osmanlı’nın “Devletçi” dünya görüşü,  dünyaya  “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi” olan bir instanzı temel alarak bakmaktan kaynaklanır...

Kısacası, her durumda, neyin nasıl üretildiğine bağlı olarak ortaya çıkan  üretim ilişkileriyle birlikte  toplumsal varlık-kimlik ve onu temsil eden  instanz da  yeniden oluşurken, bu zemini temel alan bakış açısı-dünya görüşü de değişmiş olur.

İşte, kapitalist toplum söz konusu olunca,  biz bu, kendini duygusal-reaksiyonlarla  ifade tarzına   “milliyetçilik” diyoruz.

Örneğin, dışardan gelen ve varlığımızı tehdit eden bir etki söz konusu olduğu zaman hepimiz milliyetçi kesiliriz! Bir tür kendini koruma duygusudur burada belirleyici olan. Ama sadece bu şekilde kendini koruma duygusu  olarak ortaya çıkmaz milliyetçilik. Eğer o, yani milliyetçilik ruhsal dünyamıza  yön veren bir faktör haline gelirse, o zaman işin rengi değişir. Bu durumda,  kendi nefsini-varlığını-benliğini- diğerlerinden üstün kılmaya-egemen olmaya dayanan bir  dünya görüşü çıkar ortaya...

Peki  bu otomatikman  kötü bir şey midir bu? Duruma göre değişir! İnsanı ve toplumu duygusal ve bilişsel kimlikleriyle ata binmiş bir jokeye benzetirsek, eğer ipler binicinin, yani bilişsel benliğin elindeyse herşey normaldir, yani ortada endişe edilecek bir durum yoktur; ama eğer dizginler o toplumsal nefse-hayvana kaptırılmışsa, yani at jokeyi de kontrolü altına alarak almış başını gidiyorsa, o zaman bu gidiş kötüye doğru demektir. “Kılavuzu karga olanın”.. hesabı, toplum bir felakete-ideolojik bir hedefe- doğru gitmektedir!   

Dış dünyayla ilişkilerde güvenli bir ortama sahip olmak, daha iyi yaşam koşulları istemek, hatta diğerlerinden daha avantajlı bir hale gelmek  bütün hayvanların-insanların da-   temel varoluş güdüsüdür. Bütün bunlarda karşı çıkılacak birşey yok,  sorun burada yatmıyor! Niye güvenlik istiyorsun, neden kendini savunmaya çalışıyorsun, ya da neden daha iyi yaşam koşulları istiyorsun diye suçlayamaz kimse kimseyi!   Sorun,  insan olmakla, insan görünümü altında hayvanlık durumunda kalmak arasındaki farkta yatıyor!  Hayvan söz konusu olduğu zaman, her durumda farklı bir duygusal reaksiyon biçimi olarak ortaya çıkan hayvansal nefs-benlik, insanla birlikte bu zeminin bir basamak üstüne çıkarak bilişsel bir kimliğin ortaya çıkması aşamasına varıyor. Ve insanı hayvandan ayıran yan da bu oluyor zaten. İnsan, bilişsel kimliğiyle kendi içindeki hayvandan ayrılıyor. İnsan, ancak bu şekilde kendi atının sırtında, onu yöneterek hayat yollarında giden bir binici haline geliyor! Tersi durumda ise, “insan”  kendi içinde sahip olduğu bilişsel yeteneği de kullanır hale gelen bir canavar-insanın aklını da kullanan hayvan- durumuna geliyor!...

MİLLETİN ve MİLLi-ulus-  DEVLETLERİN DOĞUŞU

“Millet” ve “ulus” aynı kavramlar aslında. Biri Arapçadan dilimize girmiş, diğeri ise Türkçe. Ama özellikle son zamanlarda bir de başka anlamı ortaya çıktı bunların! “Millet” kavramını kullananlar geleneksel-burjuva çevreleri. “Ulus” ise daha çok kendini “sol” olarak gören “Devletçi ulusalcı” çevrelerin kullandığı bir kavram! “Ulusalcılık”,  bu nedenle, utangaç-sol- Devletçi milliyetçilik anlamına da geliyor! Ne yapalım, bu ayırım da literatüre Türklerin katkısı olsun! Ben, yerine göre her ikisini de kullanıyorum!

Şimdi, ulus-millet gerçekliğinin nasıl ortaya çıktığını kavramak için kapitalizmin geliştiği dönemlere Ortaçağ Avrupa’sına  dönüyoruz. (Bu konu 5. Çalışmada ayrıntılı olarak ele alınmıştır: www.aktolga.de 5. Çalışma )

KAPİTALİZM, “KENT” KOZASINDAN ÇIKAN O “KELEBEK”TİR!...

(Bakın “yeni”, “eskinin” içinde-hem de onun kendi elleriyle, çabasıyla-nasıl gelişiyor!...Diyalektik anlamda “kendini inkar” olayı budur işte! Bunu kavramadan kapitalizmden modern sınıfsız topluma geçişi anlamak  imkansızdır!...)

Bu dönemde feodal beylerle krallar (krallar da aslında merkezde oturan feodal unsurlardı) “kent kurucuları” olarak  birbirleriyle yarışıyorlardı, neden? Kendi bölgelerinde ticaret merkezleri yaratmak istiyorlardı da ondan. Çünkü, ticaret demek dünyanın başka bölgeleriyle bağlanmak-etkileşmek demekti. Kendi ürünlerini başkalarına satabilmek, onların ürünlerini  satın alabilmek demekti. Ticaret, tek başına ele alındığı zaman  yeni bir değer yaratmıyordu belki, yani “üretici bir çaba değildi”. Ama o, ülkeler ve toplumlar arasında bağlantılar kurarak, üreticilerin kendi dar kabuklarının dışına çıkmalarını, onların evrenselleşmelerini sağlıyordu. Toplumlar  arası etkileşmenin mekanizması ticaretle gerçekleşiyordu. Toplumlar ancak bu etkileşmelerle-ticari ilişkilerle- birbirlerine bağlanıyorlardı. Karşılıklı ilişkileri içinde birbirlerine göre varolur-gerçekleşir hale geliyorlardı. Dünyanın bütünleşmesine, tek bir sistem haline gelmesine giden yol buralardan geçiyordu.

Bir feodal beyliğin sınırları içinde gelişen bir kenti düşününüz. Feodal beylik yerel bir sistemdi, bu yüzden de statikti. En yakın çevresiyle ilişkileri içinde varoluyordu. Üretici güçleri son derece sınırlıydı. Bu yüzden de kentten sağlayacakları verginin peşinde idi feodaller. Bir de tabi çeşitli ihtiyaçlarını giderebilecekleri  bir araç olarak görüyorlardı kenti.  Kent ise dinamikti. Ticari ilişkileri sayesinde çok uzak yerlerle bile bağlantı halinde idi. Üreticiler arasındaki  bağlantı kayışı gibiydi. Bu bağlantılar sayesindedir ki, üreticiler kendilerinden çok uzaklardaki pazarlar için bile üretim yapabiliyorlardı. Pazar genişledikçe daha çok üretmekte, ürettikçe  daha da zenginleşmekte, güçlenmekte idiler.

İşte bu süreç, üretici güçlerin gelişmesine neden olan bir süreçtir (yani bu anlamda üretici güçlerin gelişmesine bizzat o feodal  sistemin kendisi yol açar...). Ve bu gelişmenin belirli bir noktasından itibaren de feodal sınırlar dar gelmeye başlar kent toplumuna. Feodallerle kentler arasındaki çelişkiler ön plana çıkar...

Bu noktadan itibaren kentlerin imdadına  krallarla feodal beyler arasındaki çelişkilerin yetiştiğini görüyoruz. Duruma göre, kentler, aralarındaki çelişkiden yararlanarak feodal beylere karşı krallarla işbirliği yapmaya başlarlar.  Ne de olsa krallar daha geniş bir çevreyi temsil etmektedirler. Feodal beylerin  dar sınırlarının ötesine geçişte bir köprü olur bu ittifak.  Birinci adım budur.

İkinci adımda ise, kentlerle krallar arasındaki çelişkilerin ön plana çıkmaya başladığını görüyoruz. Çünkü, son tahlilde kralın kendisi de bir feodaldir. Krallar kentleri kendi kontrolleri altında tutmak isterler.  Kent toplumunun içinde gelişmeye başlayan üretici güçler ise artık bu feodal kabuğun  içine de  sığamaz hale gelmiştir. Tek çüzüm yolu, kent kozası içinde palazlanan burjuva toplumun kendi devletini yaratarak kendi ayaklarının üzerinde durabilir hale gelmesidir. Ama nasıl?

Bu arada, birçok ticari birlikler kurulmakta, kentler arasındaki ticari ilişkiler alabildiğine gelişmektedir. Bu ilişkiler, aynı zamanda ticari rekabeti de birlikte getiriyordu tabi. Kentler arasında pazara hakim olma mücadeleleri de başlıyordu.

İŞTE,  “ULUS DEVLETİN” ORTAYA ÇIKIŞI BÜTÜN BU ETKENLERIN SONUCU OLDU...

Feodal devlet-krallık- kabuğu altında gelişen ve geliştikçe de, rekabetin artmasıyla birlikte  çıkarları  farklılaşmaya başlayan kentler-burjuvazi- kendilerine yeni bir kimlik arayışı içine girdiler. Öyle ki, bu yeni kimlik onları hem eski feodal kimlikten ayırdetmeliydi,  hem de rekabet halinde oldukları diğer kentlere göre kendi farklılıklarını ortaya koymalı, kendi varoluş-egemenlik alanlarını belirlemeliydi. Ekonomik varlıkları-çıkarları- onları,  kimliklerini bu zemin üzerinde yeniden tanımlamaya zorluyordu. İşte, “ulus devlet”-„milli devlet“-yani kapitalist devlet  bu arayışın sonucu oldu.  Aynı kent kökeninden gelen, kültürel olarak aynı değerlere sahip olan (buradaki „kültür“ kent kültürüdür), aynı dili konuşan, ekonomik yaşantı birliği içinde olan ve bu zemin üzerinde bir beraberlik-birlikte varoluş duygusu geliştirmiş olan insanların birliği olarak doğdu milletler-uluslar.  „Ulus devletler“ de bu ulusların pazara hakim olma süreci içinde şekillenen örgütlü toplumsal varlığını temsil ettiler. “Başkent” ise, ulus devlet olarak biraraya gelen kentler içinde başı çeken kent oldu(Bizdeki “başkent’le” bunu kıyaslayınız (!), sadece bu bile  iki tarihsel gelişme çizgisi arasındaki farkı açıklamaya yeter!.Hiç aklınıza geldi miydi bugüne kadar „başkent“ nedir diye düşünmek?).

Aslında,  burada önemli olan ekonomik yaşantı birliğiydi, yani pazarın birliğiydi. Yoksa, kimin hangi aşiret kökeninden-etnik kökenden- geldiği, “alt kimliğinin” ne olduğu falan değildi burjuvaziyi ilgilendiren! Ekonomik yaşantı birliği, yani, insanların üretim ilişkileri içinde birbirlerine bağlı olmaları sistemin birliğini-varlığını- sağlamaya yetiyordu. Duygusal birlik, ulusal bilinç vs. hep bu zemin üzerinde gelişiyordu. Kültürel birlikten kasıt da, ekonomik yaşantı birliğinin oluşturduğu yeni yaşam tarzının bilinç dışı bilgisi temelinde oluşan bir birlikti. Yoksa, eski etnik-aşiret kültürünün, ya da feodal kültürün peşinde değildi burjuvazi. Tam tersine, kapitalist kültürün-yaşam bilgisinin, tarzının- yerleşmesi için bu eski kültürel alışkanlıkların, değerlerin yıkılması, değişmesi gerekiyordu. Ulusal bilinci ve ulus devlet gerçeğini ırk temeline-aşiret kökenine indirgemek daha sonra ortaya çıktı. İnsanları,  “tarihten gelen stratejik  derinlikleri-zihniyetleri” nedeniyle kendi uluslarının diğerlerinden daha üstün olduğuna  inandırarak diğer uluslara  hakim olma ideolojisi, kapitalist genişlemenin, dünya pazarlarına hakim olma hırsının-tekelci kapitalizmin  sonucu oldu. 

Şimdi önce,  kapitalizm altında üretici güçlerin gelişmesinin  ne anlama geldiğini görelim. Bu gelişmenin kendi zıttına dönüşmesini ve serbest rekabetin yerini tekelciliğin alışını ise daha sonra ele alacağız.

KAPİTALİZM NASIL GELİŞİYOR, BİLGİ NEREDE-NASIL İŞİN İÇİNE GİRİYOR?...

Kapitalist neden üretir? Kâr elde etmek için! Bir malın-ürünün maliyeti ne kadar az olursa işverenin kazancı-kâr’ı da o kadar fazla olur. Yani, hammadde  ucuz ve bolsa, işgücü de pahalı değilse, işveren o kadar çok kazanır. Daima, azami-daha çok- kâr peşinde koşan işverenler, bunun için, mümkün olduğu kadar maliyeti düşük tutmaya çalışırlar.

Ama hepsi bu kadar değil! Çünkü bir ürün, sadece bir işyerinde değil, birçok işyerinde üretilmektedir. Bu yüzden, belirli bir ürünü kim daha ucuza üretiyorsa ve kimin malı daha kaliteliyse, onun malı daha çok alıcı bulacağı için onun kazancı daha fazla olacaktır. Aynı toplumun içindeki biribirine rakip firmaların, aynı malı daha ucuza ve daha iyi kalitede üretebilmeleri ise (diğer faktörlerin yanı sıra), daha çok bilgiye sahip olmayla mümkündür. Örneğin, bir  malı daha gelişmiş bir makine kullanarak daha ucuza üretebilirsiniz. Ama bunun için de önce o daha gelişmiş makineye ilişkin bilgiye sahip olmanız gerekir. Kalite sorunu da böyledir. Maliyeti yükseltmeden, daha iyi kalite mal üretebilmenin yolu da gene daha çok bilgiye sahip olmaktan geçer.

ÜRETİCİ GÜÇ NEDİR?

“Kapitalizmin üretici güçleri geliştirdiğini” söyleriz, nedir bu “üretici güç”, kim, hangi güçler üretirler bir malı? Makineler midir, teknik midir üretici güç? Üretici güç önce insandır, sonra da çevre-yani doğa. Bütün o makineler, teknik vs. bunlar hep insanın uzantılarından başka birşey değildir. Bir işçi, hammaddeyi eliyle de işleyebilir, bir makineyle de. İşin özü, yani işleme olayı-üretim olayı değişmiyor bununla. Ama, makine kullanarak üretince daha  hızlı, daha çok üretebiliyorsunuz. Ya da, makine kullanarak, elle yapamayacağınız işleri de yapabiliyorsunuz. Ancak, son tahlilde, işi yapan insandır. Üretici güçlerin gelişmesi de insanın gelişmesidir.

Peki insan nasıl gelişiyor? Daha çok bilgiye sahip olarak. O halde, üretici güçlerin gelişmesinden kasıt, üreten insanların daha çok bilgiye sahip olmalarıdır. Daha ileri düzeyde üretebilme olayının  özü, insanların çevreden-doğadan alınan madde-enerjiyi-informasyonu sahip oldukları daha ileri düzeydeki bilgiyle işleyebilmeleridir. Teknik vs. bunların hepsinin altında yatan bilgidir. Teknik havadan gelmez. Daha ileri tekniği daha çok bilgiye sahip insanlar yaratır. O teknik denilen şey de bir üründür aslında. Ve ürün hammaddenin bilgiyle işlenilmesi sonucunda oluşur.

Şimdi geldik sistemin-kapitalist sistemin üretici güçleri nasıl geliştirdiğine: Üretici güçlerin gelişmesi insanın gelişmesidir dedik. İnsanın gelişmesi ise, onun bilgi seviyesinin yükselmesidir. Peki insanların bilgi seviyeleri nasıl yükseliyor?

İnsan, çevreyle-doğayla etkileşerek  varlığını üretiyor. Bir mücadele bu. İnsanın doğayla mücadelesi. Bu mücadelede  ayakta kalabilmenin, daha iyi yaşam koşullarına sahip olabilmenin yolu ise  doğayı-çevreyi bilmekten geçiyor. Yani ne kadar biliyorsan o kadar insansın ve o kadar “iyi” yaşam koşullarına sahip olabiliyorsun. Bilme sürecinin arkasında yatan motivasyon budur. İşte, daha çok kâr elde etmek için daha çok bilgiye sahip olmak gerektiğinin bilincinde olan kapitalistler de, insanın bu temel varoluş güdüsünü kullanırlar. Daha iyi yaşam koşullarına sahip olabilmeleri için daha çok bilgi üretmeleri gerektiğine ikna ederler  insanları. Gerekirse bu süreci finanse de ederler, teşvik ederler. Çünkü, bilmektedirler ki, o bilgiyi üreten bireylerin, ellerinde sermaye olmadan bu bilgileri üretim sürecine sokarak kendilerine rakip hale gelmeleri mümkün değildir (Bu, şimdiye kadar-21.Yüzyıla gelene kadar- böyleydi ama şimdi artık değişti!).

Kısacası, azami kâr peşinde koşan kapitalistlerin, rekabet ortamında, bir malı daha ucuza ve daha iyi kalitede üreterek rakiplerine karşı üstünlük kazanabilmelerinin yolu daha çok bilgiye sahip olmalarından geçiyordu. İşte, kapitalizmin azami kâr yasasıyla,  üretici güçleri geliştirmesi arasındaki ilişki  budur. Yani kapitalistler, azami kârı elde etmek için üretici güçleri geliştirirler. Kapitalizmin serbest rekabetçi döneminin esası budur.

Şimdi burada bir nokta koyalım! Çünkü buraya kadarki sürecin bir mantığı var. İşin özü kâr elde etmeye dayanıyor. Sistemin hareket ettirici gücü bu. Sistem kendi varlığını-benliğini bu motivasyonla üretiyor.  Kâr elde edebilmenin ön koşulu ise, bir malı daha iyi kalitede, daha ucuza üretebilmek. Yani rekabet mücadelesinde galip gelebilmek. Buna, yeni bilgileri üretmek ve sonuç olarak üretici güçleri geliştirmek de eklenince, sistem geliştirici, ilerletici bir özelliğe sahip olmuş oluyor. Böyle bir zemin üzerinde gelişen toplumsal benlik-nefs ve buna bağlı olarak ortaya çıkan  milliyetçilik de, bir malı daha iyi kalitede, daha ucuza üreterek başarılı olmaya, yaşam seviyesini yükseltmeye ve bununla övünmeye dayanan bir duygu olarak ortaya çıkıyor. Yani, işin özü gene “benliğe” bencilliğe, “ben daha iyiyim”e dayanmaktadır ama, bu “ben” ürettikleriyle övünen bir ben olduğu için bir yerde zararsız bir benliktir! Hatta, rekabeti teşvik edici bir benliktir...

SERBEST REKABET TEKELLERİ DOĞURUYOR...

Ama bu hep böyle devam etmez! Bu gelişme-ilerleme belirli bir noktaya ulaştığı zaman kendi içinde kendi zıttına dönüşmeye başlar, serbest rekabet tekelleri doğurur. Serbest rekabetçi kapitalizmin yerini tekelci kapitalizm almaya başlar.

Serbest rekabetin yerini tekel egemenliğine bırakması, kapitalizmin gelişme sürecinde esasa ilişkin çok önemli bir olaydır.  Azami kâr elde etmeyle daha çok bilgiye sahip olma arasındaki bağlantının sona erdiğini gösteriyordu  bu.  Kapitalizm altında üretici güçlerin artık gelişemez hale geldiğini, gelişmenin, ilerlemenin durduğunu gösteriyordu . Yeni bilgilerin  üretilmesinin, yeni ve daha ileri teknolojilere sahip olmanın, daha iyi, daha ileri kalitede mallar üretmenin anlamsız hale geldiği bir ortamda ise ne gelişme olurdu ne de ilerleme. Daha çok bilgiye sahip olmayla  rekabet mücadelesi ve azami kâr elde etme arasındaki ilişki koptuğu an herşey bitiyordu. Daha çok bilgiye sahip olmak  artık geriden gelenlere bir üstünlük sağlayamıyordu, çünkü o bilgiyi üretime sokarak en büyüklerle  rekabet edebilecek kadar gücü yoktu küçüklerin.  En büyüklerin ise umurunda değildi bütün bunlar! Onlar zaten tekel egemenliği sayesinde istedikleri fiyatı ve kaliteyi piyasaya dikte ettirebiliyorlardı. Onlar için daha çok kâr elde etmenin yolu artık daha çok bilgiye sahip olarak daha iyi kalitede mal üretmekten değil, başka alternatifi olmayan tüketicilere ellerindeki malı dayatmaktan geçiyordu. Yeni bilgilere sahip olarak bunları üretim sürecine sokmanın motivasyonu kalmamıştı ortada. Çünkü, yeni bilgiler demek yeni üretim teknikleri demekti.  Eski makinelerin vs.yerine yenilerinin konulması demekti. Ortada zorlayıcı bir neden yokken  tutarda buna yanaşır mıydı tekelciler! Onlar nasıl olsa satıyorlardı mallarını. Rekabet de yoktu ortada! Çok bilenin de bildiği varsın kendisinde kalsındı umurunda mıydı tekelci kapitalistlerin!.. Ya da, her ihtimale karşı gene de, belki birisi bu bilgileri kullanarak kendisine rakip çıkar diye,  bastırıyorlar bir miktar parayı ve satın alıyorlardı o bilginin patent hakkını da; sonra da atıyorlardı çekmecelerine! 

İşte bütün o 19 ve   20. Yüzyıl’lara damgasını vuran sürecin özü, esası budur. Şimdi, bu sürecin nasıl geliştiğini ve dünyayı nereye götürdüğünü kavrayabilmek için tabloda eksik kalan yerleri  tamamlamaya çalışalım:

DÜNYANIN PAYLAŞILMASI...

Ulusal düzeyde bardak dolmuş su dışarıya taşmaya başlamıştı. Ulus devletle içiçe geçmiş  sermayenin dünyaya açılma zamanı gelmişti artık. Bir adım daha atınca, kapitalizm kapitalist emperyalizm haline gelir.

“Emperyalizm, genel anlamda, kapitalizmin bazı özelliklerinin gelişimi ve doğrudan doğruya devamı olarak ortaya çıkmıştır. Ama, kapitalizm, kapitalist emperyalizm haline ancak gelişmesinin belirli ve çok yüksek bir düzeyinde, kapitalizmin esas özelliklerinden bazıları kendi karşıtlarına dönüşmeye başladığı zaman; kapitalizmin yüksek bir iktisadi ve toplumsal yapıya geçiş döneminin bazı ögeleri bütün gelişme çizgisi boyunca biçimlenip belirdiği zaman gelebilmiştir. Bu süreç içinde iktisadi yönden en önemli olay, kapitalist serbest rekabetin yerine kapitalist tekellerin geçmesidir. Serbest rekabet, kapitalizmin ve genel  olarak meta üretiminin temel niteliğidir; tekel ise serbest rekabetin tam karşıtı oluyor”

“Emperyalizmin olanaklı en kısa tanımını yapmak gerekseydi şöyle derdik: emperyalizm, kapitalizmin tekelci aşamasıdır”. “Emperyalizm, tekellerin ve mali sermayenin egemenliğinin kurulduğu; sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı; dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlamış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir”. (Alıntılar Lenin’in , “Emperyalizm” adlı eserinden)

EMPERYALİZM EGEMENLİKTİR, SAVAŞÇI OLMAYI GEREKTİRİR

“Emperyalizm bir ilhak eğilimidir”..”Emperyalizmin ayırıcı özelliği sınai sermayede değil, ama tümüyle mali sermayededir”..”Emperyalizm, yalnızca tarım bölgelerini değil, hatta en yüksek ölçüde sanayileşmiş bölgeleri de ilhak etmek istemesiyle belirlenmektedir (örneğin, Belçika’nın Almanya’nın iştahını kabartması, Lorraine’in Fransa’nın ağzını sulandırması böyledir); çünkü, birincisi, dünyanın paylaşılmasının tamamlanmış olması, yeni bir paylaşma durumunda, her çeşit toprağa el atılmasını gerektirmektedir; ikincisi, emperyalizm için başta gelen şey egemenlik için çalışan büyük güçler arasındaki rekabettir; yani doğrudan doğruya kendisi için değil, rakipleri zayıflatmak, onların egemenliklerini sarsmak için de toprak ilhak edilmektedir. Belçika İngiltereye karşı bir destek noktası olarak Almanyayı ilgilendirmektedir; İngiltere’nin Bağdat’a ihtiyaç duyması ise, buranın Almanya’ya karşı bir destek noktası olarak kullanılmasındaki elverişliliktir” vb...

KAPİTALİZMİN GELİŞMESİNİN EŞİT ORANDA OLMAMASI YASASI...

“Kapitalist düzen içinde nüfuz bölgelerinin, çıkarların, sömürgelerin paylaşılması konusunda, paylaşmaya katılanların gücünden, bunların genel iktisadi, mali, askeri vb. gücünden başka bir esas düşünülemez. Oysa paylaşmaya katılanların gücü aynı şekilde değişmemektedir, çünkü kapitalist düzende farklı girişimlerin, tröstlerin, sanayilerin, ülkelerin eşit şekilde gelişecekleri güşünülemez. Almanya, yarım yüzyıl kadar önce kapitalist gücü o zamanki İngiltere’nin gücüyle kıyaslandığında, zavallı, önemsiz bir ülkeydi; Rusya’yla kıyaslandığı zaman Japonya da aynı durumdaydı. On ya da yirmi yıllık bir süre içinde emperyalist güçlerin nispi kuvvetlerinin değişmeden kalacağını söyleyebilir miyiz? Kesinlikle söyleyemeyiz. Bu koşullar içinde  barışçı ittifaklar savaşlardan doğarlar ve yeniden savaşları hazırlarlar. Egemenlik, ilhak ve üstünlük üzerine kurulu emperyalist politikanın esası budur”. İşte, birinci ve İkinci Dünya Savaşları, tekelci kapitalist ulus devletlerin dünyayı yeniden paylaşmak için çıkardıkları  iki büyük savaş, bu zemin üzerinde gerçekleşti”...

ULUS DEVLET NASIL-NEDEN ÇÖZÜLÜYOR...

Sermayenin yoğunlaşmasının ve merkezileşmesinin serbest rekabeti nasıl saf dışı bıraktığını, tekellerin-finans kapitalin nasıl doğduğunu, bir işletme sistemi olarak  tekelci devlet kapitalizminin serbest rekabetin yerini nasıl aldığını  gördük. Lenin’in Emperyalizm teorisinin nasıl ortaya çıktığını da biliyoruz. Bu zeminde yükselen 20.Yüzyıl’ın devrimlerini-devrim anlayışını  biliyoruz. Ama bütün bunların yanı sıra bilmemiz gereken  bir şey daha var : Bu süreç de, yani serbest rekabetin inkârı ve tekellerin doğuşu süreci de, zaman içinde gene kendi inkârını   yaratır. Ve öyle olur ki, tekelci kapitalizm yerini tekrar-ama bu kez bir üst düzeyde- bir başka tür serbest rekabete-serbest rekabetçi kapitalizme bırakır. Eskiden  ulus devletin kanatlarının altında gelişen ve ulus devletin açtığı yolda dünyanın paylaşılması mücadelesi içinde varolan sermaye de, buna bağlı olarak, tıpkı o kabuklarını delerek uçup giden ipek böceği kurtçuğu gibi, ulus devlet kabuğunu sırtından atarak dünyanın dört bir yanına gitmeye-yayılmaya başlar. İşte, sosyalist sistemi de çökerten o küreselleşme  sürecinin dinamiği   budur,  21.Yüzyıl’ı doğuran sürecin diyalektiği budur. Bugün bunu, bu süreci görmeden  başka hiçbir şeyi görmek ve anlamak mümkün değildir artık dünyamızda (Bu noktaya nasıl gelindiğine ilişkin olarak bu konuda daha geniş açıklamalar için bak: http://www.aktolga.de/t5.pdf  s.290 dan itibaren...

Evet, bilginin demokratikleşmesidir  işin özü.  Buna bağlı olarak da tabi,  teknolojik devrimdir. Küreselleşmenin fotoğrafını çektiğiniz zaman görünen tablo budur. Bütün bunlar doğru. Ama, görünen bu tablonun altında bir de çıplak gözle görünmeyenler var: Bilgi nasıl demokratikleşti? Tekel egemenliği nasıl kırıldı da  üretici güçlerin gelişmesi anlamına gelen teknolojik bir devrim gerçekleşti? Nasıl oldu da sermaye, arkasında ulus devlet desteği olmadan  dünyanın dört bir yanına elini kolunu sallayarak gidebilir hale geldi? Bu sorulara da cevap verebilmek lazım. Öyle ya, tekelci kapitalizm altında yeni bilgiler üretilemiyordu hani!. Üretilenler de tekellerin koyduğu engelleri aşamıyordu!. Nasıl oldu da bu engeller aşılabildi? Bilginin demokratikleşmesi ve teknolojik devrim  denilen olay nasıl oldu da küreselleşme olarak ifade ettiğimiz  sonuca  yol açtı? Bu sorulara cevap vermeden  küreselleşmeden bahsettiğiniz zaman derler ki o zaman size: “Ne değişti kardeşim, kapitalizmde ne değişti de bilgi demokratikleşti, sistem küreselleşti? Nasıl olur da tekellerin, tekelci kapitalizmin yerini yeniden serbest rekabetçi bir düzen-kapitalizm alabilir”? Bu türden sorulara verilecek cevaplar, kafa yapıları 20.Yüzyıl’ın eski dünyasının içinde şekillenmiş olan statükocu kuşak için  bir tür ideolojik varlık sorunudur!    Çünkü eğer durum gerçekten böyle ise, o zaman 20.Yüzyıl’a damgasını vuran bütün o eski devrimci-teorik bilgi temellerinin  gözden geçirilmesi gerekecektir!. Ama sadece teorik temel -ya da zeminlerin de değil, bütün bir devrim anlayışlarının da gözden geçirilmesi gerekecektir!. Çünkü devrimin-Leninist sosyalist devrim anlayışının-teorik gerekçesi, tekellerin-tekelci kapitalizmin-üretici güçlerin gelişmesini engellemesi idi. “Üretici güçler kapitalizm altında tekelci işletme sisteminden dolayı artık gelişemeyecekleri için sosyalist devrim tek yol haline geliyordu”. Bu nedenle, eğer üretici güçler kapitalizm altında yeniden gelişmeye başlamışlarsa, o zaman bütün o devrim anlayışlarının da yeniden gözden geçirilmesi gerekecektir!..

Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin, bugün dünyanın her yerinde kapitalizm altında  üretici güçler gelişiyor mu gelişmiyor mu? Hayır gelişmiyor diyorsanız  diyecek lafım yok size!!.. Ama yok eğer, üretici güçler kapitalizm altında gelişiyorlarsa da, o zaman bunun başka izahı yoktur: Tekel egemenliğinin  kırıldığı anlamına gelir bu. İşte, küreselleşme denilen olay da budur zaten. Hem bilginin demokratikleşmesinden bahsedeceksin, hem de halâ tekel egemenliğinden-tekelci kapitalizmden, olur mu böyle şey! E, o zaman,  tekel egemenliği yoksa artık, ne var bugün onun yerine? Nedir şu an üretici güçlerin dünyanın dört bir yanında olağanüstü boyutlarda gelişmesini sağlayan? Bunun adı, yeni tipten bir serbest rekabet düzenidir. Küreselleşmeye neden olan da budur zaten.

Serbest rekabeti görmeden küreselleşmeden bahsetmek  abesle içtigaldir. Hem eski “solcu” tezleri terketmeyeceksin, hem de küreselleşme sürecinden bahsedeceksin!. Minareyi eski kılıfına sığdırmaya çalışmaktır bunun  adı!..

DÜNYA NEREYE HANGİ NOKTAYA GELDİ...

Ulus devletin çözülmesi olayı son zamanlarda en çok tartışılan konulardan birisidir. Peki ne demek bu, nasıl çözülüyor ulus devlet? Dışardan baktığın zaman hepsi de yerinde duruyorlar o eski “ulus devletlerin”!. Buna rağmen nasıl çözülüyor bunlar?

Bugün dünyamız bir kabuk değiştirme-ya da kendi kendini yeniden üretme- sürecini yaşıyor. Kısaca “küreselleşme süreci” olarak tanımladığımız süreç, 20.Yüzyıl’ın ulus devletlerden oluşan “uluslararası dünya sisteminin” içinden   21.Yüzyıl’ın küresel anlamda tek bir dünya sisteminin-toplumunun ortaya çıkması sürecidir. Bu nedenle, “ulus devletler ve bunlardan meydana gelen uluslararası dünya sistemi yok oluyor, küreselleşme süreciyle bunun yerini tek bir dünya sistemi almaya başlıyor” derken buradan hemen eski dünyanın artık yok olduğu sonucu çıkarılmamalıdır!!...

Bunun bir doğum süreci olduğunu söylemiştik. “Küreselleşme süreci” de işte bu doğum olayının adıdır zaten. Bu nedenle,  içinde yaşadığımız “geçiş süreci” iki dünyanın-iki dünya sisteminin bir arada varoldukları  bir geçiş aralığına tekabül ediyor... Bu açıdan, şu anda dünyanın dört bir yanında süregelen bütün  o savaşların olduğu kadar ülkelerin kendi içlerindeki altüstlüklerin   altında yatan da (diğer yerel nedenlerin yanı sıra) 20.Yüzyıl’ın ulus devletler dünyası ve  bu dünyaya ilişkin dünya görüşleri-paradigmalar ile, 21.Yüzyıl’ın küreselleşme dünyası ve paradigması arasındaki çelişkidir... Arap Baharı sürecinde yaşanılanların da, bugün Türkiye’nin içinde yaşanılan altüstlüklerin de nedeni hep budur. Ama buradan hemen, tarafların “eski” ve “yeniyi” temsil edecek şekilde kristalize olmuş güçler olduğu ve bu anlamda bir tarafta “eski” varken öte tarafta buna karşı savaşan dört dörtlük bir “yeni” var sonucunu çıkarmamak lazım! “Yeni” ve “eskinin” her durumda içiçe olduğu bir mücadeledir bu.Tarafların hepsinin de aynı anda kendi içlerinde yeni ve eskiyi birlikte barındırdıkları bir süreçtir. Öyle ki, birbirleriyle savaşan güçler aynı anda kendi içlerinde de bir savaş veriyorlar...Çünkü sistem bir bütün olarak değişirken onun içindeki elementler de kendilerine göre bir değişim sürecini yaşıyorlar... Burada önemli olan, her durumda, çelişkiler yumağı içinden-işin görünümüne aldanmadan-iki yüzyıla ilişkin paradigma farklılığını, mücadelenin de aslında bu farklılıktan kaynaklandığını görebilmektir...

NEDEN TOPLUMSAL PSİKOTERAPİ...

Ulusların  tek bir dünya toplumu-sistemi içinde erimeye doğru yol aldıkları  süreç, aynı zamanda, insanlığın tarihsel evrimi  içinde gelişerek şu ana kadar gelen bütün kimliklerin-kültürlerin  tek bir kimliğe-kültüre doğru evrildikleri bir süreçtir de. Bunu, dağlardan tepelerden gelen ve denizin varlığında bütünleşerek yok olan  sayısız derelerin  ırmakların durumuna benzetebiliriz.

Bu öyle bir diyalektiktir ki, ilk bakışta anlaşılması çok zor gibi geliyor insana! Düşünün, şimdiye kadar kendi kimliklerini geliştirme olanağı bulamayan bütün  o yerel unsurlar  şimdi tam buna olanak  bulmuşken, bu sefer de  küresel bütünün varlığında yok olma “tehlikesiyle” karşılaşınca ilk anda buna karşı tepki duyuyorlar!  Ne kadar ilginç değil mi, onlara kendi kimliklerini öne çıkarma olanağı veren küreselleşme süreci,  aynı anda, onların bir başka sürecin içinde kendi varlıklarında yok olmalarına da yol açıyordu!  Kapitalistleşme süreci içinde henüz daha tam olarak gelişmemiş ama bilinçdışı olarak var olan kimliklerin,  tam gelişme olanağı bulmuşken bu sefer de bir üst kimliğin içinde eriyerek yok olurken buna karşı durma reaksiyonudur bu! Bir yanıyla ilerici bir duruş; çünkü ilk kez kendini geliştirme olanağı bulmuşsun ve bunu kullanmak istiyorsun; ama öte yandan da gerici bir çabadır, çünkü süreç  senden daha fazlasını talep ettiği halde sen bir öncekine sarılmış olarak onun karşısına çıkıyorsun!...

Peki bu çelişki nasıl çözülecek, böylesine ilginç bir durumda nasıl olup da işin içinden çıkılacak?

Bir örnek,  Türkler ve Kürtler! 

Küreselleşme süreciyle birlikte ilk kez kendi kimliklerini geliştirme, biz de varız deme olanağı buluyor bu insanlar ve haklı olarak  ellerine geçen bu fırsatı kullanmak istiyorlar.   Sen ise tutuyorsun tam bu anda diyorsun ki,  “arkadaşlar ulus yaratma, ulus devlet oluşturma çağı sona ermiştir, artık ileriye bakalım!... Bırakınız yeni  ulus yaratmayı, ulus devlet kurmayı, varolan uluslar bile artık bugün daha üst bir küresel kimlik içinde bütünleşerek kendi varlıklarında yok olma  sürecine giriyorlar”!... Bu insanların bu türden bir söylemi öyle hemen kolay bir şekilde anlamaları mümkün müdür? Tabii ki hayır!  Bu durumda hemen kendi etraflarına  milliyetçi bir kabuk oluşturarak seni de 20.Yüzyıl zihinsel dünyası içinde  buna uygun bir yere oturtuvereceklerdir, bu kadar  açık!... 

Bu nedenle,  daha ileriye gidebilmek için,  tarihsel olarak oluşarak bugüne kadar gelmiş- ne kadar gelişebilmişse o kadar gelişerek gelmiş- bulunan bütün kimliklerin-kültürlerin-bilinçdışı yaşam bilgilerinin ortaya çıkmasına, bunların bilinçli hale gelerek kendini ifade etmesine olanak tanımak gerekir. İşte benim,  (20.Yüzyılda  çözülmüş olması gerektiği halde) şu ana kadar   kimlik sorununu hala tam olarak çözememiş olan toplumların tam o 21.Yüzyıla geçiş noktasında  (isterseniz buna “sırat köprüsü”de diyebiliriz!) toplumsal düzeyde bir psikoterapiye ihtiyacı var deyişimin anlamı budur...

TÜRKİYE NEREYE, HANGİ NOKTAYA GELDİ..  

Şöyle, önyargısız olarak  etrafınıza bir bakın diyeceğim; eğer bunu başarabilirseniz, Türkiye’de kapitalizmin büyük bir hızla geliştiğini göreceksiniz! Üstelikte bu öyle  “Kemalistlerin”-ve de milliyetçi solcuların-falan dediği gibi “üretici güçlerin gelişmesini engelleyen tekelci bir kapitalizm” falan değildir, gelişmeci-global zincirin  parçası haline gelmiş bir kapitalizmdir. Buna bağlı olarak da üretici güçler muazzam bir hızla gelişmekte, insanların yaşam seviyesi yükselmektedir.

Sonra, gelişen bu kapitalizmin kendine özgü bir kapitalist yaşam biçimini-kültürü-de beraberinde getirdiğini, insanları Kürt, Türk demeden pazar ekonomisinin taşları arasında eşitleştirerek birleştirip, onlara kapitalist üretim ilişkileri içindeki yerlerine göre Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı esasına dayanan bir üst kimlik kazandırdığını göreceksiniz. İnsanlar varlıklarını, kimliklerini artık beraberce içinde bulundukları bu üretim süreci içinde üretmektedirler. Onların karınlarını doyuran işleyiş ve varoluş süreci budur. Artık yapılması gereken şey, hayatın içinde gerçekleşerek maddi bir güç-unsur haline gelen bu oluşumu yasalarla tesbit etmek-yeni bir anayasayla- bilince çıkarmaktır.

“Türk” ve “Kürt” kimliklerine gelince; bunlar tarihsel-kültürel-bilinç dışı duygusal alt kimlikler olarak hayatın içinde yaşamaya devam edeceklerdir. Ama artık hiçbir zaman belirleyici üst kimlik haline gelemezler. Çünkü, ne “Türk” Türk olduğu için daha iyi bir işçi ya da işveren olabilir, ne de “Kürt” Kürt olduğu için daha üstün üretici yeteneklere sahiptir!.. Kimlik sorunu söz konusu olduğ zaman “çözüm” ve yapılacak iş, “bırakınız,  özgürce-nasıl istiyorlarsa o şekilde kendilerini ifade etsinler”den başka birşey olamaz, olmamalıdır.Çünkü, Türkiye gibi kapitalizmin gelişmesiyle  uluslaşma ve  küresellesme süreçlerinin bir arada yaşanıldığı bir ülkede bu işin başka yolu yoktur. Düşünsenize, hem ulusal bir kimlik oluşturma sürecini yaşıyorsunuz, ama hem de  küreselleşme dinamiklerine bağlı olarak “kendi varlığınızda yok olarak” küresel bir kimliğe sahip olma sürecini...

Bu iki süreci birlikte yaşamanın ortaya çıkardığı sorunları çözebilmenin pratik olarak tek bir yolu vardır: Yerelden yönetim temeli üzerinde yükselen bir demokratikleşme!..

Böyle bir durumda zorla hiçbir sorun çözülemez... Tam tersine, zor, gelişmeyi ilerlemeyi engelleyen başlıca faktör haline gelir... Bırakınız herkes kendini istediği gibi ifade etsin, özgürce yönetime katılsın, bireysel ve yerel düzeyde özyönetimi içselleştirerek hem kendi kimliğini daha da geliştirme olanağı bulsun, ama hem de aynı zamanda küresel süreçlerle bağlantı kurarak kendi varlığında yok olma diyalektiğini  yaşasın...

ULUSLAŞIRKEN KÜRESELLEŞMEK ÜZERİNE DEVAM... 

1- Evet, uluslaşırken küreselleşmek diyoruz!..Ya da, uluslaşırken  yukardan aşağıya doğru yaratılan pozitivist “ulusalcılık” kabuğunu kırarak küreselleşme sürecinin bir parçasıhaline gelmek!... İşte, Türkiye’de Türklerin ve Kürtlerin yaşadıkları  sürecin diyalektiği budur!Türk ve Kürt  “ulusalcılarının”-ulusalcı“solcu” ve “sağcılarının”, ya da, her iki tarafın da etnisite peşinde koşan 20.Yüzyıl kalıntısı  “milliyetçilerinin”- daha başka bir deyişle de,Osmanlı’dan bu yana   yukardan aşağıya doğru  devlet eliyle  ulus yaratmaya yönelik  kültür ihtilali sürecinin ürünü olan milliyetçi toplum mühendislerinin, onların ideolojik etki alanı içinde olan insanların bir türlü kavrayamadıkları sürecin diyalektiği  budur!... Ve işte bunun içindir ki, yani bugün gövdeleriyle 21.Yüzyıl’ın küreselleşme sürecini yaşadıkları halde zihinsel dünyalarıyla hala 20.Yüzyıl paradigmaları içine sıkışmış halde kalan Türklerin ve Kürtlerin toplumsal düzeyde bir psikoterapiye ihtiyaçları var!  

2- Ama bugün  kendi içinden “yeniyi” çıkarmaya çalışan, kendi diyalektik inkarını yaratma sürecinde olan sadece Türkler ve Kürtler mi?  Gövdeleriyle-yani maddi gerçeklikleriyle- 21.Yüzyılı yaşıyor olsalar da,  20.Yüzyıl’da yaşanılan belirli travmalar nedeniyle  zihinsel dünyalarıyla  hala bir türlü  20.Yüzyıl  paradigmalarının içinden çıkamayan bütün diğer  ulusların-halkların da bu geçişi kazasız belasız gerçekleştirebilmeleri için toplumsal düzeyde  psikoterapiye ihtiyaçları var!...

ÖRNEĞİN, RUSLARIN NE İŞİ VAR SURİYE’DE?...

Putin Rusya’sını ele alalım (Çin’i de bu kategoriye dahil edebilirsiniz, çünkü onların da gövdeleri 21.Yüzyıl’da olduğu halde kafaları hala 20.Yüzyılda!!)   Soruyorum ben şimdi, Rusların ne işi var bugün Suriye’de? “Suriye’ye askeri üs inşa ederek orada kalıcı  hale geleceklermiş”! Ne olacak peki üs inşa edecekler de!!   Ruslar Suriye’de on tane askeri üs inşa etseler ne olacak!?  Ben onların bu davranışlarını, 20.Yüzyıl başlarında dünyanın yarısına hükmeden Sovyet İmparatorluğunu kaybederek yaşadıkları o  büyük  travmaya bağlıyorum. İşte, 21.Yüzyıl’a geçiş aralığında onların da bu yüzden psikoterapiye ihtiyacı var!...

Bazıları saf saf  “yeni bir paylaşım mücadelesinden” ve bu bağlamda “üçüncü dünya savaşından” falan bahsediyorlar!!... Hangi “paylaşım mücadelesiymiş” bu söyler misiniz bana? Kim neyi paylaşmaya çalışıyor? Dünya pazarlarının  ulus devletler ve onlara etle tırnak gibi bağlı olan sermaye güçleri tarafından paylaşımı 20.Yüzyıl’la birlikte sona ermedi mi?... Bugün artık daha fazla pazar  payına sahip olmak için  sermayenin güçlü bir ulus devlete  ihtiyacı var mı?... Daha iyi kalitede malları daha ucuza üretebilmek, katma değeri yüksek mallar üretebilmek yetmiyor mu?...

Herkese soruyorum : Rusya hangi malı, ya da maları daha iyi kalitede ve daha ucuza üretebiliyor da  (katma değeri yüksek hangi malları üretebiliyor da)  bunları dünya pazarlarında satamadığı için pazar payını genişletme amacıyla yeniden paylaşım mücadelesine kalkıyor; bu nedenle Suriye’ye müdahaleye ediyor!!..

Gene bazıları  diyorlar ki (isim vermiyorum!),   “Rusya’nın Suriye ısrarı Esed  değildir, bu ısrar, Doğu Akdeniz  çıkışlarını, başta Güney Gaz Koridoru olmak üzere, güney enerji geçişlerini ve Halep-Lazkiye iktisadi çevrimini kontrol etmek içindir”!..

Ne anladınız şimdi bu cümleden? Tam bir laf salatası!... Kardeşim tekrar soruyorum, Rusya Suriye’ye girince Ortadoğu’daki hangi enerji akışını  kontrol edebilecek?... “Buralar Osmanlı müküdür” falan diyerek  buna heveslenenler olmuştu hatırlarsanız!!-(Öyle anlaşılıyor ki hala da bu hevesleri kursaklarında duruyor!!) Ne oldu sonra, görüyoruz sonlarını, olmayacak duaya amin diyebilmek için herkesle düşman haline geldiler!... “Üst akıl” falan diye tu kaka etmeye kalktıkları “Batı”, şimdi Ruslar da Suriye’de işin içine girince yeniden baş tacı haline geldi!! “Nato bizi koruyacakmış”!... Madem öyle de niye tuttun da “Şanghay Birliğine bizi de alın” falan diye Putin’e yalvardın!!.. İşte böyle,  21.Yüzyıl kulvarında koşarken kendini 20.Yüzyıl gücü sanarak kulvar değiştirmeye kalkarsan böyle gülünç duruma düşersin!! Bunlar hikayedir!... Suriye’ye üs falan kurarak hiçbir halt elde edemezsiniz-ne bizimkiler, ne de Rusya veya Amerika!!- Bu türden ulus devlet histerileri  sadece 20.Yüzyılda yaşanılan travmaların sonucudur. Yani demiş oluyor ki Putin, “dünya  tek kutuplu değildir, biz de varız”!!... Hala o eski “kutup” anlayışı!!... Tamam kardeşim, siz de var olun!! Olun da, dünya değişti artık!!.. Suriye’ye üs kurmayla  dünya pazarlarında söz hakkı fazla olan bir “kutup”  haline gelemezsiniz!!  Bunlar hep 20.Yüzyıl kalıntısı ruh hallerinin sonucudur... Bu türden davranışların varacağı tek bir yer vardır: Kendini attığın bataklığın içinde debelenip  durmak!! Hani nerde senin “Silikon Vadin”!!.. Katma değeri yüksek hangi malları üretebiliyorsun sen ondan haber ver... Uçak gemin varmış, nükleer denizaltıların varmış kime ne, bir G. Kore kadar bile olamıyorsun, hani nerde senin “Samsung’un”!!...

Neymiş efendim “dünya savaşı” çıkarmıymış!!.. Hiç merak etmeyin Rusya Suriye’ye müdahale ediyor diye dünya savaşı falan çıkmaz!!... İki dünya savaşı yaşadık, ne idi bunların nedeni? Kapitalist ülkelerin dünya pazarlarını yeniden paylaşmaları değil mi? E, o zaman, dünya pazarlarını paylaşmak için savaşmaya gerek var mı şimdi? Gerisi boş, hava gazı!!... Birileri kostaklanarak gaz çıkarıyor o kadar, “bakın biz de varız” diyerek kimlik savaşı veriyor ve dünya halkları nezdinde   psikoterapi sürecini yaşıyor!..

Aynı şey İran için de geçerli!!.. Ortadoğu’da Şii birliği kuracaklarmış!!... Bazıları Sünni cephesi kurmak istediler de ne oldu!!... Her taraf Şii olsa ne olur!!... Ne kazandıracak bu size??... Ortadoğu’da bir mal satın almak isteyen insanlar, “ha bunlar İran-Şii malı diyerek daha iyi kalitede ve daha ucuza olmadığı halde bunları mı tercih edecekler?... Hani bizimkiler de Osmanlı-İslam ve de Türk malı falan diyerek insanlara daha fazla mal satabileceklerini  düşünüyorlar ya!!  Geçin efendim!....

“Halep Lazkiye arasındaki mal çevirimiymiş”!! (Sevgili “Danışman” arkadaş böyle diyor. Öteki “Danışman” da bir ara “en büyük dostumuz Rusya’dır diye tutturmuş, tarihte Rusya’yla aramızı bozanlar hep o Batılı ülkeler olmuştur” diyerek yeni teoriler icat etmeye kalkmıştı ya!!) Hangi malı nereye “çeviriyorsunuz” kardeşim... Siz ürettiniz de  ürettiğiniz maları  “Halep’le Lazkiye arasında çeviremediğiniz” için mi malınızı satamıyorsunuz!!... Bunlar  hep bir hayal dünyasında yaşıyorlar ve hayalet taşlayarak kendi  zihinlerindeki 20.Yüzyıl paradigmalarıyla 21.Yüzyıl gerçeklerine karşı durabileceklerini sanıyorlar!!.. Ve de tepedeki o büyük politika yapıcıları bu türden “Danışmanlarının” çizdikleri yolda koşar adım ilerliyorlar!! Nereye??...     

TÜRKİYE’DE  KAPİTALİZMİN GELİŞİMİ -VE ULUSLAŞIRKEN KÜRESELLEŞME SÜRECİ

Önce Türklerden başlayalım:

Ta o İttihatçılardan başlayarak gelen sürecin amacı -ve de tabi,  daha sonra bütün bir Kemalist devrimin amacı- imparatorluğun kalıntılarından bir “Türk” kimliği-ulusu yaratmak değil miydi? Ne demektir bu? Demek ki o zamanlar Türk ulusu-ulusal kimliği diye birşey yoktu hen&u