• 27.11.2019 00:00
  • (518)

 HDP’nin Ekim ayında bölgede yaptığı yoklamalar sonrasında vekil Gergerlioğlu şöyle demişti: “Kürt halkı oldukça öfkeli, karamsar, yılgın ve umutsuz durumda. (…) Sine-i millete dönme fikri, önemsenmesi gereken bir görüş. Binlerce insanla muhatap olduk. Geneli Meclis’ten ayrılmamızı istiyordu. Üç günlük çekilme kararının yetersizliğinden bahsedildi. Meclis’in artık Kürt halkını temsil etmediğini düşünüyorlar.” 

Hatırlayalım: HDP’liler Meclis’te olsun seçildikleri belediyelerde olsun, parti teşkilâtlarında olsun muazzam baskı altındalar. Rejim ve devlet Kürd Siyasî Hareketi’ne göz açtırmıyor ve orta vâdede tamamen tasfiye etme hedefiyle elinden geleni yapıyor.  

Meclis’te vekilliklerin düşürülmesi için fezlekeler hazırda bekletiliyor. Önceki yasama döneminden Selâhattin Demirtaş dâhil dokuz vekil hâlâ hapiste. 

Son yerel seçimde seçilen belediye başkanları ikişer üçer azledildi, yerlerine kayyım atandı, akabinde çoğu hapse tıkıldı. Önceki dönemde de aynı şey oldu. Bazı muhreç belediye başkanları hâlâ hapiste. Seçimlerde HDP’ye oy veren milyonlarca vatandaşın iradesinin hiçbir kıymet-ı harbiyesi yok. 

2015’teki güdümlü terör saldırılarında yüzlerce insan katledildi. Bölgede pek çok şehir yıkıldı, yaşlı, kadın, çocuk gözetmeksizin insanlar katledildi, muazzam bir içgöç yaşandı. Kürdlerin önde gelen kanaat önderlerinden hukukçu Tahir Elçi katledildi. Binlerce partili hapiste veya gözaltında. Onbinlerce Kürd sırf HDP’li olduklarından belediyelerden ve çalıştıkları yerlerden KHK marifetiyle kovuldu. Pek çok HDP’li yurtdışında mülteci. 

Ve bu süreç şimdi değil, 2014 sonunda başladı, 7 Haziran 2015’ten sonra hızlandı, 15 Temmuz 2016’dan sonra tepe noktasına ulaştı ve hız kesmeden sürüyor. Böyle bir ortamda HDP’li Kürdlerin memnun olmasını bekleyecek değil kimse elbet.  

Ne ki Gergerlioğlu’nun dile getirdikleri, geçen Çarşamba yapılan ve “Kayyım Darbesi”ne ilişkin partide yürütülen tartışma ve değerlendirmeler nihayetinde açıklanan tutum belgesine yansımadı. Hatta Sezai Temelli “Halktan güçlü bir çağrı gelse, çekilirdik” dedi. HDP yönetimi, seçildikleri her makamda kalmak ve erken seçim istemekle yetindi. Kovulana kadar…

12 maddelik metinde “toplumsal meşrutiyetini yitiren AKP-MHP iktidarı” gibi tuhaf tespitlerin yanında “kayyım politikaları kurulmak istenen rejimin prototipidir”, “kayyım politikası tek adam sultasına dayalı bir ‘Atanmışlar Rejimi’ anlamına gelmektedir”, “2020’de Meclisi, 2021’de Anayasa’yı tümden anlamsızlaştırmayı hedefleyen bu proje, 2023’te rejiminin başarısını açıkça ilan etmeye hazırlanmaktadır” gibi ciddî tespitler var. 

Türkiye’deki totaliter uygulamaları faş eden başka bir siyaset kurumu kalmadı. İktidarda ve muhalefettekilerin birleştiği zemin Kürd düşmanlığı. O yüzden HDP değerli. 

Ve öneriler şunlar: “Demokrasiyi inşa etmek, kazanımlarımızı korumak, yeni kazanımlar elde etmek ancak ve ancak demokrasi güçlerinin birlikte mücadelesiyle mümkün olabilir. Son yerel seçimlerin gösterdiği gibi hep beraber, kayyım rejimini ve tek kişi yönetimini durdurabilir ve engelleyebiliriz” “Türkiye halklarının AKP-MHP sultasından kurtulması için ‘erken seçim’ diyoruz. (…) Bütün muhalefeti bu erken seçim talebinin etrafında birleşmeye ve harekete geçmeye çağırıyoruz.”

20 Kasım’da alınan kararlar ne yazık ki HDP’nin sürüklendiği açmazların ifadesi. Zira, bir yanda partinin ve “kötü Kürd” olarak yaftalanmış herkesin üzerindeki muazzam baskı, diğer yanda yerel seçim esnasında, o da HDP seçmeni sayesinde parlayıp sönen “demokrasi ittifakı” ve en tepede rejimin savaş üzerinden elde ettiği ve sürdüreceği meşruiyet HDP’nin temennilerini ve çağrısını kadük kılıyor. 

“Demokrasi ittifakı” olarak adlandırılan siyaset çok büyük ölçüde HDP tarafından yaratıldı, diğer bileşenler açısından bir seçim kazanma yordamı olarak kullanıldı, aynıları tarafından seçim ertesi çöpe atıldı. Bu olmayacak duaya âmin diyerek siyaset kurulabilir mi? 

Erken seçim ise birkaç saat sonra CHP tarafından, absürd bir çıkışla İYİP tarafından ve MHP tarafından çöpe gönderildi. Kaldı ki HDP sine-i millete dönse dahî Meclis’teki çoğunluktan erken seçim kararı çıkmaz.   

Keza, tamamen işlevsiz bir Meclis’te, muazzam baskı altındaki belediyelerde Demirtaş’ın bir vakit “demokrasicilik oyunu” olarak nitelediğini sürdürmenin ne anlamı kalmış olabilir ki? Açıkçası parti yönetimi bu sıkışıklıktan başka yollarla kurtulmayı deneyip seçmenine ve bunalmış kitleye biraz nefes aldırabilirdi. 

HDP’li vekillerin verdikleri mücadele için Meclis’te olmalarına gerek var mı? Doğrudan çöpe giden yasa tasarıları, cevaplanmayan soru önergeleri, dinlenmeyen çıkışlar, hiçbir ağırlığı olmayan oylamalar, kaile dahî alınmayan itirazlar için Meclis’te olmaya gerek yok. Yerli ve millîler ellerini bile sıkmıyor. 

HDP’nin Twitter ve Facebook hesaplarıyla birkaç basın organı esas iradeyi temsil eden kamuoyuna ulaşmak için kâfi. 

“Meclis’ten çekilmek rejimin işine gelir” varsayımına gelince, her ne kadar başlı başına bir makale konusu olsa da, şimdilik esas Meclis’te kalmanın rejimin işine geldiği kesin. Rejimin binbir sahtekârlıkla zapt ettiği iktidar, işlevsiz Meclis’te HDP ve diğer muhalefet partileri “demokrasicilik oyunu” oynamaya razı oldukça meşrulaşıyor. Meclis’te HDP, TRT Şeş gibi, var mı var!

“Meclis’ten çekilmek rejimin işine gelir” varsayımının bir diğer tuhaflığı, çekilmenin hiç denenmemiş olması. Meclis boykotu, hâlâ seçimlerden meşruiyet devşiren rejimin meşruiyet zırhını elinden almasa bile deler. Erken seçimden bahsetmiyorum. Yasama ile yargıyı yürütmeye bağlayarak gayet güzel işlediği iddia edilen ucube başkanlık sistemine ilk kez ciddî bir darbe vurur.  

12 maddelik metinde “sivil itaatsizlik” kavramı zikrediliyor. Ancak içi ne ile doluyor belli değil. Kayyım atanan belediyeler önündeki oturma eylemleri kastediliyorsa, akıbetleri ortada.  

Kavramın içinin illâki başka şekilde doldurulması gerekiyor. Vergi boykotundan, alışveriş boykotundan işlevsiz Meclis boykotuna kadar enva-i çeşit sivil itaatsizlik yöntemi var. 

Boykotlar sistemlerin içinde değil, başta temsilî demokrasi olmak üzere sistemler iğdiş edildiği ölçüde, o sistemlerin dışında veya onlara karşı cereyan ederler. Radikaldirler ve dört dörtlük siyasettirler.    

Yeri gelmişken, boykot fiili tarihî bir sivil itirazın hedefinde olan İngiliz subayının soyadından türemiştir. 19. yüzyıl sonlarında, İrlanda toprağını zaptetmiş bulunan İngiliz asilzâdelerinden Lord Erne, marabalara kiraladığı topraklarda üretim düşünce kira artırır. Hamle büyük itirazla karşılanır ve bazı marabalar kovulur. Ama birleşen marabalar boş kalan arazileri kiralamama kararı alır ve uygularlar. Muhatapları, Lord’un adamı, asker eskisi Charles Boycott’dur! Marabaların itaatsizliği başarılı olur, boş araziler kiralanmaz, ürün toplanmaz, herkes iş bırakır, Boycott da rezil olur. Lordun hamlesinin astarı yüzünden pahalıya gelir. 1880’de The Times gazetesi ilk kez bu organize tecrit etme eylemini “boykot” olarak tanımlar. 

Bakın Türkiye Ermeni toplumunun bir bölümü, devlet ve rejimin Osmanlı’dan bu yana her şeye rağmen işleyen Patrik Seçimi sistemine müdahalesi ve dayatmaları yüzünden seçimi boykot çağrısında bulunuyor. Hodri meydan!