• 11.05.2016 00:00
  • (1599)

Cumhurbaşkanının AB’ye hitaben “biz yolumuza, sen yoluna” çıkışı ve AB Bakanı Bozkır’ın terör tanımını değiştirme koşulu karşısındaki tıkanma ifşaatı vizesiz Avrupa hayaline bir nebze limon sıktı.Zaten oluru olmayan bir iş başlamadan bitebilir. Yine de meselenin özü ile olası akıbetine, siyasî pazarlığa nasıl kurban edildiğiyle AB tarafının utanç verici ikiyüzlülüğüne ve mâkul olan çarelere dair birkaç not düşelim.

 

Özünde, vizenin mağduru devlet değil vatandaştır

 

Vizesiz seyahat herşeyden önce, seyahat ve dolaşım özgürlüğü kapsamında ele alındığında bir insan hakkıdırTürkiyeliler bu haktan devletin kötü yönetimi dolayısıyla men edildiler. Almanya ilk önce Türkiye vatandaşlarına vizeyi 12 Eylül darbesi öncesindeki yaygın şiddet ortamı sonucunda Avrupa’ya iltica eden Türkiyelileri engellemek için koydu. Darbe ile birlikte vize kalıcılaştı. Vize uygulamasının başında devlet temsilcileri Avrupa’ya şikâyetlerde bulunsalar da bunun arkası gelmedi. Hatta yakında vefat eden Almanya eski Dışişleri Bakanı Genscher’e atfen rivayet olunur ki 12 Eylül cuntası vizeden rahatsız değilmiş.Siyasî kaosla gelen vizenin kalıcılaşması karşısında zaman içerisinde hükümetler kıllarını kıpırdatmadılar. Umursamazlık karşısında vatandaşlar kendi başlarının çaresine baktılar. 1963 Ankara Anlaşmasının 1973 Katma Protokolüyle elde edilen hizmet sağlama ve iş kurma haklarında vize mecburiyetiyle yaşanan kötüleşmeye aynı Protokolün 41. Maddesi uyarınca itiraz edip binlerce dava açtılar. Davaları Avrupa mahkemelerinde çoğu zaman kazandılar. Kararlar emsal teşkil etti. Ne var ki muhatap oldukları Avrupa ülkeleri kararları uygulamadılar, diğer benzer mağduriyetlere teşmil etmediler. Devlet de bu kazanımların arkasında durmadı. Ta ki 2013’te AKP işe el atana kadar… AKP hükümeti “vizesiz seyahat Türkiyelilerin hakkı” diyerek yola çıktığında ise Avrupa’daki siyasî ortam elverişli olmaktan çok uzaklaşmıştı. Muafiyet artık bir hak hukuk meselesi değil içinden çıkılmaz bir siyasî mesele olmuştu. AKP olabilecek olanı yani ilk aşamada Avrupa ile sürekli irtibatta olanlara muafiyeti isteseydi vatandaşın mağduriyetine deva olabilirdi. İmkânsız olanı isteyerek oy devşirme hesabı yaptı. Eğer mucize olur koşulların tümü yerine getirilir, AB ülkelerinde İslâm ve Türkiye fobisiyle beslenen siyasî koşullar ansızın değişir ve vize muafiyeti başlarsa bu sefer girişte Türkiyelileri olabildiği kadar Schengen bölgesine sokmamak için kurulacak özel Türkiye kapılarında vize kuyruklarını aratacak kuyruklar oluşacaktır. Eğer muafiyet gerçekleşmezse gerçekten ihtiyacı olan grupların mağduriyeti artarak sürecektir. Her iki durumda da kaybeden vatandaş olacak, kazanan ise “vize fatihi” veyahut “kahpe Avrupa” sloganları üzerinden devlet ve iktidar olacaktır.

 

Vize siyasî pazarlığa kurban edildi

 

16 Aralık 2013’te başlayan vize muafiyet süreci mülteci meselesine endekslenince iş çığrından çıktı. Komisyon’un ilk izleme raporu 20 Ekim 2014’te yayımlandı. Rapor daha çok uzun bir yol olduğunu açıkça gösteriyordu. Bu yılın 4 Mart’ında yayımlanan rapor daha iyi değildi ama iki rapor arasında mülteci pazarlığı yapılmaya başlanmıştı. 4 Mayıs’ta yayımlanan üçüncü ve son rapor ise Ankara’ya övgüler düzen, yapılmamış işleri yapılmış gibi göstermeyi tercih eden, fahiş hatalarla dolu bir metin. AB Komisyonu mülteci anlaşması uğruna vize muafiyeti için kendi getirdiği koşullardan vazgeçti. Ankara da yolsuzluk ve terör gibi konularda asla yerine getirmeyeceği koşulları mülteci anlaşması sayesinde AB’ye yutturabileceğinin hesabını yaptı. Sonuçta bir bakıma vize koşulları, Suriyelileri burada zaptetme koşuluna bağlandığı anda çöktü. 

 

Basında, konuya hâkim olmayan veya resmî kaynakların her dediğini doğru kabul eden haberciler geriye sadece 5 koşul kaldığını bunların da eli kulağında olduğunu yazmaktan çekinmediler. Sözkonusu 5 koşul yolsuzlukla mücadele konusunda GRECO tavsiyelerine uyulması, Kişisel Verileri Koruma Kanunu’nun 14 Nisan’da çıkan AB yönetmeliğine uygun olması, AB ülkeleri ile yargı alanında işbirliğine gidilmesi, polis teşkilatı Europol ile işbirliği ve terör tanımında Avrupa standartlarına uyum sağlaması için içeriğinin tekrar gözden geçirilmesi.

 

Oysa rapor yakından incelendiğinde pekçok koşulda Türkiye’nin ve mültecilerin gerçekleriyle kat’iyen uyuşmayan birçok veri, bilgi ve görüş olduğu görülüyor. Özellikle 24,26,27, 32,38,39,52,57, 63 ve 64 koşullarda fahiş hatalar, abartılı güzellemeler, kimi zaman da bariz yalanlar mevcut. Bir iki örnekle yetinelim. Zikredilen maddelerdeki ifadelere göre Türkiye’nin iltica mevzuatı her ne kadar coğrafi çekinceyle malul ise de yeni yasa ve yönetmelikler Suriyelilere çok tatmin edici ve uluslararası standartlarda bir koruma sağlıyormuş! Mültecilerin çalışma, barınma, eğitim, sağlık ve istedikleri yere yerleşme hakları varmış. Avrupa Konseyi Karapara Aklama Sözleşmesi kuralları ve OECD’nin Malî Eylem Gücü FATF’nin tavsiyeleri yerine getirilmek üzereymiş. MASAK güçlendirilmiş. Bütün vatandaşların seyahat ve yerleşme özgürlüğü tammış. Türkiye’de Roman hakları mükemmel gözetiliyormuş. Kolluk kuvvetlerinin görevlerini ifa ederken olası hak ihlallerini izleyen ve başında İçişleri Bakanlığı müsteşarının bulunduğu komisyon tam bağımsız değilmiş ama yakında bağımsız olabilirmiş.

 

Sonuç olarak Merkel’in muazzam baskısı altındaki Komisyon bir ay gibi çok kısa bir zaman içerisinde, alelacele, yalap şalap torbalara doldurularak çıkartılan yasalar ve kurulan kurumları “başarı” olarak nitelemek istemiş. Sahtekârlık şu kiAB’nin “iyi polisi” Komisyon aslında muafiyetle ilgili son kararın Konsey’den çıkamayacağını bile bile tüm AB adına Suriyeli mültecilerin olabildiğince engellenmeye devam edilmesi için zaman kazanmaya ve yazı çıkarmaya çalışıyor.Hesap muhtemelen, yaz içerisinde Suriye’de sağlanacak kalıcı ateşkesin içsavaş tanımını değiştirmesi vasıtasıyla Suriyelilere otomatik mülteci statüsünün verilmesini sonlandırmak.

 

Bundan sonra ne olur?

 

Evde yapılan yanlış hesaplar çarşıya uymayabilir ve nitekim uymuyor da. Birkaç hususun altını çizelim.

 

Birincisi, hukuk devleti olmaktan çıkmış bir Türkiye’de çıkarılan yasaların hiçbir kıymet-i harbiyesi yok. Mesele yasa çıkarmak değil, o yasaları uygulamak. Dolayısıyla 72 koşulun tam anlamıyla yerine getirilmesi bile bir şey ifade etmez.

 

İkincisi Erdoğan’ın terör yasaları uyumuna karşı ettiği son laflar gidişata ket vurma potansiyeli taşıyor. İşin başından beri 72 koşul arasında yolsuzlukla mücadele ve terör tanımının daraltılması konularının sorun yaratacağını söylememin nedeni buydu ve geldik o kapıya dayandık. İktidar ve yurtdışında kulis yapan borazanları özellikle terör tanımı konusunun Türkiye için çok zor olduğunu vurgulamaya başladılar. Ne var ki bu koşulun sulandırılması mümkün görünmüyor, üstelik Erdoğan varolan tanımı “silahsız terör örgütü” ve “bireysel terör” ifadeleriyle genişletmeye hazırlanırken. Israrın nedeni AB’nin, Türkiye’deki demokrasinin bekası endişesi değil, vize kalkarsa kaşının altında gözü olanın terörist sayıldığı bir ülkeden gelecek Türkiyeli mülteciler.

 

Bu şartlarda Komisyon’un tavsiyesi Avrupa Parlamentosunun önüne gelemeyecek. AB Konseyi ve üye devlerin ulusal parlamentolarına hiç intikal edemeyecek. Yani, iş başlamadan bitecek. İktidar ve yurtdışında yazan borazanlarının açıkça veya üstü kapalı “siz mültecileri yeniden üstünüze salıverdiğimizde görürsünüz” yollu şantaj mesajlarının ise tamamen ters tepeceğini düşünüyorum. AB kamuoyları vize muafiyeti meselesini 4 Mayıs’ta öğrendi ve cevabı şimdilik gayet olumsuz. Almanya’da hükümetin mahcup güzellemelerine rağmen muafiyete karşı olanlar ilk yoklamalarda % 60lar mertebesinde. Şantaj bu oranı ancak artırır. Yine bir mucize oldu karar nitelikli çoğunlukla Konsey’den geçti varsayalım, Fransa başta olmak üzere muafiyete karşı olan pekçok AB ülkesi Schengen bölgesine katılımlarının askıya alınmasını (opt-out) isteyecektir. Bu kriz olasılığını küçümsememek lazım; üstüne üstlük vize muafiyetinin Brexit referandumuna olacak olumsuz etkisi AB’de dillendirilmeye başlandı.  

 

Üçüncü olarak bu kadar olumsuzluğa rağmen hem vize hem mülteci meselesi konusunda mâkul olan nedir diye düşünmek lazım? Vize konusunda AB derhal belli gruplara, işinsanları, akademi dünyası, Schengen ülkelerinde akrabası olan vatandaşlara vize kolaylığı getirmelidir. Türkiye ile olan ilişkisini de “72 koşul” gibi ad hoc anlaşmalara değil, AB müzakere sürecine ve Kopenhag kriterlerine dayandırmalıdır. En başta da gümrük birliğinin gözden geçirilmesine yoğunlaşılmalıdır. Mülteci konusunda ise Lübnan ve Ürdün başta olmak üzere Türkiye ve Yunanistan’dan doğrudan iskân (resettlement) yegâne ciddî, gerçekçi, yapılabilir ve sürdürülebilir çaredir. Uluslararası uzmanlığın diğer iltica ülkelerinde olduğu gibi burada da mültecilerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere icraatta bulunabilmesi, verilecek malî desteğin tek koşulu olmalıdır. Bunlardan fazlasını beklemek veya istemek ham hayaldir.

 

Zira aksi halde Suriyelilerin Türkiye’deki istikbalsizliği ve AB’nin Türkiye’nin gayridemokratik gidişatına gösterdiği ahlaksız müsamaha sonucunda AB Suriyelilerin ilticasını durduramayacağı gibi Türkiyeli mültecilere de kapı açmak durumunda kalacak. Vize yoluyla veya vizesiz…

 

KAYNAK: CENGİZ AKTAR / HABERDAR