• 16.02.2016 00:00
  • (1546)

 Baskıcı rejimler hukuk tanımaz, kimseyle fikir alışverişinde bulunmaz ve kendi “çöplüklerinde” kimse tarafından dengelenip denetlenmezler.

O yüzden hata yapma ihtimalleri yüksektir. Deneme yanılma yoluyla yani el yordamıyla hareket ederler. Nihayetinde de çökerler.

Bunun dünyada sayısız örneği var. Erdoğan rejimi (belki Suud rejimi de) bu yola girmiş gibi.

Siyaseten içerde tükenen baskıcı rejimler ses getirecek askerî başarılar ararlar. Bu iç müdahale de olur, dış müdahale de. Ankara bunun ikisini birden yapıyor.

Ve her iki müdahale de Kürdlere karşı. Kürd nefretinin sınırı yok. Makbul Kürd, Ankara’nın dediğini yapan, biat eden, hatta haysiyetinden vazgeçmeye razı olan… Bugünlerde etrafta bolca var.

Dış müdahale de tıpkı iç mücadele gibi “Kürd terörü ile mücadele” adı altında yürütülüyor. Ankara’nın dış politikasının ufku bununla ve tescilli terörist olan IŞİD ve klonlarını kollama ile sınırlı.

Bu durumda dünya Ankara’nın neden PYD’ye düşman olduğunu anlamıyor. PYD, PKK bağlantısına rağmen Türkiye’ye tehdit değil. Hatta kimsenin arayıp da bulamadığı “Suriye ılımlı muhalefeti” PYD ve çatı kuruluşu Demokratik Suriye Meclisinden başkası değil.

Kaldı ki PKK de son tahlilde Türkiye’ye tehdit değil.

Suriye ve Türkiye’deki Kürd Siyasi Hareketleri, tüm eksiklerine rağmen bölgedeki yegâne sürdürülebilir federal/konfederal ademimerkeziyetçi çabaların temsilcileri oldukları için Ankara tarafından tehdit olarak algılanıyorlar.

Çünki merkeziyetçi Ankara iktidarını paylaşmayı sevmez, hatta nefret eder. Sadece biat ister.

Ankara’nın kumarının diğer oyuncular tarafından nasıl yorumlandığı önemli. Bir defa bu kumarbazlar, âdet olduğu üzere çok konuşuyor. Her ağzını açanın tehdit savurmaktan hoşlandığı hissediliyor. Oysa kumarda çok konuşmak risklidir.    

İkincisi, Ankara irrasyonel bir görüntü veriyor. Türkiye IŞİD karşıtı koalisyonun üyesi, YPG de IŞİD’e karşı karada savaşan ve uluslararası camianın meşru görüp sonuna kadar desteklediği yegâne anlamlı silahlı kuvvet.

Türkiye şimdi IŞİD karşıtı koalisyon müttefiki olan bu silahlı kuvvete saldırıyor. Dolayısıyla IŞİD muhibliğini kanıtlıyor. Resim bu kadar yalın.

Nitekim bu görüntü PYD/YPG ve diğer Demokratik Suriye Güçleri yetkilileri tarafından teyid ediliyor.

Üçüncüsü Ankara’nın Suriye’de her IŞİD yanlısı tasarrufu her gördüğünü havadan bombalayan Rusya’nın Batı karşısında elini güçlendiriyor.

Bu ölçüde de ABD’nin başını çektiği Batı’nın Rusya’yı dengeleme çabalarına zarar veriyor. Batılı “eski” müttefiklerimizin çıkardığı diğer sonuç da bu.

Hâsılı kelam Türkiye saçmalarken hem kendine, hem Batılı “eski” müttefiklerine hem de Suriye’nin geleceğine zarar veriyor.

Zaten bütün mesele bu tahribat potansiyeli; yoksa Suriye’de bugün ya da ilerde bir söz söyleyebilmesi artık mümkün değil. 

Karadan müdahaleye gelince, Suriye’de içsavaş başladığında yabancı gözlemcilerin en çok merak ettiği konuydu. Gerçekleşebilir, sonu hezimet olsa da.    

Salı sabahı itibariyle bulunduğumuz aşamada Ankara’dan köşeli tehdit yağıyor. AB, ABD, Berlin, Kahire, Paris, Moskova, Şam, Tahran ise bombardımanların durdurulmasını ısrarla talep ediyor.   

Şunu da eklemek gerek. Realpolitik bakış açısıyla, Suriye’ye müdahale için gereken BM kararı yok değil.  

20 Kasım 2015 tarihli 2249 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı IŞİD’le mücadelede BM üyesi ülkeleri “gereken bütün önlemleri” (all necessary measures) almaya davet eder.

Diplomasi dilinde bu, askerî müdahaleye cevaz verir. 2249’da açıkça “uluslararası barış ve güvenliğe tehdidi” kapsayan BM Şartı’nın 7. başlığına atıf olmasa da karar müdahale için yeterli addediliyor. Nitekim gizli gizsiz bütün oyuncular müdahil ya da müdahil olmaya hazırlanıyor.

Ne var ki müdahale IŞİD ve klonlarına karşı; Şam’a veya PYD’ye değil! Ankara’nın “ben terörün her çeşidine karşı mücadele ediyorum” mugalâtasını kimse yemiyor.

Erdoğan rejimi Ortadoğu bataklığına sıfır bilgi ve tecrübe ile balıklama daldı. Üstelik eli kolu bağlı olarak. Ne dışişlerinde bölgeyle ilgili kurumsal hafıza, ne de akademide bilgi birikimi var.   

Bunlardan yoksun hükümet, bir de “değerli yalnızlık” diye bir şey uydurunca ortada kalakaldı.

Türkiye’de, bırakın kurumsal hafıza ve bilgi birikimini Arapça bilen (Kur’an Arapçası değil) sayılıdır.

Batı’ya bakmaktan tarihimizi, bölgemizi okuyacak birikimimiz yitmiş, ülkemizde ve civarımızda konuşulan dilleri ya unutmuş ya da öğrenememişiz. Üniversite öncesi eğitimde Arapça ve Farsça 1929’dan itibaren yasak, Darülfünun’un 1934’de kaldırılması ile üniversitede öğrenmek bile bir müddet imkânsız.

Bu yetersizlik Hariciyenin MİT tarafından ikame edilmesiyle katlandı.

Bütün bu kısıtları askerî anlamda tamamen Batı’ya ve ABD’ye bağlı olmanın getirdiği kısıtlarla beraber değerlendirince geriye mugalâta, hamasî retorik ve mukadder hezimetten başka bir şey kalmıyor.

Artık önemli olan bunun iç siyasete nasıl yansıyacak olması. Cihatçıları girip çıktığı sınır tamamen kontrol altına alınınca çil yavrusu gibi kaçışıp Türkiye’ye sığınacak cihatçılar da bonus…

CENGİZ AKTAR / HABERDAR