• 5.02.2015 00:00
  • (1555)

 Memleketteki yazı hayatım 1995’e kadar gider. İlk yazıları yeniden çıkmaya başlayan Yeni Yüzyıl’ın, Milliyet’in ve Radikal’in forum sayfalarında yazmış, daha sonra 2005’te Vatan ve 2012’de Taraf’ta düzenli yazmaya başlamıştım. Elektronik, sanal mecrada ilk kez düzenli yazacağım. Salıları umumiyetle tek konulu mufassal bir makale, Cumaları ise yoğun gündemin değişik konularını ele alan bir yazı.

Gündelik yazıları hardcopy vasıtasıyla yayma, paylaşma devri sona erdi zahir. Memleketteki ceberut rejimin dünyadaki bu genel gidişatı hızlandırdığını görüyoruz. Yeni anaakım yani havuz medyası ile iktidardan ödü kopan eski anaakım medya babadan kalma “gasteyi” bitirdi. Öyle görünüyor ki bir gün her yazar elektronik medyada yazmayı tadacak!   Hoşbulduk!

Kızgın Kürd gençliği

Bu hafta önemli bulduğum iki tanıklık yayınlandı. İlki Tahir’in katli sonrasında Hasan Cemal’in bölgedeki gözlemleri diğeri Emine Ayna’nın T24’teki mülâkatı. Her ikisinde de Kürd gençlerinin yabancılaşması, manevî olarak nasıl Türkiye’den, türklükten, Türklerden nasıl koptuklarını yansıtan, diğer tarafta nasıl radikalleşmiş olduklarını anlatan bilgiler mevcut. Yüzü maskeli bir genç şöyle diyor Cemal’e: “Bizler halkın öz savunmasını yapan gençleriz. Örgüt yok! Bu halkın, bu ailelerin çocuklarıyız. Bu bizim kendi inisiyatifimizdir.”  Cemal’e konuşan Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi (YDG-H) mensubu Sur’lu genç Emine Ayna’nın bahsettiği, Kürd siyasetçilere kızan gençlerden biri muhtemelen. Ergun Babahan da bu konuyu işlemiş dün.

Bunlar şaşıracak şeyler değil. Kürdlerle barışın Ankara’daki iktidar sahiplerinin sandığı gibi olamayacağını, ateşkesle sınırlı ve gerçek bir barış inşasına odaklanmayan duruşun  onyıllardır birikmiş öfkeyle yoğrulan gençlerde derin ve geri dönüşsüz hoşnutsuzluklar üretme potansiyeli olduğunu söylemekten, yazmaktan dilimizde tüy bitti. Gelinen nokta endişe verici.

Rahmetli Şerafettin Elçi, diğer yanda Ahmet Türk, Osman Baydemir, Selâhattin Demirtaş ve daha birçok Kürd siyasetçi yıllardır diyalog kurulabilecek son neslin kendileri olduğunu, arkadan gelenlerin artık ayrıştığını hatırlatır dururlar. Bu manevî kopuş Kürdistan’ın kopuşuna gebe olabilir.

Bu kızgınlıkla tesadüfen ben de tanıştım, yakın zamanda. Ekim ayında Berlin’de Hafıza Merkezi’nin tertip ettiği bir toplantıda. Türkiye’deki hafıza çalışmaları üzerine yaptığım kapanış konuşması esnasında oturdukları yerde yüksek sesle gevezelik eden bir genç radikal Kürd grubunu iki kez ikaz etmek zorunda kalmıştım. Toplantı sonrasında şedid bir öfkeyle üstüme yürümüşler, kadim mağduriyetlerinden dem vurarak ikaz edilemeyecek derecede haklı olduklarını bağıra çağıra yüzüme söylemişlerdi. Başlarında toplantıya neden geldiği belirsiz “siyasî komiser” kıvamında kızgın bir oğlan vardı. Manevî kopuşu gayet veciz ve canlı anlatan bir deney idi. Bu tür bağımsızlık/kopuş süreçlerinin sağır bir şiddet içerdiği iyi bilinir. İşin bu boyutuna da mim koyalım.

İş cinayetleri ve adalet arayan işçi aileleri

Adaletsiz kalkınmanın mimarları çalışma hukukunu yerle bir etmekle kalmadılar, cumhuriyet tarihinde görülmemiş boyutta bir işçi kıyımına da yol açtılar. İşçiler sade işten atılmıyor, işyerinde can veriyorlar. Rekor her yıl yenileniyor. Daha ilk 11 ayda 1593 işçi güvenliksiz çalışma koşullarından dolayı iş cinayetine kurban gitti.

Hükümetin bu konudaki vurdumduymazlığı kayda değer. Yeni hükümetin programında konuyla ilgili iki paragraf var.  İlki gayet yuvarlak: “Diğer alanlarda olduğu gibi, çalışma hayatının merkezine de insanı koyuyoruz. Çalışan kesimlerimizin iş sağlığı ve güvenliği kendi başına bir değer olduğu gibi, verimli ve katma değeri yüksek bir üretim yapısının da ön şartıdır.” (s.64) Diğeri ise uygulaması istatistiklerde görüldüğü gibi bugüne kadar hiçbir somut sonuç vermemiş bir temenniden ibaret: “Avrupa Birliği ve ILO standartlarını esas alarak oluşturduğumuz İş Sağlığı ve Güvenliği Eylem Planı’nı kararlılıkla hayata geçireceğiz.” (s.65)

İş cinayetleri istatistiklerini tutan İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’ninwww.guvenlicalisma.org yanında Adalet Arayan İşçi Aileleri toplumda farkındalık yaratmak için her ay bir cinayet hikâyesini hatırlatarak vicdan ve adalet nöbeti tutuyor. Kasım’daki 45. nöbet taşeron sağlık işçisi ve güvenliksiz koşullardan dolayı ölen 28 yaşında ölen Zafer Açıkgözoğlu içindi.  Aileler diğer ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de 28 Nisan’ın İş Cinayetlerinde Hayatını Kaybedenleri Anma ve Yas Günü ilan edilmesi için imza kampanyası başlattı. http://iscinayetleriniunutma.org/ Ayrıca iş cinayetleri belleğini tutan 3. kitapları İşCinayetleri Almanağı 2014 yayımlandı.

  CENGİZ AKTAR / HABERDAR