• 29.12.2015 00:00

 Türkiye'deki Kürt siyasi hareketinin kuruluşlarından biri olan Demokratik Toplum Kongresi (DTK), 26 – 27 Aralık tarihlerinde Diyarbakır'da yaptığı toplantı sonunda yayımladığı bildirgeyle, demokratik özerk bölgeler oluşturulması talebini yeniledi.

Denebilir ki bu bildirgeyle DTK, Temmuz 2011'de ilan ettiği talebe 14 maddede somut bir şekil verdi. Bildirgede, büyük ölçüde İspanya örneğinden esinlendiği anlaşılan özerk bölgeler modelinin tartışmaya açıldığı, müzakereye tabi olduğu ve ancak TBMM'nin onayıyla gerçekleşebileceği vurgulanıyor.

Daha önce Kürt siyasi hareketine mensup siyasi partiler de Türkiye'nin yerinden yönetilen özerk bölgelere ayrılması talebini dile getirdiler. İdarenin aşırı merkeziyetçi yapıdan kurtarılması, sadece Kürt siyasi hareketi tarafından ileri sürülen bir öneri değil. Türkiye'nin sosyal, siyasi ve tarihi gerçeklerinin, özgürlükçü ve çoğulcu demokratik düzenin gereklerinin bilincinde olanlar, yerinden yönetim reformunun demokrasinin yerleşmesi, Kürt sorununun çözümü ve ülke bütünlüğünün korunması açılarından vazgeçilmez olduğunu yıllardır savunmakta.

Dünya tecrübesi de buna işaret ediyor. Etnik grupların (kimi şiddet yöntemleriyle dile getirilen) tanınma talepleriyle karşılaşan hemen bütün demokrasiler, şu veya bu modelle yerinden yönetim reformları yaptılar. Bunların başlıca örnekleri Britanya, İspanya ve Belçika. Tamil isyanının 2009'da, 40 bin kişinin öldüğü bir iç savaş sonunda bastırıldığı Sri Lanka dahi, 1987'de yaptığı anayasa değişikliğiyle adanın kuzeyinde ve doğusundaki Tamil çoğunluklu bölgelere özerklik tanımıştı. Bu yılın başında iktidara gelen yeni hükümet, yaraları sarmayı ve özerkliği hayata geçirmeyi vaat ediyor.

DTK bildirgesi, Kürtleri ülkeden zihnen ve kalben uzaklaştırmasından korkulan bugünkü trajik çatışma ortamına rağmen, çözümü Türkiye'nin demokratikleşmesinde ve ülkenin bütünlüğü içinde araması; talep edilen özerkliğin müzakereye ve TBMM'nin onayına bağlı olduğunun belirtilmesi açılarından olumlu bulunabilir. Ne var ki talebin, bölgenin çeşitli kentlerinde hendekler ve barikatlar kazarak güvenlik güçleriyle silahlı çatışmaya giren PKK'ya bağlı Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi (YDG – H) militanlarının “özerklik ilanı”nın bir devamı ve parçası olarak gündeme gelmesi maalesef  kağıt üzerinde kalma olasılığını güçlendiriyor. Oysa söz konusu talep PKK'nın silahları susturduğu bir ortamda, HDP tarafından TBMM zemininde dile getirilseydi hayli geniş bir destek bulabilirdi.

Bugün Türkiye'nin bir numaralı gündemi, giderek keyfileşen ve otoriterleşen AKP iktidarını hukuka, insan haklarına saygılı davranmaya zorlama, barış sürecini canlandırma, ülkenin bir tek – adam yönetimi altına sokulma tehlikesini bertaraf etme mücadelesi. Geçen temmuzdan bu yana PKK'nın güvenlik güçleriyle tırmandırdığı çatışmaların, YDG–H militanlarının hendekli, barikatlı, silahlı “özerklik ilanı”nın bu mücadeleye bir yararı olmadığı muhakkak.

Barikatlı, hendekli, silahlı mücadeleye destek nitelikli beyanlarının HDP'ye, özellikle de eşbaşkan Selahattin Demirtaş'a duyulan güveni sarstığı görülüyor. Bu noktaya gelinmesinde, AKP iktidarının HDP'yi devlet ile PKK şiddeti arasına sıkıştırma stratejisinin oynadığı rol ortada. Ülke bütünlüğünün korunmasını, silahların susmasını, barış sürecine dönülmesini isteyen demokratik güçlerin unutmaması gereken husus, HDP ve Demirtaş'ın bu yönde verilecek mücadelenin vazgeçilmez bir unsuru olduğu; Kürt siyasi hareketinin dışında kalan bir HDP ve Demirtaş'ın katkı yapma imkanının kalmayacağı. Umalım ki, Türkiye'nin bütünlüğünü koruma derdindeki herkes HDP'nin dışlandığı bir siyasetin ülkeye bedelinin çok ağır olacağını unutmasın.