Cumhuriyet’ten önce ‘Cumhuriyet’ var mıydı?

  • 29.10.2011 00:00

 

 

Varsa nereye kadar uzanır?

Tarihimizde cumhuriyetçiliğin düşünsel bir kökü var mıdır? Varsa nereye kadar uzanır? Yanıta Namık Kemal ve kuşağından başlayalım mı?

Birinci Meclis döneminde hiç telâffuz edilmeyen, hatta tam aksine sonuna kadar inkâr edilen cumhuriyet, ilk kez 1923 yılının Şubat ayında bizzat Atatürk’ün ağzından gündeme getirilmişti. Ancak bu tarihten sonra yeniden bir suskunluk devrine girilecektir. Öyle ki, Hüseyin Cahit Yalçın, saltanat ile hilâfetin ayrıldığı ve saltanatın kaldırıldığı sırada Tanin gazetesinde cumhuriyet ilânından söz ettiğinde, herkes onu eleştirmek ihtiyacını duymuştu. Cumhuriyetin yeniden gündeme gelmesi çok daha geç bir tarihte, ancak 1923 yılının sonbaharında, Eylül ayının son haftasına girildiğinde mümkün olabilecektir. Yani cumhuriyet, ilânından sadece bir ay önce siyasî gündemde yer alabilmiş ve basında bu konuda gerçek bir tartışma açılabilmesi mümkün olabilmişti. Bu aşamada cumhuriyet, millî egemenliğin doğrudan ve doğal bir sonucu olarak yorumlanmış ve zaten 23 Nisan 1920 tarihinde açılan Birinci Meclis’ten beri fiilen bir cumhuriyet idaresinin varlığı vurgulanmıştır. Cumhuriyet, hilâfetin değil, saltanatın bir seçeneği idi. Hatta cumhuriyetin İslâmî temeli de vurgulanmadan edilememiştir.

Cumhuriyet İslam dininin esasındandı!

Tıpkı bir zamanlar Namık Kemal ile kuşağının ve sonraki kuşakların yaptığı gibi, İslâmın ilk zamanlarda zaten cumhuriyet idaresi olduğu bir kez daha ve açıklıkla vurgulanmak ihtiyacı hissedilmiştir. Cumhuriyet İslâm dininin esasındandı. Nitekim cumhuriyetin ilânı bile dualar okunarak olacaktır. Bu aşamada dahi cumhuriyetin meşruluğu İslâm ile sağlanmak isteniyor ve buna ihtiyaç görülüyordu. Zaten cumhuriyetin ilânından yaklaşık bir yıl önce ve Birinci Meclis döneminde 1 Kasım 1922 tarihinde saltanatla hilâfetin birbirinden ayrılmasında olsun, yeni halifenin seçilmesi sürecinde olsun ve nihayet cumhuriyetin ilânında olsun, meclis kararları İslâm temelinde meşrulaştırılmak isteniyordu.

Ziya Paşa ve cumhuriyet

Kaya Bilgegil, “Ziya Paşa Üzerinde Bir Araştırma” adlı eserinde, Ziya Paşa’nın İsviçre’deki cumhuriyet idaresini övdüğüne dikkat çekiyor. 1870'te İsviçre’nin başkenti Cenevre’ye gelmesinden sonra Hürriyet gazetesinde yayınlanan, “İdâre-i Cumhûriyye ile Hükûmet-i Şahsîyyenin Farkı” başlığını taşıyan makalesinde Ziyâ Paşa, cumhuriyet yönetiminin halk yönetimi olduğunu,

cumhuriyette sultan, imparator, sadrazam olmadığını, hürriyet, mal ve mülk güvenliği olduğunu, angaryanın bulunmadığını, basının yasalar çerçevesinde serbest olduğunu, halkın seçtiği bir meclis bulunduğunu, yasaların meclis tarafından kabul edildiğini, medenî hukûkun geçerli olduğunu, meclis

üyelerinin ayrıcalıklarının sadece üyelik dönemleri ile sınırlı kaldığını, bunun dışında meclis üyeleri ile halk arasında bir ayrım olamayacağını, yargının bağımsız olduğunu, mahkemeler üzerinde meclisin ve başkanının müdahale etme imkânının bulunmadığını

ve yasalar önünde herkesin eşit

olduğunu yazıyordu.

Mithat Paşa’ya yapılan ithamlar

Enver Ziya Karal’ın “Osmanlı Tarihi” kitabından öğreniyoruz ki;  henüz Birinci Meşrutiyet’in ilânından hemen sonra 1877 yılında İkinci Abdülhamid’in danışmanlarının, Mithat Paşa’nın sürgün edilmesi sürecinde, Mithat Paşa’nın cumhuriyet ilân etmek ve Mekke Şerifi’ni de cumhuriyetin başına getirmek, yani cumhurbaşkanı seçtirmek istediği şeklinde dedikodu etmeleri, ortada görünür hiçbir cumhuriyetçi akım olmadığı halde, tek başına cumhuriyet ve cumhuriyetçiliğin siyasî iktidar için birinci derecede tehlikeli olduğuna işâret ediyordu. Mutlak monarşiden meşrutî monarşiye geçişin daha ilk basamağında, meşrutî bir idareden sonra gelebilecek mantiki bir talep olarak cumhuriyetçilik, ancak bir sonraki adımı teşkil edebilirdi. Lâkin Mithat Paşa’nın cumhuriyetçi olmasına zaten imkân yoktu. Osmanlı siyasal elitinden olup da, meşrutî bir idare için çaba göstermiş bir yöneticinin, projesinin daha başlangıcında bir sonraki gündem maddesini ifade etmesine ne gerek vardı, ne de imkân. Nitekim kendisinin idama mahkûm olması ile sonuçlanacak yargılaması sırasında da bu yönde bir suçlama ile karşılaşmamıştı.

Namık Kemal cumhuriyeti reddetmişti

Namık Kemal’e gelince: Ahmet Mithat Efendi’ye yazdığı 24 Ağustos 1878 tarihli bir mektubunda, “Fransa Cumhuriyeti’nin Kânûn-ı Esâsî’si yolunda bir şeyin memâlik-i Pâdişâhî’de kaabiliyet-i icrâsını hiç hatıra getirmedim; çünkü meslekimde Cumhur yapmak efkârında değilim. Bir Saltanat-ı meşrûta’nın öyle bir Kânûn-ı Esâsî ile idâresi kâbil değildir.” demektedir. Aynı mektubunda şunu da ilâve ediyordu: “Yalnız şunu demek isterim ki, vatanın selâmeti, öyle hukûk-ı Pâdişâhi’yi ihlâl edecek veyâ mülkümüzde bir cumhurun Kânûn-ı Esâsî’sini tutacak şeylere muhtâç değildir; bi’l-‘akis hilâfet kuvveti ile bir usûl-i meşveret teşkiline mütevakkıf idi. Bendeniz de o maksada tevfik-i hareket ettim. Zât-i vâlânız cumhur yapmak veya usûl-i meşveret’ten hukûk-ı Pâdişâhî’yi tarh etmek fikrinde iseniz, orasını bilemem.”

Pertev Naili Boratav, “Namık Kemal’in Gazeteciliği” adlı makalesinde, onun Osmanlı Devleti için meşrutiyeti gerekli gördüğünü yazmaktadır. Kendisi Osmanlı Hanedanı’nın saltanat hakkını da tartışma konusu yapmıyordu. Bekir Sıtkı Baykal da, “Namık Kemal’e Göre Avrupa ve Biz” adlı makalesinde, Namık Kemal’in yaklaşımını yine Kemal’in kaleminden şöyle özetlemektedir: “Devlet şeklimizin değişmesi, hâli hazırda müstebit idarenin yerine milletin kendi mukadderatını bizzat kendisinin tayin etmesine imkân verecek bir rejimin kaim olması, her işin başında gelir. Asrımızda mevcut hükûmet şekilleri içinde cumhuriyet vâkâ ‘efdal-i hükûmet’ olan bir şekildir. İslâmiyet dahi bidayette bir nevi cumhuriyetti. Fakat cumhuriyet rejimi bizde kabili tatbik değildir. Çünkü cumhuriyet bizi batırırdı. Binaenaleyh memleketimizde cumhuriyet yapmak kimsenin aklına  bile gelmez. Şu hâlde bizim kabul edeceğimiz devlet şekli, Osmanlı Hanedanı idaresinde bulunacak bir meşrutî idaredir ki, bu da usûlü meşveretin ve şûrâyi ümmetin tesisi ile kabildir. Biz buna Şeriat ve İslâmiyet nâmına dahi muhtacız. Bizde padişaha ‘iradei ümmet ve usûlü hürriyet’ üzre icrayı hükûmet etmek hakkı verilmiş olup, ünvanı ‘sahibi mülk’tür. Fakat ‘malikül mülk’ değil... Şûrâyı ümmetin kabûlü, padişahın hukukuna halel getirmediği gibi, bid’at de değildir. Heyeti içtimaîyemizde mevcut ne lisan ihtilâfı ve ne de bilgisizlik, şûrâyı ümmetin teşkiline mâni teşkil etmez. Bizim için usûlü meşverette Avrupa Meb’usan Meclislerini taklit etmek zarureti vardır. Yeniçerilerin ilgasına kadar biz de bir nevi meşveret ile idare olunurduk. Her kışla müsellâh bir şûrâyı ümmet mesabesindeydi. Nezaret hakkının nasıl olsa muayyen bir fırkaya inhisar etmesi zaruridir. Bunun için yegane çare tevkilden ibarettir.

En muntazam büyük devletler, Amerika, İngiltere, Almanya ve Fransa’dır. Acaba bunlardan hangisini taklit etmeliyiz? Amerika cumhuriyet olduğundan, bu hususta bize numune teşkil edemez. İngiltere ve Almanya’da zadegan mevcut olduğundan örnek olarak bunlar da mevzuu bahis olamazlar. (...) Şu hale göre, taklit edeceğimiz yegane devlet olarak geride Fransa kalıyor. Biz ise, insan hürriyetini dünyaya ilân için bir asır evvel bayrak açmış ve şeref itibariyle yeni zamanlarda bütün milletlere takaddüm etmiş olan Fransa kadar, hatta ondan daha ahrarane bir nizam ile idare olunabilecek bir kaabiliyetteyiz. Bütün terbiyesine rağmen, Fransız halkı ateş meşrep ve teceddüde fazla mail olduğu gibi, hareketlerinin esasını akıl teşkil ettiğinden, zahiren ‘güzel bir safsatanın sevkiyle istidlâlin neticesini bozarlar.’ Ellerindeki hürriyetlerine rağmen hiç zabt olunamazlar. Büyük cumhuriyetten beri otuz, kırk türlü hükûmet teşkil ettikleri ve hepsini de yine kendileri bozdukları bu hallerinin bir delilidir. Halbuki sükûnet ve metanet bizim esas vasfımızı teşkil ettiğinden, hareketlerimizde ifrada varmayız, siyasetimize konulan haddi tecavüz edemeyiz. 600 seneden beri birkaç yüz ihtilal yaptık. Hepsinde yalnız baştaki şahıslar değişti. Fakat idare şeklimiz olduğu gibi kaldı. Binaenaleyh biz devlet şeklimiz için Fransa’yı numune olarak alabiliriz ve onun ‘nizamat-ı esasiye’sini bir takım tadilât ile memleketimizde tatbik edebiliriz. Bizde mevcut Gülhane hattı, ıslahat fermanı, nutku hümayûn, medenî bir devletin esas nizamlarını teşkil edecek mahiyette değildir. Birçok yerlerinde kâfi miktarda vuzuh olmadığı gibi bir takım tezatlar ve zait cihetler de vardır.”

Niyazi Berkes, “Namık Kemal’in Fikrî Tekâmülü” adlı yazısında, onun “muarızları”nın “Osmanlı Hanedanı’nı ıskat edip cumhuriyet kurmak istiyor” suçlamalarına karşılık olarak, “İslâm iptidayı zuhurundan bir nevi cumhur değil miydi?” diye sorduğunu, fakat cumhuriyet fikri üzerinde asla durmadığını ve hatta cumhuriyetin bizi batıracağını kabul ettiğini yazıyor. O “bizde cumhur yapmak da kimsenin aklına gelmez, fakat icrasında imkân olmamakla hak batıl olmuş demek değildir” diyordu. Namık Kemal şunları yazıyordu: “Biz hükûmetin emrü icrasını, biatı meşrua ile Âli Osman’a tevdi ettik. Daima Âli Osman’ı isteriz. Daima idarei meşruta talebindeyiz.” Meşveret usûlü Şeriata da uygundu: “Zira devleti Âliyye tâ Yeniçeriler kalkıncaya kadar yine idarei ümmet ve binaenaleyh bir nevi usûlü meşveretle idare olunurdu. Mebusana vereceği hakkı nezareti ahali binnefis kendi icra ederdi.” Meşveret usûlü İslâmiyet ile bidat değildi: “Madem ki şeran meşveret usûlü kabul edilmiştir. Esas mevcut olduktan sonra icraatta olan teferruatını icmâı ümmet tayin eder. İcmâı ümmetle yapılan şeyler bidat değil, dinin usûlünden olur.” Berkes, bu görüşlerden hareketle, Namık Kemal’in görüşlerini şöyle özetliyor: “Bu esas kabul edilince işin tatbikatında yeni bir şey icadına lüzum yoktur. Mevcut meşrutî devletlerden birinin teşkilâtı esâsîyesini numune olarak alıp, bunlardan ‘zaman ve mekânımıza ve ahlâk ve adâtımızca iktiza eden tadilatı icrâ ederek’ bir teşkilâtı esâsîye meydana getirmek kâfidir.” Berkes, Namık Kemal’in bir başka yazısını da şöyle aktarıyor: “Biz padişahımızı İngiltere’de olduğu gibi her şeyden müstesna tutarak idareyi yalnız vükelaya bırakamayız. Çünkü, padişah vazifei adaletin icrasına şer’an memurdur.”

Şerif Mardin, “Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu” adlı eserinde, aynı konuya şöyle işaret ediyor: “Monarşik bir sistem kaçınılmaz olarak bir İslâmî siyasî rejim değil, yalnızca muhtemel bir İslâmî siyasî rejimdir. Kemal buradan hareketle gerçekte İslâm devletinin başlangıçta ‘bir tür cumhuriyet’ olduğunu ifade eder.” Namık Kemal’in kaleminden aktarmak gerekirse: “Halkın hâkimiyeti hakkı tasdik olunduğu surette cumhur yapmaya da istihkakı itiraf olunmak lâzım gelmez mi demek, ne demek? O hakkı dünyada kim inkâr edebilir? (...) Cumhurun bizi batıracağı başka mesele... Onu da kimse inkâr etmez. Bizde cumhur yapmak da kimsenin aklına gelmez. Fakat icrasında imkân olmamakla hak bâtıl olmuş demek değildir.” Namık Kemal’in ilke olarak cumhuriyeti tamamen reddetmemekle birlikte, Osmanlı için geçerli görmediğini söyleyebiliriz.

İlanından sonra Cumhuriyet karşıtlığı hiç olmadı

Cumhuriyetin ilânından önceki ve sonraki, cumhuriyetin kendisine değil de, ilân ediliş tarzına ve işin aceleye getirildiği yönündeki eleştiriler dikkate alındığında, cumhuriyet idaresinin kendisine yönelik ciddî bir tepkinin oluşmamış olması dikkat çekicidir. Tartışma, saltanatın alternatifi olarak cumhuriyet üzerine değil de, hilâfetin yeni idare şekli içindeki yeri ve rolü üzerine odaklaşacaktır. Cumhuriyetin, hem cumhurbaşkanı ve hem de halifesi olabilir miydi sorusu, bu tartışmaların belkemiğini oluşturur. Öyle görülüyor ki, bu soruya olumlu yanıt verebilenlerin sayısı çok azdı. Kanımca hilâfetin korunabilmesi için harcanan çok kez üstü örtülü çabalar, bunun çok güç olduğunun herkes tarafından anlaşıldığını açıkça göstermektedir. Ancak saltanatın yeniden tesisi konusunda ciddî hiçbir siyasî aktivite olmadığı da açıktır. O günden bugüne cumhuriyet aleyhtarı yaklaşımların büyük ölçüde ve genellikle saltanatçı değil de hilâfetçi eğilimde olması, biraz da bu geleneğin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Cumhuriyet karşıtı ve saltanat lehinde bir siyasî muhalefetin hiçbir dönemde  güçlenememiş olması, saltanatın meşruluk temellerinin tamamen ortadan kalkması olarak yorumlanabilir. Mütareke dönemi ve Millî Mücadele sırasında saltanatın gösterdiği tavır ve bu tavrın sonucunda ülkeden ayrılmak zorunda kalan sultan ve halifenin hiçbir anlamda meşruluk temelinin kalamayacağı açıktır. Ancak toplumda asıl büyük tepkinin hilâfetin kaldırılması ile oluşacağını vurgulamak gerekir. Gerek mütareke ve gerekse Millî Mücadele dönemlerinde de bir cumhuriyetçi akıma ya da düşünceye rast gelmek mümkün değildir. Aksine son dönemde de cumhuriyetçilik, tıpkı eskiden olduğu gibi siyasî bir itham ve suçlama nedeni olmaya devam edegelmiştir. Ankara Hükûmeti’ne yapılan saldırılarda onu meşruluk dışına itmeye yönelik siyasî ithamların arasında cumhuriyetçi olmak ve cumhuriyet kurmak istemek de vardı.

Ankara Hükûmeti ise, bu tür suçlamalara karşı son derece hassas davranmak zorunda kalmıştır. Cumhuriyetin ilânından hemen öncesine kadar bu yönde bir çaba ve faaliyet olmaması da dikkate değer bir husustur.

Bizde niçin Cumhuriyetçilik eksik kaldı?

Asıl önemli soru, Osmanlı Devleti’nde, toplumda ve siyasî elitte 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın da neredeyse ilk çeyreğinde niçin cumhuriyetçi bir düşüncenin doğmadığıdır. Bizde cumhuriyetçilik düşüncesinin kökenlerini ya da cumhuriyetçi bir siyasî akım arama çabamızı, herhalde Birinci Meşrutiyet yıllarına, Yeni Osmanlılar düşüncesine kadar kadar ancak geri götürebiliriz. Bunun nedenini, sadece siyasal düşünce tarihine yönelik araştırma çabalarının azlığı ya da yok denecek kadar az olmasına bağlamak da yeterli olmaz. Hatta haksızlık da olur. Çünkü bu dönemden, yani İkinci Meşrutiyet’ten önce cumhuriyetçi bir yaklaşımın izlerini aramak, herhalde beyhûde bir çabadan ibaret kalacaktır. Sadece bu kadar da değil. Aksine, Tarık Zafer Tunaya Hocamızın “Cumhuriyetin laboratuvarı” olarak nitelediği İkinci Meşrutiyet yıllarına uzanan bir cumhuriyetçilik akımının varlığını bulmak, hiç de kolay değildir. Bunu yapabilmek için İkinci Meşrutiyet döneminin siyasî düşünce ve fikir akımlarının tarihine ilişkin birinci elden araştırmalar sonucunda kaleme alınmış ve bazıları klasik olmuş önemli araştırmalara bir göz atmak yeterlidir. Belki daha da garip olan nokta, Yeni Osmanlılar kuşağının yazıp çizdikleri arasında cumhuriyet ile ilgili kısmın biraz daha geniş tutulabilmesidir. Gerçi bu kuşaktan hiç kimse cumhuriyeti ve cumhuriyetçi bir düşünceyi savunmamış, hatta aksine hepsi de cumhuriyeti kınamak yolunu seçmiştir. Daha en başından cumhuriyetçi olmak siyasî bir itham aracı olmuştur. Cumhuriyetin ilânına kadar da bu durumun devam ede geldiğini söyleyebiliriz.

Yeni Osmanlılar kuşağının cumhuriyetçi olması için hiçbir neden yoktu. Meşrutî bir yönetime geçilmeden cumhuriyetçi olmak hayli radikal bir tutum sergilemek olurdu ve bu türden bir beklenti içinde olmamız en azından haksızlık olur. Ancak Jön Türk kuşağının da benzer bir eğilim içinde olması bir bakıma şaşırtıcıdır. Bunun nedeni, sanırım öncelikle “reel politika”da yatar. Osmanlı siyasal elitinin muhalif kısmı, Yeni Osmanlılar kuşağında doğrudan sultana karşı olmak yerine sadrazama karşı olmak gibi bir taktik siyaset izlemeyi uygun görmüştü. Böylece sultan ile uzlaşmak ve anlaşmak imkânı ortadan kaldırılmıyor ve tâbiri caizse köprüler atılıp gemiler yakılmıyordu. Bu “ince ayarlı siyaset”, bizzat saltanatı tartışma konusu yapmaya hiç uygun değildi. Jön Türklerde de benzer bir siyasî eğilim görülür. Her iki kuşaktan da pek çok siyasî muhalifin biyografilerinde zaman zaman bizzat sultan ile anlaşarakuzlaşarak, devlet görevleri almaları ve “merkez”e dönebilmeleri, bu incelikli politikanın bir sonucu olarak görülmelidir. Bununla birlikte Jön Türk kuşağından bazı isimler daha radikal bir tavır sergilemişler ve zaman zaman sultanı da hedef almışlardır. Bu noktada da doğrudan saltanata ya da hanedana bir eleştiri yöneltilmemiş, aksine daha geleneksel bir şekilde sultan değişikliği ile yetinilmek yeterli görülmüştür. 1908 İkinci Meşrutiyet’in ilânından sonra dahi İkinci Abdülhamid’in saltanatını muhafaza edebilmesi, bize bu tür “ince politika”ların, siyasî sahnenin her iki tarafında da bulunan oyuncular tarafından ustalıkla oynanabildiğini gösteriyor.

Saltanat ve Hilafet et ve tırnak gibi

Ancak, sanırım saltanatı ortadan kaldırmayı öngören bir cumhuriyetçi ideolojinin oluşamamasını, sadece bu tarz bir siyaset anlayışına dayandırmak da yeterli olmaz. İslâm da herhâlde siyasî eliti aynı yönde etkileyen önemli bir öge olarak kabul edilmelidir. Kanımca saltanatla hilâfetin “et ve tırnak” örneği birbirinin içine girmiş olması ve ayrılabilir ya da ayırt  edilebilir özelliğini yitirmesi, cumhuriyetçi bir düşüncenin bütün ön koşullarını ortadan kaldırıyordu. Pratikte siyaseten saltanata karşı çıkanlar, doğrudan doğruya halifeye ve belki de hilâfete de karşı çıkar duruma düşebilirdi. İslâmiyetin öngördüğü dinî sınırlar içinde bu türden bir konum asla bağdaşamazdı. Aksine, daha en başından itibaren oluşturulması öngörülen yeni siyasî projenin, yani meşrutî monarşinin İslâmî açıdan meşrulaştırılması gerekiyordu ve bütün gayretler buna teksif edilmişti. Gerek Yeni Osmanlılar ve gerekse Jön Türkler, siyasî hedeflerini İslâmî meşruluk temeline oturtmak zorundaydılar. Meşrutî bir monarşi, ancak İslâmî bir temele oturtularak savunulabilirdi. Hatta Cumhuriyet bile aynı temele oturmak zorundaydı. Fakat sultanın olmadığı bir siyasî sistemde HilâfetHalife nerede duracaktı sorusuna yanıt vermek kolay olmadığı gibi, hatta belki mümkün de değildi. Bu bakımdan cumhuriyeti savunmak güç bir siyasî konumdu. Cumhuriyeti İslâmî bir kisve altında savunmaksa, sadece güç değil, aynı zamanda tutarsız bir çaba dahi olabilirdi. Bu bakımdan üzerinde pek az durulsa dahi cumhuriyetin İslâmî özelliğine dikkat çekmeden bunu yapmak söz konusu olamazdı. Cumhuriyet İslâm ile bağdaşabilirdi, tıpkı meşrutî monarşinin bağdaşabildiği ya da bağdaşabileceği gibi... Nitekim yapılmak istenen de bu olmuştur.

Bu noktada bir varsayımda bulunmak istiyorum: Hilâfet bir kurum olarak Türklerin eline geçmemiş olsaydı ve Araplarda kalmaya devam etseydi, bu takdirde Osmanlı siyasî eliti içinde saltanata karşı çıkan ve cumhuriyetçi bir yön arayışı belki de  kolaylaşabilirdi. Dinî bir yönü bulunmayan saltanata ilke olarak karşı çıkmak, İslâmın meşruluk temeli açısından da mümkün olabilirdi. Oysa saltanatın hilâfet ile iç içe girmiş olması karşısında, bu yönde bir girişim daha başından önlenmiş oluyordu.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.