Benden değil, Sabahattin Ali’den bahsediyoruz. 

25 Şubat, Sabahattin Ali’nin doğum günüydü. 114’üncü doğum günü vesilesiyle yine her köşede onunla ilgili anmalar yapıldı.

Dünya üzerinde sadece 41 yıl yaşamış yazar, bu 41 yıllık hayatında göremediği ilgiyi ve hürmeti bugünlerde görüyor.

1948’de öldürülmesinden sonra 1965 yılına kadar kimsenin yeniden basmaya cesaret edemediği kitapları, üzerinden telif de kalkınca pek çok yayınevi tarafından basıldı, romanları bestseller oldu, popüler kültürün bir parçası, en iyi doğum günü hediyelerinden biri haline geldi. 

Bu furyayla Sabahattin Ali’yle tanışanların, Kürk Mantolu Madonna’nın, Kuyucaklı Yusuf’un yazarının neden 41 yaşında Türkiye’den kaçmaya çalıştığını ve sınırda bir tetikçi tarafından öldürüldüğünü anlaması kolay değil. 

Bugün bir turizm durağı haline gelen Sinop Cezaevi’nde yattığı hücreyi ziyaret ederken, “Aldırma Gönül” şarkısını mırıldanan yerli turistlerin önemli bir kısmı, muhtemelen bu 10 aylık hapse sebep olan “Hey anavatandan ayrılmayanlar” şiirini bugün biri yanlarında Cumhurbaşkanı ya da Atatürk için okusa, tıpkı Sabahattin Ali’nin arkadaşları gibi onu ihbar eder, EGM’ye mention atıp, tutuklanması için hashtagler açarlardı.

Sabahattin Ali, bütün savunmalarında, 24 yaşında genç bir ortaokul Almanca öğretmeni olarak görev yaptığı Konya’da, arkadaşının evindeki bir içki sofrasında okuduğu iddiasıyla 7 ay sonra ihbar edilip tutuklandığı şiiri reddetti, okuduğu şiirin başka olduğunu söyledi, “Hala taparlar mı koca terese” den kastın Vahdettin olduğunu iddia etti, hatta hapishaneden Atatürk’e bir mektup yazarak, “Kablî (önyargılı) hükümlerden, sakat düşüncelerden ve lüzumsuz korkulardan uzak bir heyete her zaman kabahatsizliğimi ispat edebilirim. Fakat bütün bunlara lüzum kalmadan işi sizin yüksek kararınıza bırakmayı tercih ettim: ‘Ben böyle bir şey yapmadım’ diyor ve buna inanmanızı rica ediyorum” diye kendisini affetmesini istedi.

Ama beklediği af Atatürk’ten gelmedi. Ancak Cumhuriyet’in 10. yılı için çıkarılan genel afla serbest kalabildi. 

Hapisten çıktıktan sonra da yıllarca memuriyete reisicumhura hakaret etmekten hapis yatmış biri olarak dönemedi. Yıllarca kimse buna cesaret edemedi. 

Nihayet sonra sadakatini ispat etti, Ankara konservatuvarına öğretmen olarak atandı, hatta Türk Dil Kurumu’nda görev yaptı, Ankara’da aralarında İsmet İnönü, Şükrü Saraçoğlu’nun da olduğu geniş bir çevre edindi.

Artık genç ve popüler bir yazardı. 

1937’de yazdığı Kuyucaklı Yusuf ve 1943’de yazdığı Kürk Mantolu Madonna o günlerde de büyük ilgi görmüştü. 

1937’de yazdığı Kuyucaklı Yusuf, halkı aileden ve askerlikten soğutmak suçlamasıyla toplatılmış, hakkında dava açılmış ama daha sonra Reşat Nuri’nin yazdığı bir bilirkişi raporuyla aklanmıştı.

Herkes genç yazarın yeteneğinin farkındaydı. Büyük bir roman yazarı olarak refah içinde yaşayabilirdi. 

Ama o zor yolu tercih etti. 

Savaşın yıkımını, toplumların büyük davalar uğruna nasıl ölümlere sürüldüğünü görmüş, savaş sonrası baskıcı tek parti rejiminin sallandığını anlamıştı.  

Bu şartlarda popüler bir romancı olarak kalamadı ve 1944’de Marko Paşa’yı çıkardı. O kapatılınca da sırasıyla Malum Paşa’yı ve  Merhum Paşa’yı...

Edebi dilini siyasi eleştiriler için kullandı. O yüzden herkesten daha fazla can yaktı. 

Şu satırlar bugün de can yakar ve yazarının canı yakılırdı:  

“Demokrasi kelimesinin kökü (Cemil Barlas’ın kulakları çınlasın) dışarıda imiş. Demokrasinin kökü dışarıda olmasına gönlüm razı olmadı. Kökünü içeri almaya çalıştım. Şöyle ki: Türkiye “Recepkrasi” ile idare edilir. ‘Recepkrat’ bir idare vardır. Recepkrasi’nin de aslı Recepos ve kralostan gelir.” 

(Not: Devrin başbakanı Recep Peker’di)

“Halk düşmanları, insanlık düşmanları, kendileri için bir tehlike saydıkları adaletin de elini kolunu bağlamaya, onu da kendilerine uşak yapmaya çabalıyorlar.”

“Bugün bu memlekette hüküm yürütenler bizi sevmiyorlar. Eh, cümle alem gördü ki, biz de kendimizi onlara sevdirmeye uğraşmadık.”

“Altı sene süren bir dünya savaşının dışında kaldığımız halde, harp eden milletlerden daha perişan olduk. Bir başvekil tarafından A’dan Z’ye kadar bozuk olduğu söylenen ehliyetsiz bir idare makinesi, bir sürü fırsat düşkününün elinde oyuncak hale geldi.”

Çıkardığı dergilerde kendisinin ve diğer yazarların yazdıkları yüzünden hakkında onlarca dava açıldı, sık sık hapse girdi, o davalarda yaptığı savunmaları şimdi külliyatının az satan kitaplarından biri oldu. 

1947’de hapisten çıktıktan sonra tekrar dergi (Alibaba) çıkardı. 

Ama artık Türkiye’de barınamayacağı hissine Sırça Köşk’ü yayınladıktan sonra kapıldı. 

Sırça Köşk, aslında Sabahattin Ali’nin öykülerini topladığı bir kitaptı.

Kitabın içinde onun edebi yeteneklerini konuşturduğu öyküler vardı. Ama bazı öykülerde yine edebiyatın sınırlarını aşıp tehlikeli sulara girmişti. 

Örneğin bir hikayede adı Çirkince iken güzel bir Rum köyü olan ama Cumhuriyet devrinde mübadillerin yerleşmesinden sonra mimari dokusu bozularak çirkinleşmesine rağmen adı Şirince olarak değiştirilen köyü anlatmıştı. 

Almanya’dan kaçıp Türkiye’ye sığınmış Yahudi doktorla dalga geçen Türk doktorlarla dalga geçtiği hikaye o günler için de ileri bir pozisyondu. 

“Millet yutmuyor” da güya artık müşteri çekemeyen bir panayır anlatılmaktaydı:

“Kapıdaki çığırtkan ise, ne söylerse söylesin, ne yalan atarsa atsın, ne kadar çırpınırsa çırpınsın bir faydası olmayacağını, bu oyunu bir kere gafletle seyredenlerin bir daha aynı tuzağa düşmeyeceğini, bütün panayır halkının bu hileyi öğrenmesine yetecek kadar zaman geçtiği için artık hiçbir ümit kalmadığını bildiği halde nankör işine devam ediyor; bir kere başlanmış olan bu çıkmaz oyunu, binde bir ümitle de olsa devam ettirmenin, yarıda kesip karanlık bir boşluğa doğru yürümekten daha ehven olduğunu düşünerek, dermansız, boğuk sesine yeni bir hız vermeye çalışıyor.”

“Devlerin Ölümü” nde ise anlatılan dünyanın ilk devirlerinde yaşayan ve sonra nesilleri tükenen devlerdi:

“Onlara kaygısız ve rahat yaşamak imkanını veren ne cesaretleri, ne de zekalarıydı. Sadece dev yaradılışlarına dayanarak etraflarını kasıp kavuruyorlardı. Bir yerde göründükleri zaman bütün canlılar ordan kaçışır, balıklar suyun derinlerine, kuşlar göğün maviliklerine, öteki hayvanlar ağaç kovuklarına, inlere dalarlardı. İlk bakışta yeryüzünün bu tembel fakat doymak bilmez, bu aptal fakat kuvvetli, bu korkak fakat zalim devlerden kurtulacağı akla bile gelmezdi. Sular onların, karalar onlarındı. İlerde zeka ve bilgisiyle bütün varlıklara hükmünü yürütecek olan insan, henüz yapraklar arasında ürkek ürkek dolaşan ve yere çekine çekine inen avuç içi kadar bir memelinin cevherinde saklıydı. Rakipsiz ve kaygısız sahip oldukları bu dünya üzerinde battal vücutlarıyla ağır ağır dolaşan, ara sıra bir leşi paylaşmak yüzünden birbirleriyle boğuşan, yirmi tonluk gövdelerini doyurup beslemekten gayri dertleri olmayan bu mahlukların ne günlerinden, ne geleceklerinden korkuları vardı. Dünya onları beslemek, onların rahat ömür sürmelerini sağlamak için kurulmuştu. Ama yeryüzünde, hiçbir şey, ne kadar uzun ömürlü olursa olsun, sonsuz değildir. Milyonlarca sene ortalığı kasıp kavuran, uçsuz bucaksız dünyaya kayıtsız hükmeden devlerin de sonu göründü.”


“Koyun Masalı”  bir koyun sürüsü, çoban, çoban köpekleri ve sürüye dadanan kurtlar hakkındaydı. 

Ama bu klişe karakterler hakkındaki hikayenin esas can alıcı yeri, açlıktan zayıf düşmüş kurtların saldırısından sürüyü kurtarıp, sürüye sahip çıkamayan çobanı da kaçırdıktan sonra köpeklerin içine düştüğü iktidar sarhoşluğunun anlatıldığı satırlardı:

“Bu kavgadan en karlı çıkan köpekler olmuştu. Hem çayırdaki kurt leşlerini, hem de onlarla dövüşürken ölen beş on koyunu yiyip iyice doymuşlardı. Kuyruklarını keyifli keyifli sallayıp uzun, kırmızı dilleriyle yalanarak ortalıkta dolaşmaya, -Gördünüz ya, sizi kurtlardan da, çobandan da kurtardık!- diye koyunlara caka satmaya başladılar. Aradan zaman geçtikçe daha da burunları büyüdü; meğer köpekleri köpekleten çoban korkusuymuş, çobansız kalınca ondan beter oldular. Havladıkça kendi seslerine hayran oluyorlar, -Koyunları gayrete getiren, kurtları korkutup kaçıran bu sestir!- diye ulumalarını yükselttikçe yükseltiyorlardı. Üstelik içlerine bir de büyüklük kurdu düşmüştü: yaralı, sakat birkaç canavarı havlayıp kaçırdıklarını sandıkları için, kendilerinin öyle rastgele köpeklerden olmadıklarına inanıyorlar, -Köpek ne demek? Bizim de aslımız kurt değil mi?- diye övünüyorlardı. Yavaş yavaş bu kuruntu hepsini zihnini sardı. Koyunlara tepeden bakmaya başladılar. Onların bir kere tadını aldıkları, etlerini unutamadıkları için; kenarda köşede yakaladıkları kuzuları parçalayıp yemeye, hatta biraz sürüden ayrılan iri koyunlara bile saldırmaya kalktılar. -Bizim gibi soyu ormanlara hükmetmiş kahramanların miskin miskin koyun bekçiliği etmesi ne demek?- diye aralarında hayıflanıyorlar, tekrar vahşi ormanlardaki saltanatlı günlere dönmek istiyorlardı. Kendi gözlerinde büyüdükçe, koyunları daha da küçük görmeye başlamışlardı. Onlar sadece etleri yenecek, sütleri sağılacak mahluklardı.”

Köpeklerin bu narsisizminin sonu hikayede hayırlı bitmedi. 

Ama kitapta Sabahattin Ali’nin esas başını ağrıtacak hikaye kitaba adını veren ‘Sırça Köşk’tü. 

Sırça, cam demek. Yani camdan bir köşk bu. 

“Bir zamanlar boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş varmış. Bugünden yarına geçinmek, gittikleri yerlerin birinden yüz bulsalar, beşinden kovulmak canlarına tak demiş. Alın teriyle kazanıp gönül rahatlığıyla yemeyi de gözlerine kestiremezlermiş, çünkü elleri işe yatkın değilmiş” diye başlar hikaye.

Üç arkadaş bir tepeden aşağıdaki şehre bakarken biri öne atılır: 

“Gelin benimle beraber, bu şehirde sırça köşk yapalım; ömrümüzün sonuna kadar bolluk içinde, rahat yaşarız!” der.

Diğerleri sırça köşk ne diye soramadan, şehrin içinde bulurlar kendilerini. 

Sırça köşk yapmak üzere indikleri şehri de şöyle anlatır Sabahattin Ali:

“İndikleri şehir, o memleketin başşehri imiş. Bu memlekette bütün millet çalışır, herkes elinden gelen işi yapar, kendi başına buyruk, beyler gibi yaşarmış. Tarlalarda, dükkanlarda insanlar arı gibi çalışır, kazanan kazanamayana destek olur, malını lüzumuna göre başkasıyla değişir, kavgasız dövüşsüz, efendisiz uşaksız, ömrünün sonunu bulurmuş. Gündelik işlerini gördürmek, nizalarını yatıştırmak için aralarından seçtikleri adamlar hemşerilerine hizmet etmekten başka şey düşünmez, zorbalığı akıllarından bile geçirmezlermiş.”

Elebaşı olan genç, şehirde her gördüğüne “sırça köşk nerede” diye sorar. 

Tabii kimse sırça köşkün ne olduğunu bilemez. 

Elebaşı arkadaşlarına döner:

“Aman yarabbi, daha sırça köşkün ne olduğunu bilmiyorlar. Böyle memlekette durulmaz, hemen yolumuza gidelim!” der.

Tabii şehrin ahalisini bir merak sarar. Başka şehirlerde olup, kendilerinde olmayan bir şeyin varlığına fena halde bozulurlar. Bizim neyimiz noksan deyip bir sırça köşk yapmaya karar verirler. 

Ama elebaşı el yükseltir, “O kadar kolay değil. İşçi lazım, malzeme lazım” diye uzun bir ihtiyaçlar listesi sıralar. Ahali gaza gelmiştir artık, ne lazımsa görmeye hazırdır.

Arabalarla kumlar taşınır, malzemeler yığılır. 

Nihayet sırça köşk yapılır. 

Ama elebaşı genç, bu kadarı bizim şehre yakışmaz diyerek bir kat daha çıkmaya razı eder ahaliyi.  

Nihayet üç arkadaş sırça köşke yerleşirler. 

Ama ihtiyaçları bitmek bilmez. 

Şehrin ahalisi onlara eşyalar, yiyecekler, giyecekler taşır durmadan. 

Sonra artan bu işler için sırça köşke şehirden başkaları da alınır:

“Eh, artık bir sırça köşk olduktan sonra, onun hizmetine bakanlar, sonra bu hizmete bakanların hizmetine bakanlar elbette olacakmış. Ama sırça köşktekiler arttıkça, halkta onları doyuracak takat kalmamış. O zaman sırça köşkün adamları gelip herkesin yiyeceğini, giyeceğini zorla almışlar. Ayak direyenleri götürüp sırça köşkün bodrumuna kapamışlar. Halk, başına kendi sardırdığı bu beladan kurtulmaya kalkışamazmış; çünkü sırça köşkün adamları, gezdikleri, dolaştıkları yerde, onun hiçbir kuvvetin yıkamayacağı kadar sağlam olduğunu söyler, saf kimseleri buna inandırır, inanmayanları ise bin bir zulüm, bin bir hile ile sustururlarmış. Sırça köşkün de gözü doymak bilmez, istedikçe istermiş. Baştakiler doğuştan tembel oldukları, sonradan yanaşanlar da çalışmayı çoktan unuttukları için, kendilerini besleyenlere, buna karşılık bir şeyler borçlu olduklarını akıllarına bile getirmezler, yalnız birbirlerinin hizmetine bakarlar, memleketin halkına, bir köylünün inekleriyle köpeklerine baktığı kadar bile göz kulak olmazlarmış. Ama halkın gözü yıldığı için elindekini avucundakini vermiş. Artık bir gün verecek bir şeyi kalmamış, çünkü sırça köşkten çıkan bir emirle herkes elindeki son koyunu da vermeye çağrılmış. Getirmişler, teslim etmişler, söve saya dağılmaya başlamışlar.”

Sırça köşkteki elebaşı bakar ki ahali homurdanmaya başladı. Köşkün balkonuna çıkar ve onlara seslenir: 

“Ey millet, birçok şeyler verdiniz, büyük sıkıntılara katlandınız, ama dostun düşmanın hayran olduğu bir sırça köşk elde ettiniz. Onun azameti, onun parlaklığı yanında üç beş çuval ekin, dört beş davar nedir ki?.. Biz sizin şanınız, şerefiniz için çalışıyoruz, sizin iyiliğinizden başka bir şey düşünmüyoruz. Bakın, bugün getirip bıraktığınız koyunların bile hepsini yemedik, boğazımızdan kestik, bir kısmını size geri vereceğiz. Bütün koyunların kelleleri halka dağıtılsın!”

Bu büyük cömertlikten önce ahali memnun kalır. Ama sonra koyun başlarını alınca bakarlar ki başlar paramparça edilmiş, geriye pek bir şey de kalmamış.

Önce homurdanmalar itirazlara döner, sonra biri iyice kızıp elindeki koyun başını sırça köşke fırlatır. 

Sonra diğerleri onu izler. 

Camdan köşk kısa bir sürede tuzla buz olur

Sabahattin Ali, mesajın anlaşılmasından emin olmak için hikayesini şöyle bitirir:

“Halk sırça köşkün enkazını çabuk temizlemiş, dünyada onsuz da yaşanabileceğini anlayarak eski hayatına dönmüş, işini yine arasından seçtiği adamlara gördürmüş, ama sırça köşkün kötü hatırasını uzun zaman zihninden çıkaramamış. İhtiyarlar çocuklarına ondan bahsederlerken, şu nasihatı vermeyi unutmazlarmış: -Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.”

Ama hikayeyi okuyan devrin savcıları bile burada anlatılan sırça köşkün devlet olduğunu hemen anlamıştır. 

Kitap, 1947’de yayınlandıktan kısa bir süre sonra Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı.  Sabahattin Ali, özellikle Sırça Köşk hikayesiyle halkı devlete karşı isyana tahrik etmekle suçlandı. Bir kere daha hapse girdi. 

Gazetelerde güzel romanlar yazan bu genç yazarın böyle işlere tevessül etmesi ayıplandı.

İşte Sabahattin Ali, artık bu ülkede yaşayamayacağına böyle karar verdi.

Sırça Köşk gerçekti ve halkta da camdan köşke baş fırlatacak bir takat yoktu.

Hapisten çıktıktan sonra önce meslek değiştirdi.

Nakliyecilik yapmak için bir kamyonet aldı ama sonra o işi de yapamayacağını anladı ve 1948 yılında kendisini kamyonetiyle Bulgaristan sınırında buldu.

Elinde sopasıyla onu öldürmek için bekleyen katili de yanı başındaydı.

Ve yaşı sadece 41’di...