Yavuz BAYDAR



Bookmark and Share

Oya Baydar 'Bize ne oldu?' diye soruyor, cevaplar belki burada


12.10.2018 - Bu Yazı 339 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 “Bize ne oldu?”' diye soruyor Oya Baydar.

Kolektif sadizmin ve kör fanatizmin eline teslim olmuş memlekette sesini duyurmaya çalışan çok az sayıdaki vicdan sahibi aydınlardan biri olarak bu kilit soruyu gündemde tutmaya çabalıyor.

“Bize ne oldu sorusu bir süredir sıkçana sorulmaya başlandı,'' diye yazıyor. İyi, demek ki gecikmiş bir farkındalık bu soru üzerinden başlamış. Olan olduktan sonra da olsa.

Gene de şüphemi kabul buyurun Oya Hanım, bunu soranların çoğunun cevabı aynı dozda merak edip etmediğinden, bu soruyu sorarken sırtlarındaki ezber ideoloji ve inançları, 'kafes kimlik'lerini bir yana bırakıp da sorduklarından emin değilim.

Sığındıkları mevzilerden soruyorlar, konforlu duruşu ve 'sabitledikleri pozisyonu' elden bırakmadan.

Soru yerli yerinde. Ama cevabı uzun -ve samimi- bir tartışma ister. O da bu topraklarda pek mümkün değil. Azgelişmiş ülkelerde; kabileciliği terk etmemiş, maksimalist kültürlerin hakim olduğu toplumlarda neyin söylendiğine değil, kimin söylediğine bakılır çünkü. Yakın tarihimiz bize gerekli dersleri fazlasıyla vermiş olmalıdır, o bakımdan pek umudum yok.

Gene de yazılacaklar, söylenecekler var, olanca basitliğiyle.

Olanlar malum:

Zaten yarım akıllı bir halktı, şimdi geriye kalan yarısını da kaybetti (yoksa o soru sorulmaz veya başka türlü sorulurdu).

Memleketin sağı-solu, dindarı-laiki ve çokbilmiş eliti de bu ‘yarım akıllı’ kategorisine dâhildir. Carlo Cipolla'nın ahmaklık tanımı bunu açıklamada gereklidir: Aptallardan bolca bulunur, der Cipolla; aptal kişi, kendisine de fayda sağlamadan başkalarının başına dert açan, dolayısıyla toplumun huzuru aleyhine çalışan kişidir.

Evet, bu, son 90 küsur senelik tarihimizi dar mahalle dalaşları, sokak arası kavgalarıyla geçiren; ezilmişliği nedeniyle biriken öfkesini diğer -ama kendi kimliği dışındaki- ezilenlerden çıkarmada haklılık gören, resmi zulme genel insani değerler değil kendi menfaatleri açısından bakıp her seferinde sessiz kalan elitimizi -az sayıdaki istisnası dışında- de açıklar.

Ama kitle, o 'kara kalabalık' önemli tabii ki. Çünkü bugünkü iktidarı ayakta tutan onun desteği. Onun dışındaki 'muteriz kara kalabalık' da önemli, çünkü değişim gelecekse oradan gelecek (idi).

7 Haziran seçimleri sonrasında, kanlı askeri kalkışma öncelerine kadar sıkça görüştüğüm bir psikiyatr dostum vardı. Siyaseten benim sosyal liberal denebilecek görüşlerimle hiç mi hiç hemfikir değildi. İnançlı bir Kemalist'ti (eminim hâlâ öyle, belki çok daha fazla) ama asla dogmatik değildi.

Atatürk doktrinine pek çok kişinin yaptığı gibi bir dini inanç gibi bakmıyordu, ama elbette temel ilkelerde sağlam duruyordu. Bizi dost ve birbiriyle samimi konuşur kılan, laiklikte ve hukuk devletinde aynı yerde duruyor oluşumuzdu. O da benim gibi agnostikti (belki de ateistti de mesleğine bağlılığı onu daha sorgulayıcı olmaya itiyordu).

Her neyse, galiba 1 Kasım 2015 seçimleri sonrasında memleketin yine tarumar olmaya yüz tuttuğu zamanlarda, “bize ne oldu?”nun bir başka formatı olan “ne olacak bu memleketin hali?” sorusunun üzerinden tartışıyorduk.

Mevcut hükümete şiddetle karşı olmasına rağmen iki özelliği bu konuşmada öne çıktı: O da benim gibi, 2002 sonrası ekonomik reformların ülkeye bir ferahlama ve huzur bulma fırsatı sunduğuna inanıyor ve bunu ifade ediyordu. Ayrıca, bir psikiyatr olarak önyargısız bakmaya çabaladığı Türkiye'ye ucu açık bir süreçte yüzüp duran bir sosyal laboratuvar gibi bakıyordu.

Dediğim gibi 2015 sonuydu ve ben son derece karamsar öngörülerde bulunuyordum. Bir ara sözümü kesti, galiba içi kıyılmıştı ve şunu söyledi:

“Evet aslında yazık oldu, bu toplum bunları hak etmiyordu ama hak etme noktasına geldi...”

“Neden?” diye sordum.

“Bak ben 40 yıldır bu işin içindeyim” dedi. “İnsanlar gördüm, bana geldiler, çok gezerim memleketi, gözlemledim. Aslında bu halk, evet kötü eğitim sisteminin kurbanıdır, ama aynı zamanda saflığıyla telkine de açıktır. Ataerkil toplumların tek iyi tarafıdır belki de bu, eğer iyiliğe yöneltecek bir liderlik çıkarsa ona inanır ve gereğini de yapar. Ama tersi çok daha muhtemel. Kötülüğe telkin ve irşat. İşte o zaman o toplum kolay kolay iflah olmaz... Kaç yıldır yaşadığımız da bu zaten. Bu lider, toplumun içindeki en kötü tohumu besledi ve yeşertti, kötülük fışkırmasıdır bu...”

Bunları söylerken aklından Atatürk ve onun 'hayırhah liderlik' diye gördüğü yönetim modeli geçiyor muydu bilmiyorum, ama memleketin bir yamalı bohça görünümündeki çok kimlikli halkının iyi veya kötü telkine tamamen açık oluşu saptamasını değerli ve önemli buldum.

Bu açıdan bakınca, “Ne oldu bize?”nin cevabı bize, son 20 yılda kaçan, belki de bir daha geri gelmemecesine ufuk çizgisinde kaybolan bir değişim, bir 'topluca huzura erme' fırsatını anlatmalıdır, Oya Hanım.

Bugünkü kriz, sadece bu son 17 yıla hâkim olan güçlerin sebebiyet verdiği bir kriz değil. Bu kriz, 1923'teki sistemin çok kimlikli toplumun taleplerine hep 'ters ve sert cevap' verecek şekilde bozulmasının; 1980 darbesi sonunda dinci dogmatizme kapıları ardına kadar açan asker güdümlü karar süreçlerinin ve bunların sonucunda siyasi ve ekonomik elitin yozlaşmasının, entelektüeller arası dediğim dedikçi-yaftalayıcı kavgalarla kutuplaşmanın getirdiği çürümenin, 1999 krizinin devamı.

Türkiye tarihi zaten bir 'sürekli kriz yönetimi' tarihi. Ve biz şimdi bu krizin ihtimal ki, nihai aşamasındayız. Sonu da hiç iyi olmayacak, çünkü yönetimde buluşan kadrolar, çözümü bir kez daha en sert ve ters cevaplarda, emir yönetiminde ve komuta ekonomisinde bulduğunu sanıyor ve bu konuda çelik gibi kararlılar.

Yani ülkeyi yıkıma kadar götürecek kararlar silsilesinde.

Sistem krizi 2000'lerin başında çöplük gibi patladığında, seçmen eski siyaset sınıfının beşte dördünü 2002'de Meclis’ten tasfiye ettiğinde, neydi mesele?

Eğer 'huzura koşan' bir toplum idiyse mesele, şunlar artık cevap ve çözüm bulmalıydı:

  • Demokratik siyasette dinin makul dozu ne olmalı?

  • 12 Eylül cuntasının, Genelkurmay'ın kendisi dışında 'vesayet kurumu' olarak yedekte yer ayırdığı Diyanet, nasıl modernize edilip her inanç kesimini temsil eder hale getirilecek ve ülke akla yatkın bir seküler sisteme yükselecek?

  • Demokratik siyasette etnik kimlikli parti faaliyetlerine daimi ve dozu yerinde alan nasıl açılabilecek? Kürt (diğer kimlik) siyasetlerini belirleyen kolektif haklar konusunda hangi kalıcı demokratik adımlar atılacak?

  • İktidar, merkezden çevreye adil ve demokratik biçimde nasıl paylaştırılacak? Yerel yönetimler nasıl güçlendirilecek?

  • Sivil-asker ilişkileri; memleketi darbe kültürü ve darbeci tahakkümünden çıkararak ve seçilmişler denetime açacak şekilde nasıl yeniden düzenlenecek?

  • 1920'lerden beri tam bağımsızlığını kazanamamış, yalpalayıp duran yargının kuvvetler ayrılığındaki tartışılmaz 'ayrı' yeri, nasıl sağlanıp tahkim edilecek?

  • Birey-devlet ilişkileri, birey lehine nasıl tersyüz edilebilecek ve yerli yerine oturacak?

2002 itibarıyla meseleler bunlardı. “Bize ne oldu?”nun cevabı da işte bu tarihi imtihandan topluca çakmamızda saklı.

Cevap net, hep beraber çaktık. Şimdi de aptallık tarifine uygun biçimde, 'kollektif aptallaşma' sürecine bugün itibarıyla da yakıt taşıyor, birbirimize zarar veriyor, kendimiz de bir şey kazanamıyoruz.

2000'lerin ilk yarısında, evet, değişime, telkin ve irşata açık bir toplumduk, ama unutmayalım ki, kara kalabalığın hemen her kesimi devlete hâkim güçlerin, 'farklı kimlikleri birbirine düşman ede ede, kırdıra kırdıra yönetme' iradesinin esiriydi, ezberlenmiş bir roldeydi, hipnozdaydı.

Ve unutmayalım ki, çürük toplum piramidinde “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” şeklinde ifade bulan, kendisini sistemin üzerinde görme alışkanlığı ile adaletin etrafından dolanan “işimizi gördürmenin karşılığı ne be abi?” avantacılığı kangrenli bir kültür oluşturmuştu.

Türkiye'deki bir sınıf mücadelesi değildi, devletten nemalanma hiyerarşisinde yükselme, 'ayrıcalıklı kimlik' mücadelesiydi. Hâlâ da öyle.

Yine unutmayalım ki, bu mücadeleyi anlamlı sanan, gösteren kesimlerin her biri, en sağdan en sola, özellikle de merkez ve siyasal İslamcılar, kör bir iktidar mücadelesini demokrasi mücadelesi diye yutturmayı başardılar.

Bugün de hâlâ, adil bir iktidar mücadelesinin ön şartının ortak bir demokrasi -ve hukuk- mücadelesi olduğunu anlamamış -büyük ölçüde sol da dâhil- bir siyaset yelpazesi var. Buradan huzur namına bir şey çıkmayacağı kesindir.

Yazı uzamasın, sonrasını hatırlıyoruz. Esasında fırsat bir demokratik anayasada uzlaşma fırsatıydı ve AB sürecinin başlangıcı buna verimli bir zemin oluşturuyordu.

İktidarın o zamanlar, toplumsal diyalog, tarihle ve bugünle yüzleşme, işlenen karanlık siyasi suçlarla ilgili adaletin tesisi ve darbe kültürünün imhası gibi saiklerle, Pandora'nın Kutusu'nu açıp, içindeki mağdurları, bastırılmış sırları, ezilmiş kimlikleri serbest bırakması da gayet doğaldı.

Ve o anda, Türkiye, geri dönüşü muazzam pahalıya, kana cana ve acıya patlayacak bir sürece de girmiş oldu.

Gerisi malum. Yolsuzluk, menfaatçilik, avantacılık, ahbap çavuşlukla kanunu yamultarak iş halletme kültürü farklı kesimler arasında çok eskilere dayanan bir kültür olduğu için; bu kesimlere hükmedenler ayrıcalıklarından vazgeçmek istemedikleri için önce direnişe geçtiler, kavga büyüdü.

Yeni seçilenler kendi güçlerini tahkim ederek meydan okudular, değişime inananlar şu veya bu şekilde suiistimal edildi, posaları çıkarılıp atıldılar, Kürtler oyuna getirildi...

Ve en sonunda, halk kesimleriyle demokratik esaslar üzerinden yeni bir anayasa ile paylaşılması gereken iktidar, devlete eskiden hâkim olan anti-demokratik güçlerin 'geri dönüşü'nün ardından, devletin içine temayüz etmeyi başaran İhvan türevi anti-demokratik siyasal İslamcılar arasında paylaştırıldı.

Bu en kötü ihtimal başından beri vardı. Çoğumuz gözlemciler olarak saf değildik. Bu fırsatın, laik ve özgürlükçü muhalefet kesimlerinin uzlaşmasıyla değer bulacağını, bir ortak platformun aynen Güney Afrika'da olduğu gibi memleketi ferahlığa çıkaracağını umduk.

Ama geleceği geçmiş dönemlerin özlemleriyle kurmaya çalışan kesimlerin önderleri, o telkin ve irşada yatkın kitlelerini geçmişin dogmalarıyla, bugüne uyması asla mümkün olmayan boş hayalleriyle yıkıcı bir hipnozda tutmaya devam ettiler.

Bugün artık dogmanın, fanatizmin, kindarlığın, konuşamazlığın, birbirini dinlememenin, kafasının dikine gitmenin, kolektif sadizme seçmeci olarak destek vermenin esiridir Türkiye.

Kabileciliğin egemenliğindeki toplum kesimleri ve onların çokbilmiş (kanaat) önderleri “Bize ne oldu?” sorusunun cevabını ararken suçu ve hatayı hep diğerlerine yansıtma derdindedirler ve yalanda yaşamak onları konforda tutmaktadır.

Buradan ülke adına olumlu bir şeyin çıkması, açıkçası imkansızdır. Bir türlü iç huzurunu bulamayan, hayatın en mikro alanında bile (komşuluk, trafik...) anında ihtilaf üretip kalıcı hale getirmekte mahir Türkiye toplumun fertlerinin başına bir faşizm belası geldiyse, her bir kesim, farklı dozlarda da olsa, bundan sorumludur.

Artık çok geç Oya Hanım. Atı alan Üsküdar'ı geçti.

Sebastian Haffner'in “Bir Alman'ın Hikayesi /1914-1933” başlıklı anılarını herkesin okumasını tavsiye ederim. Birbiriyle kavgalı bir toplumun bu halinden faydalanan bir Nazi kâbusunun; acizlik içindeki bir sol muhalefetin de katkısıyla, ülkeye nasıl musallat olduğunun hikâyesinden belki o sorunun cevabı çıkabilir.

En kötüsü ne biliyor musunuz?

Şimdi Ankara'da mutlak egemenlik kuran bir yönetim tarzı ve kadro, 15 küsur yıl önce toplumsal taleplerin gereği olarak açılmış olan Pandora'nın Kutusu'nu, oradan çıkmış olan tüm hayaletleri, tekrar içeri tıkmak için karar verdi, bununla uğraşıyor.

Mümkün olsa, nefret objesi Kürtlerin, cemaat tabanının hepsi hapse tıkılacak. Mümkün olsa, Kuzey Kore usulü, her süpermarkete bir fiyat zabıtası kurulu kurulacak ki nefret objesi enflasyon kahrolsun gitsin... Kafa bu.

Tüpün içi boşalmış olduğu halde macunun tümünü geri tıkmaya kararlı, akıllara seza bir zihniyet var.

Korkarım bir kâbusun daha başındayız.

Umarım yanılıyorumdur, Oya Hanım.

Ve korkarım yakında “Bize ne oldu?” sorusu bile kanlı bıçaklı kavgalarla sonuçlanacak.

Facebook Yorumları

reklam
12.10.2018
Oya Baydar 'Bize ne oldu?' diye soruyor, cevaplar belki burada
5.10.2018
Bu medya ve demokrasi: Erdoğan haklıdır
28.8.2018
Cumhuriyet okur temsilcisi, müebbet mahpus yazar Ahmet Altan'a karşı
15.8.2018
Bir Türkiye hastalığı: Zifiri karanlıkta 'muhalefetçilik' oynamak
11.7.2018
Ülkenin üzerine heyula gibi çöken 'şey' nedir?
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.