Yasemin ÇONGAR

T24.Com



Bookmark and Share

Kiev’den notlar: Avrupalılaşmak ile güdülmek arasında…


04.02.2014 - Bu Yazı 8313 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 “Zıplamayan herkes Rusları seviyor….”

Haydi, hooppp!

Binlerce kişi aynı anda zıplıyor.

Meydan ya da buralıların deyişiyle “Maydan” gümbürdüyor.

Zıplayanlara bakıyorum. Çoğu yirmilerindeki gençler. Haliyle, kızlı erkekli!

Bazıları el ele zıplıyorlar. Bazıları da kollarını havaya kaldırıp iki yana açarak, kanatlanıp uçmayı denercesine...

Ben zıplamıyorum.

Ama sonra…

“Zıplamayan herkes Putin’i seviyor!”

Haydi, hooppp!

 

'Başkan-Diktatör' Yanukoviç’i yıkmak için…

Bu kez ben de zıplıyorum.

Bir daha, bir daha.

Yer sarsılıyormuş gibi bir his.

Kiev’in, adı bugünlerde “Avromaydan” diye anılmaya başlanan Bağımsızlık Meydanı’nda (Maydan Nezalejnosti), Putin’i seven yok, orası kesin. Ukraynalı göstericiler bu meydanda kendi küçük depremlerini yaratmak istiyorlar.

Yıkılmasını arzuladıkları şey, “Başkan-Diktatör” dedikleri, fotoğrafını Hitler ve Stalin’le aynı postere bastıkları Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç ile onun temsil ettiği “eski düzen,” yani Ukrayna’nın üzerindeki Sovyetler’den kalma Rus hegemonyası.

Aslında dokuz yıl öncesinden, 2004 kışındaki Turuncu Devrim günlerinden beri Ukrayna’da devam eden iktidar mücadelesinin yeni bir aşaması bu yaşanan. Mücadelenin bir ucunda Rusya var, diğer ucunda Avrupa Birliği.

Halen Avrupa’nın, Kosovalılar ve Moldavlardan sonra en fakir halkı sayılan Ukraynalılar, Moskova tarafından koyun misali güdülmek ile Avrupalılaşmak arasında bir tercihle karşı karşıyalar.

Kişi başına gelirin 8 bin doları aşmadığı ülkede, tercihini ikincisinden yani Eski Kıta’nın serbest dolaşan, iyi kazanan, hür yaşayan, rahat konuşan vatandaşları olma hevesinden yana kullananlar giderek artıyor ve seslerini yükseltiyorlar. Ama…

Her şey bundan ibaret değil.

Rusya karşıtlığının “maydan”a indirdiği imkansız ittifaklara elbette geleceğim.

Gece yürüyüşümüze devam edelim hele.

 

‘Önce faşistler evlerine gitsin…’

Ağır bir paltonun altında zıp zıp zıplamak iyiymiş. İnsanın yanaklarına hafiften bir sıcaklık yayılıyor.

Hem saati, hem ısıyı gösteren ışıklı tabelaya bakıyorum. Vakit geceyarısını çoktan geçmiş. Artık, 5 Aralık.

Sıcaklık sadece sıfır derece ama eksi 10 gibi donduruyor insanı, kesiyor.

“Rüzgardan” diyorlar. “Buranın rüzgarı ısırır, koparır, çiğner.” Isırmasını anladım da, gerisi çok güldürüyor beni. Bir şey diyemiyorum.

(Ukraynaca, Rusça bilen birinin en iyi ihtimalle yarı yarıya takip edebildiği bir dil. Benim anlama yüzdem çok daha düşük. Ve her ağzımı açtığımda, vaktiyle az biraz öğrendiğim Rusça, bayat peksimet kırıntıları gibi dilime yapışıyor sanki; yenilmez yutulmaz bir kelime kalabalığı… Susuyorum.)

Isınmanın zıplamaktan daha kestirme bir yolu da var aslında. Meydanın arka tarafına kurulmuş çadırkente doğru yürüyorum.

Otağ misali geniş mi geniş on sekiz çadır. Çoğunun ortasından bir baca yükseliyor. İçerde sobalar tütüyor.

Sobası olmayan göstericiler, çadırların önünde dikiliyorlar. Teneke kutularda, bizde “Çingene mangalı” diye bilinen usulle, üzerine küçük bir boru yerleştirerek tutuşturdukları odun ateşinin kokusunu çekiyorlar içlerine.
Mangalların ısıttığından pek emin değilim ama is kokusu, sıcacık ışık ve mangal başındakilerin neşesi, üşümemenin her şeyden önce bir ruh hali olduğunu düşündürüyor.

Yulia burada pek sık rastladığım gibi bal rengi gözleri, vaşak bakışları olan yaşını başını almış bir kadın. Çadırının önünde dans ediyor. Ukrayna bayrağının ve tabii aynı zamanda Avrupa Birliği’nin renklerinde, tepeden tırnağa mavi-sarı giyinmiş. Ondan keyiflisi yok bu gece. 

“Hello” diyorum, “zdrasvıyte” demek peşinen puan kaybettirecek diye düşündüğümden. Ama sonra mecburen “How many nights,” diye başlayıp “skolka noçi” diye bitiriyorum. Halime gülüyor, sarılıyor bana ve kendi dilinde “teşekkürler” diyor üç kere. “Yabancısın, dilimizi bilmezsin, yine de gelmiş destek veriyorsun, eksik olma” der gibi bir hali var.

Sonra “Kaç gece burada kalacaksınız” sorusunun cevabını veriyor: “Faşistler evlerine gitmeden ben eve gitmem.”

Bunu anlıyorum, zira az önce, çadırların arka tarafında kalan sahnede, Espreso televizyon kanalının hemen yan tarafa kurduğu devasa ekranda da izlenebilen protesto konserini dinledim. Adını bir türlü öğrenemediğim ama akordiyon çalıp, kah rock kah folk söyledikçe kalabalığı coşturmasına hayran kaldığım sağlam sesli genç şarkıcı aralarda defalarca tekrarladı aynı sözü: “Faşistler evine gidene kadar buradayız.”

 

Putin’in baskısına karşı doktoralı boksör mü?

Bu gece burada, ben diyeyim altı, siz deyin yedi bin kişi var.

Ukrayna’daki eylemler, malum, Yanukoviç’in Avrupa Birliği ile eli kulağına gelen bir anlaşmayı son anda imzalamaktan vazgeçmesi üzerine, 24 Kasım’da başladı. O anlaşma, Kiev’in rotasını Brüksel’e doğru çevirecek ve Avrupa Birliği ile ticari entegrasyonun çerçevesini çizecekti.

Yanukoviç, tabii ki kafasına öyle estiği için değil, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin siyasi pazularını şişirerek, “İmzalarsan, sana ticari yaptırım uygularım” – siz bunu “Gazı keserim haa!” diye okuyabilirsiniz –  tehdidiyle karşısına dikildiği için imzadan vazgeçti.

Tabii, Avrupa Birliği’nin, vize uygulamasında diretmek suretiyle Ukraynalılara mütemadiyen “ikinci sınıfsınız” diye fısıldayan özünde korkak siyaseti ve o pek nazlı diplomasisi de, Yanukoviç’in yolun sonunu bir türlü görememesine yol açtı. Nihayetinde, Bölgeler Partisi’nin muhafazakar lideri, iktidarını Moskova’ya ve doğduğu yöre olan Donetsk’in “Sovyetist” seçmen kitlesine dayamaya devam kararı alarak, Avrupa’ya uzanan yolda keskin bir “U” dönüşü yaptı.

Yanukoviç’in Avrupa’yı şaşırtan kararına ilk tepki, Kiev’de 100 bin, Polonya sınırındaki Batı şehri Lviv’de ise 40 bin göstericinin sokağa çıkmasıyla geldi. Aradan geçen 10 günde, evine dönmeyi reddeden kalabalık belki altı-yedi bin kişiye kadar indi ama polis gücüne ve gözaltına alınan protestocuların alelacele iki yıl hapis cezasına çarptırılıvermesine rağmen, “Avromaydan” henüz boşalmadı.

Peki, bu meydanda kimler var?

Hareketin başını, benim gibi boksseverlerin iyi tanıdığı Vitali Kliçko çekiyor. Boyu iki metreye varan, beş kemer ve aynı zamanda bir doktora sahibi, “Dr. Demir Yumruk” lakaplı bu sonradan olma siyasetçi, muhalefetteki Udar (Vuruş) Partisi’nin lideri olarak, Ukrayna’ya “Avrupalı bir gelecek” sözü veriyor, her gün göstericilere hitap ediyor ve her ne kadar ben iki gece üst üste kendisini göremesem de, rivayet o ki meydandan pek ayrılmıyor.

Avrupa ve Amerikan basınının “Ukrayna’nın yeni lideri olur mu” sorusunu sorduğu Kliçko hakkında, aynı soruyu, Kievli bir gazeteci arkadaşıma sordum bugün.

Önemli bir gazetede yazıişleri müdürlüğü yapan, gösterileri izlemeye ceketinin yakasına Avrupa Birliği kurdelesi takarak giden ama beni cevaplarken – kendi gazetesinde bunu böyle yazmadığı için – tam adını vermemi istemeyen Yuri şöyle dedi:

“Batılılar çok saf. Buradaki rejim, Kliçko’yu iki cümlede bitirir. Önce, ‘Sen Ukrayna nüfusunda yeterince kalmadın’ derler. (Kliçko, Kazakistan doğumlu.) Sonra, ‘Gayrımeşru çocuğunu konuşalım’ diye söze devam ederler.”

Yuri’nin haklı olup olmadığını zaman gösterecek.

 

Avrupa yanlıları ile aşırı sağ aynı yatakta

Kiev’e gösterileri izlemeye değil, bir süre önce İstanbul’da kurduğumuz Bağımsız Gazetecilik Platformu P24’ün Avrupalı ortaklarıyla buluşmaya geldim.

3 Aralık gecesi, “Avromaydan”a ilk indiğimde, yanımda Danimarkalı bir yazar da vardı. Gezi Parkı eylemleri sırasında İstanbul’daymış. “Bu eylemin oradakinden bir farkı var” dedi bana. “Orada her grubu ayrı ayrı seçebilmiştim, ne kadar kaynaşsalar da, flamaları, bayrakları, duruşları farklı grupların bir koalisyonuydu sanki Taksim. Ama burada herkes Avrupa ve Ukrayna bayraklarıyla homojen bir yığınmış gibi görünüyor.”
İlk bakışta haklı görünüyordu.

Ama ilk bakış çok yanıltıcı olabiliyor.

Nitekim, geçmişi ziyadesiyle faşizan çizgiler taşıyan milliyetçi “Svoboda” (Hürriyet) hareketi de, Yanukoviç’e karşı, Avrupacılarla sımsıkı saf tutmuş durumda.

Kaslı bacakları dize kadar çektikleri kara çizmelerinden taşan, elindeki ağır zincirlerle Arnavut kaldırımlarını “şak.. şak..” döven dazlak göstericilerin yanından geçerken içimde kabaran hissin, çadırının önünde dans eden Yulia’ya duyduğum yakınlığa benzemediği kesin.

Rus hegemonyasından kurtulma azminin, “milliyetçi” bir tezahüre dönüşmesi ise şaşırtıcı değil sanırım.
Ben sadece, her iki meşrepten insanı Kiev’de ittifak halinde gördüğümü söylemiş olayım; “ulusal egemenlik” denen şeyin, son tahlilde “fantastik” olduğunu idrak etmiş bir Avrupa Birliği yandaşlığı ile eli zincirli bir milliyetçilik nereye kadar bağdaşır, onun kararını varın siz verin.

 

Kiev’in, Tarlabaşı’nı hatırlatan bir şekilde yıkılıp, “eski” tarzda sil baştan yapılmış, merkeze çok yakın ama binaları hala büyük ölçüde ıssız olan Honçarna Caddesi’ndeki otelime dönerken, hapisteki eski Başbakan Yulia Timoşenko’ya gitti aklım. Onun serbest bırakılmasını isteyenler, meydanda önemli bir grup oluşturuyor zira. Belki de Timoşenko serbest olsaydı…

Neyse. Noktayı koyma vakti. Milliyetçilerin çok daha güçlü olduğu Lviv’deki Katolik Üniversitesi’nde ders vermeye gidiyorum. Bakalım, manzara farklı görünecek mi oradan.

Son bir not: Kiev’deki Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (OSCE) toplantısının yamacında yapılan sohbetleri de dinledim bugün. Türkiye bahsi ne zaman açılsa, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a aynı sıfat yakıştırılıyordu…

Ama kendisini rahatsız eder mi bilmem: Putinesk!

http://t24.com.tr/yazi/kievden-notlar-avrupalilasmak-ile-gudulmek-arasinda/7973

Facebook Yorumları

reklam
04.02.2014
Kiev’den notlar: Avrupalılaşmak ile güdülmek arasında…
05.12.2013
Kiev’den notlar: Avrupalılaşmak ile güdülmek arasında…
24.09.2013
Müminlerle âlimlerin demokratlığı ve matematikten boşanan fizik
27.07.2013
Erdoğan'ın yeni danışmanı, şaka değil
29.05.2013
Abdellatif Kechiche: Hiçbir devrim, cinsel bir devrim olmadıkça tamamlanmaz
01.04.2013
Sıradan bir 'tanrı'nın olağanüstü kitabı: Son Oyun
08.12.2012
Duvarlarınıza fazla güvenmeyin
01.12.2012
Makinenin hakikati, insanın zehri
17.11.2012
Ben bu işi hepinizden daha iyi yaparım
10.11.2012
Birinci hazin şahıs ve komşu çocukları
03.11.2012
Ölümün içinden hayatı doğurarak...
20.10.2012
Arada kalmanın basit hikâyeleri
13.10.2012
İyi olmak için çok geç değildir belki
06.10.2012
Kadınla erkek, okurla yazar, âşıkla casus
22.09.2012
Fetvaya karşı cesur, insana karşı hoyrat
15.09.2012
Rengine bakmazsan, renklerini görürsün
08.09.2012
Çünkü adı soykırım...
26.08.2012
Bir ihtiyaç olarak Tanrı ve diğer eksiklerimiz
18.08.2012
Sahte bir sakal, sahici bir ses, kutsal yatsı
28.07.2012
Aynadakiler ve sonsuz bir şimdiki zaman
21.07.2012
Tanıdığınız bir ağaç var mı sizin
14.07.2012
Bir kitapla değişmeye hazır mısınız
30.06.2012
Yalnızlık, zemberekler ve bir bilmece
23.06.2012
Ziyafet ve katliam, isyan ve yerçekimi
16.06.2012
Bir yerüstü yazarı olarak Genet’nin iki sesi
02.06.2012
Varolmayan duygular, soğuk karşılaşmalar
19.05.2012
Yazmak, arzulamak ve taraf olmamak
12.05.2012
Anlamak, hatırlamaktan daha önemlidir
28.04.2012
Zarafete meyyal bir hayvan olarak şair
21.04.2012
Yeryüzü tanrılarına seçmeli Şeriat dersleri
14.04.2012
Oraların gulagları, hepimizin günahları
07.04.2012
Geçmişi kayıp, geleceği müphem bir diyarda
31.03.2012
Yiğidin kamçısı ve beş bin yıllık sorular
24.03.2012
Yaşarken cehennem, yazarken cennet
17.03.2012
Diç macunundan devrime alışkanlığın gücü
10.03.2012
Hayatı hakiki kılan sessiz sıradanlıklar
03.03.2012
Mutsuz evlilikler, zor ayrılıklar, sağlam cümleler
25.02.2012
Sutûr-u kâinat ya da tevazu için birkaç iyi neden
18.02.2012
Zaman yolcuları ve aklın matruşka teorisi
17.02.2012
Bu işler CIA’de nasıl oluyor? (3)
16.02.2012
Bu işler CIA’de nasıl oluyor? (2)
15.02.2012
Bu işler CIA’de nasıl oluyor (1)
11.02.2012
Victor Hugo’nun ‘Sefiller’i yüz elli yaşında
10.02.2012
MİT’le konuşmamız ve Ankara’da darbe havası
08.02.2012
Suriye’de Rus planı ve askerî seçenek
04.02.2012
Lekeli zihinlerimize günışığı değince…
28.01.2012
Yerinizden kıpırdamadan firar etmek istediğinizde
25.01.2012
Abdullah Gül siyasete döner
24.01.2012
Uludere’de beş görev
21.01.2012
Mizaha en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde...
20.01.2012
Hükümet, Hrant için neler yapmadı neler...
18.01.2012
Hepiniz Hayalsiniz
17.01.2012
Eski devlet, yeni devlet
13.01.2012
Faşist temaşaya Milli Eğitim darbesi
11.01.2012
Başbakan cevap vermeli
10.01.2012
Videodaki hakikat
04.01.2012
Keşke ‘Kasımpaşalı’ kalabilseydi...
03.01.2012
Bağdat’ta kritik günler
31.12.2011
Boşluğa çember çizen hüzünlü hikâyeler
30.12.2011
Sınırda üç hakikat
28.12.2011
Irak’taki kavga ve Barzani’nin planı
27.12.2011
Üç ayrı Irak ve ABD
24.12.2011
Keşfin yeniden icadı ya da demokratikleşen bilim
23.12.2011
Arınç’ın sözleri havada kalmasın
20.12.2011
‘Behçet Oktay cinayeti’
17.12.2011
İki vitesli hayat, aptallıklarımız ve mutluluk
16.12.2011
Ergenekon’da dönüm noktası ya da ‘Tiefer Staat in Deutschland’
14.12.2011
Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfâdıyız!
13.12.2011
İslamcılar niye daha iyi demokrat?
10.12.2011
Cinayetin kraliçesi kaplanlarını ehlîleştiriyor
09.12.2011
Yeni Soğuk Savaş, yeni cepheler
07.12.2011
Başbakan, Savcı ve ben
06.12.2011
Putinizme ilk büyük darbe
03.12.2011
Sesindeki acıya omuz silken adamın hikâyesi
02.12.2011
Biden gelirken…
30.11.2011
Acem Kışı
29.11.2011
Başbakan’ın sağlığı ve Brejnev sendromu
26.11.2011
İnsanlık komedyamızın en iştahlı halleri
25.11.2011
KCK operasyonları ve devletteki iki kanat
23.11.2011
Bedelli sivillik ve vicdan hürriyeti
22.11.2011
PKK, Baas’ın kanatlarının altında
19.11.2011
Natürmortunda susanlar, maratonunda konuşanlar
18.11.2011
Şam için yaptırım vakti
16.11.2011
Murat Belge, Hasan Cemal ve ‘çarpma’ üslubu
15.11.2011
Beşşar Esad’ın nihai sath-ı maili
09.11.2011
Esad’ın üç silahşorları: Hizbullah, Taşnaklar, PKK
08.11.2011
Asla iyileşmeyen bir yara
05.11.2011
Dil ustası bir “seks yazarı”nı baştacı etmek
04.11.2011
Erkek devlet, kadın PKK, mukabil intihar ya da söz Etyen’in…
02.11.2011
Devlete bak, PKK’ya bak
01.11.2011
Suriye'de savaş,Türkiye ve Kürtler
29.10.2011
İnandığın zaman sahte olmaz bu dünya
28.10.2011
Küresel vicdan
26.10.2011
Akçam’ın davası, hepimizin davası
22.10.2011
Suç ortaklarımız ve karşı kıyıya geçmek
21.10.2011
‘Millî’ gazetecilik ve ‘gayrımillî’ hislerim
19.10.2011
‘ETA bitti’ çünkü…
18.10.2011
Zapatero’nun barışı
15.10.2011
İnşaata girmek tehlikeli ve mübahtır
14.10.2011
Kürdistan ve demokrasi
12.10.2011
Washington, Bağdat, Kandil
11.10.2011
Esad, AKP, Temo, PKK
08.10.2011
Hiç delirmeden deli kalabilenlerin kitabı
07.10.2011
Elma ve Erdoğan’a çağrı
05.10.2011
TÜRKİYE İÇİN ENDİŞELİ RAPOR
02.10.2011
Konuşmak
01.10.2011
Yararlı yaramazlıklar yapa yapa Allahu Ekber
28.09.2011
Boykot biterken
27.09.2011
Masaya dönülecek
24.09.2011
Kendimizle karşılaştığımız ender anlarda
23.09.2011
Bırakın Öcalan konuşsun
21.09.2011
Bomba ve zihinsel atılım
20.09.2011
Assange ve WikiLeaks efsanesinde son perde
17.09.2011
Kapatamadığımız kapılar hapseder bizi
16.09.2011
PKK ile konuşmaya devam
15.09.2011
Siyasi çözümün sesi
13.09.2011
Siyaset, şiddet, şizofreni
10.09.2011
Her hayat gibi kutsal ve kâfir bir hayat
09.09.2011
Kürtler niye ‘içeriden’ konuşamasın
07.09.2011
Gerilla, devlet, ahlak...
03.09.2011
Kibrit başı kadar bir ışık yeter bazen
27.08.2011
Kelimeler güçlüdür, palavralar güzeldir
20.08.2011
Mezbaha tezgâhına mânâ katmak
13.08.2011
Hayatın komedisine dönüşür her şey
06.08.2011
Kayıp cennete dönüşün imkânsız adımları
30.07.2011
Aşkta ve benlikte durduğumuz eşik
23.07.2011
Çapaklanmış kalpler ve yalnızlığın iki hali
16.07.2011
Cephelerde hakikaten yeni bir şey yok
02.07.2011
Hakiki din bir mücadeledir
25.06.2011
Keşke burada olsaydın ve iyi şanslar
18.06.2011
Hayatla ölüm arasındaki ince çizgide
04.06.2011
Gizlice değişen bir şey var senin içinde
28.05.2011
Sağlam bir arkadaşlığın şehlâ bakışları
14.05.2011
Homeros’un renkleri ve dil kâşifliği
07.05.2011
Kefene girmeye gidenlerle samimi sohbetler
16.04.2011
Tank sesini seven erkeklerin iç sesleri
26.03.2011
Hoyrat bir hayatı sakin bir romana yeğlemek
02.03.2011
Bir devrin sonu...
25.02.2011
Gözler Suudi Arabistan’da
22.02.2011
Ankara susuyor çünkü…
19.02.2011
‘Ben’ dediklerimiz ve acıyı ıstırap eylemek
15.02.2011
İranlı muhalifler ve Gül’ün ziyareti Yazdır
15.02.2011
İranlı muhalifler ve Gül’ün ziyareti
10.02.2011
Mısır’da devrim ve tarih
07.02.2011
Sonsuzluğun gözümüze sığmayan parçaları
19.01.2011
Davacı Başbakan, inatçı hakikat
07.01.2011
Mezar yazısı
27.10.2010
Hâkimevi’nde çay saati
21.10.2010
Evlad-ı mehteran
19.10.2010
Eksen değil, istikamet
13.10.2010
Barzani’ye tehdit, barışa tehdit
07.10.2010
Bin dokuz yüz doksan üç
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.