Umut ÖZKIRIMLI



Bookmark and Share

Hız. Ben hızım.


25.10.2018 - Bu Yazı 197 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 “Tamam, başlıyoruz. Odaklan. Hız. Ben hızım. Bir kazanan, kırk iki kaybeden. Ben kaybedenleri kahvaltı niyetine yerim. Kahvaltı? Belki de kahvaltı yapmam gerekirdi. Kahvaltı bana iyi gelebilirdi. Hayır, hayır, hayır, odaklan. Hız. Hızlıdan daha hızlı, çabuktan daha çabuk. Benim adım Şimşek. Hız. Ben hızım.”

Bu sahneyi kaç kere izlediğimizi hatırlamıyorum. Sonuçta onun en sevdiği filmlerdendi.

Ünlü Piston Kupası yarışlarını kazanan ilk çaylak olmayı isteyen Şimşek McQueen’in hikâyesini anlatan, Pixar Stüdyosu’nun bilgisayar animasyonlu filmi, The Cars.

Film yukarıda alıntıladığım, McQueen’in her yarıştan önce kendini motive etmek için tekrarladığı monolog ile başlar.

Yarış zamanı geldiğinde, McQueen’i taşıyan emekli treyler Mac’in kapıları açılır ve patlayan flaşlar eşliğinde gururlu McQueen’in “Oh yeah” haykırışını duyarız.

Bu açılış sahnesinin her detayı ve haykırışın zamanlaması zihinlerimize o kadar kazılıydı ki her izleyişte onunla birlikte bağırırdık: “Oh yeah”.

Çünkü biz McQueen’dik.

Onu kaybedene kadar, McQueen’in kendini motive etme biçiminin davranışlarımdan hayat felsefeme beni ne kadar iyi anlattığını hiç düşünmemiştim.

Ben hızdım, hızlıdan hızlı, çabuktan çabuk.

Hayatta kalabilmek için aktif – yeni moda terimlere meraklıysanız ‘proaktif’ – olmalıydım.

Hız ve aktif olmak benim için sadece birer araçtı.

Durmak bir kenara, sadece yavaşlarsam bile yok olacağımı, varlığımın somut bir şekilde son bulacağını hissederdim.

Şimdilerde dostlarım, beni gerçekten seven ve değer veren dostlarım, tamamen iyi niyetle bana yavaşlamamı söylüyorlar.

Hem teşhislerinde hem de önerdikleri tedavi konusunda haklılar, biliyorum.

“Yavaşla” diyorlar, “Bunca yıldır yarış halindesin. Artık yavaşlayıp kendine bakma zamanı geldi.”

Bilge P. gibi bazı dostlarım beni 1999 yılında İtalya’da ortaya çıkan cittaslow, yani yavaş şehir akımı aracılığıyla ‘yavaş yaşam’ hareketi ile tanıştırdı.

Cittaslow Manifestosu’nda anlatıldığı gibi “İnsanların hâlâ eski zamanları merak ettiği, tiyatrolarla, meydanlarla, kafelerle, atölyelerle, restoranlarla ve ruhani yerlerle dolu, manzaraların bozulmadığı, büyüleyici zanaatkârların çalıştığı, insanların mevsimlerin yavaş yavaş değişiminin ve beraberlerinde getirdikleri mevsimlere özgü lezzetlerin, kendiliğinden oluşan adetlerin farkında olunduğu kentler…” ve yaşama biçimi.

 



Başka dostlarım ise beni özellikle travmatik bir deneyim sonrasında hızlı hareket etmenin tehlikeleri konusunda uyardı.

“Sıfırdan başlamak istediğini, bir an önce somut sonuçlar elde etmek istediğini biliyoruz. Onu da içinde barındıran ama sadece ondan ibaret olmayan, onun etrafında kurgulanmamış bir hayat. Bunlar tamamen anlaşılabilir” diyorlar.

“Ama çok da gerçekçi değil”. Dediğim gibi, içten içe haklı olduklarını biliyorum.

Başkalarının benim hızıma yetişmesini beklemek ne gerçekçi ne de sağlıklı bir davranış.

Hem neden yetişsinler ki?

Benim yaşadıklarımı yaşamadılar.

Geçmişte benzer travmalar yaşamış olsalar bile kayıp duygusu ile hesaplaşmanın ya da iyileşebilmenin belli bir yöntemi yok.

Ve insanlar farklı. Kim bilir belki de ihtiyaçları tam zıttını, yavaşlamak bir yana, yalnız kalmayı ve iç dünyalarıyla diyalog içine girmeyi gerektiriyor.

Hangi hakla elimden tutup benimle birlikte bilinmedik, tanımlanmamış bir hedefe koşmalarını isteyeyim?

Peki, o zaman ben hangi noktadayım?

Bu çıkmazdan nasıl kurtulabilirim?

Yavaşlamayı deniyorum elbette; nefes almaya ve her nefesten zevk almaya çalışıyorum. Ama yavaşladığım an zihnim bana oyunlar oynamaya başlıyor.

Sorular sormaya başlıyorum ve her seferinde en kötü soruyla yüzleşmek zorunda kalıyorum, “Neden?”

Mantıklı bir cevabı olmayan bu soruyla karşı karşıya kalınca da kendimi baş döndürücü ve öfke nöbetleriyle dolu bir hatıralar ve görüntüler labirenti içinde buluyorum.

Tıpkı van Gogh’un kardeşi Theo’ya yazdığı bir mektupta söylediği gibi, öfkem aslında kendime yönelik.

“Yapmak isteyebileceğim şeyleri yapamıyorum ve böyle bir zamanda insan kendini elleri ve ayakları bağlı, derin ve karanlık bir kuyunun dibinde, tamamen çaresiz hissediyor.”

Ve bu beni boşlukta bırakıyor.

Benim çıkmazım da van Gogh’unki gibi derin ve karanlık bir kuyu.

Kuyuyu projelerle, kelimelerle ve çoğunlukla başarısız ilişkilerle dolduruyorum ama kuyunun dibi yok.

Derin ve karanlık.

Hız, beni hayatta tutuyor.

Tıpkı, öfke gibi.

Şimdilik.

Facebook Yorumları

reklam
25.10.2018
Hız. Ben hızım.
22.8.2018
İnkâr
3.8.2018
Partizan
26.7.2018
Kendi içine dönmek
18.7.2018
Yersiz Yurtsuz
11.6.2018
Başlıksız yazı
31.5.2018
Türk solu, bölünmek ve direniş üzerine bir not
10.5.2018
Bir endüstri olarak 'Türkiye uzmanlığı' ve saz çalan goygoycu
3.5.2018
Seçimler ya da "insanlık krizi'nden" çıkmak
18.4.2018
'İnsanlık krizi' ve imkansız seçimler
4.4.2018
Çağımızın vebası: Çoğunlukçuluk
7.3.2018
Şeyhin dönüşü: Türkiye'nin yeni olmayan milliyetçiliği üzerine
14.2.2018
Türklüğe layık olmak!
31.1.2018
Vatan için ölmek...
23.1.2018
Afrin ve bir iç siyaset aracı olarak savaş
18.1.2018
Yerli ve milli yeni bir Türkiye peşinde
19.12.2017
Osman Kavala, PODEM ve Türkiye'de açık toplumun hazin sonu
28.9.2017
Türkiye’nin akademiyle savaşı ve direniş üzerine…
13.2.2017
Bir ihanetin hikayesi: Tel kafesin içinde ne vardı sayın Kılıçdaroğlu?
15.4.2016
Turkcell’le bağlanma hayata!
29.2.2016
Tetikçi akademisyenler
2.2.2016
Rakamlarla otoriter Türkiye
14.1.2016
Hendeğe düşen ‘akil insanlar’
2.1.2016
Türk Hava Yolları’na açık mektup! Ya da bir kurumsal sefalet hikayesi
23.12.2015
Merhum Türkiye Cumhuriyeti’ne Allah’tan rahmet, sevenlerine sabır…
6.9.2015
‘Erdoğan nefreti’ ve yeni Türkiye’yi anlamak
4.8.2015
Dolmabahçe mutabakatını kim bozdu? Bir çarpıtmanın hikayesi
22.7.2015
Türkiye İran olmayacak… Suriye oluyor!
24.6.2015
7 Haziran’ın ardından hayaller, gerçekler
4.5.2015
Bir AKP karşıtından AKP sevdalılarına mektup
28.4.2015
‘Yeni Türkiye’ safsatası bir yana, bildiğiniz Türkiye Cumhuriyeti bitti
8.4.2015
‘Sert mi yumuşak mı, kanlı mı kansız mı?’
29.03.2015
MAHÇUPYAN’IN DÜNYASI
27.03.2015
AKP’NIN ULUSALCILIKLA İMTİHANI
21.03.2015
KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİNİ ANLAMAK
23.03.2015
SİZİN DERDİNİZ BARIŞ MI GERÇEKTEN?
06.01.2015
Ali Bayramoğlu’na bir yanıt: Waldo sen neden burada değilsin?
31.12.2014
Otoriterleşme ve büyük resmi görmek!
25.11.2014
‘Yeni Türkiye’nin üç ‘genç aydın’ı üzerinden rakamlarla yandaşlık
11.11.2014
Ölü seçici bir ‘genç akil’
17.10.2014
Çözüm sürecine dair bilmek istediğiniz her şey
11.10.2014
Sokaklar neden mi karışıyor? Bizi aptal yerine mi koyuyorsunuz?
27.09.2014
‘Hitler’in Erdoğan’dan farkı sadece bıyığının biraz kısa olmasıydı’
20.09.2014
Alkışlamak ya da alkışlamamak, işte bütün mesele… Bu değil!
29.08.2014
Bir millet bölünüyor!
16.08.2014
Mahçupyan ve ‘tarihsel çirkinliğin bir parçası olmak’
01.08.2014
‘Bizde ırkçılık olmaz’
22.05.2014
Erdoğan nefreti ve Soma; Gülay Göktürk’e bir cevap
08.05.2014
Yeni Türkiye'nin 'Zinde devrim bekçileri!'
06.04.2014
Türkiye kendi kaderini tayin etti: Ayrışma!
31.03.2014
Gülen cemaati de yenilgiye uğruyor...
15.01.2014
Köprüden önce son çıkış!
05.01.2014
AKP, cemaat ve barışı ‘rehin tutmak’
30.12.2013
Bu bir darbedir!
22.12.2013
Siyaseti savunmak ve 'Konjonktürel demokratlar'
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.