Ümit Kurt

Serbestiyet



Bookmark and Share

Tarihçi Kieser: Modern Türkiye'nin eş kurucusu Talat Paşa


17.9.2018 - Bu Yazı 495 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Modern Türkiye’nin doğuşu ve erken dönem Cumhuriyet tarihi üzerine esasında yerli ve yabancı birçok çalışma, araştırma, tez ve kitap yayımlandı. Bu anlamda ciddi bir külliyattan bahsetmek mümkün.

Ancak bu literatürdeki önemli boşluklardan bir tanesi yıkılışından hemen önce hem Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderini tayin etmiş hem de yeni kurulan Türk ulus devletinin temellerini atmış İttihat ve Terakki liderlerinin biyografilerinin olmaması. Hakikaten ciddi anlamda farklı arşiv malzemelerinden ve kaynaklardan faydalanılarak yapılan çalışmalardan yoksun durumdayız.

Bu liderlerden biri ve en önemlisi Talat Paşa. Türkiye üzerinde hala belki de “hayaletinin” dolaştığını iddia edebileceğimiz bir tarihsel şahsiyet olan Talat’ın hayat hikayesi, ideolojik formasyonu, İttihat ve Terakki içindeki rolü, İmparatorluğun yaşam mücadelesi verdiği dönemdeki eylemleri vs. gibi mevzularda yazılmış dört başı mamur bir araştırma neredeyse yok.

Bu anlamda misyonerlik, erken dönem Türk milliyetçiliği ve Ermeni soykırımı başta olmak üzere geç dönem Osmanlı tarihi üzerine ciddi çalışmaları bulunan tarihçi Hans Lukas Kieser’in Princeton University Press’ten çıkan “Talaat Pasha: Father of Modern Turkey, Architect of Genocide” (Talat Paşa: Modern Türkiye'nin Kurucusu, Soykırımın Mimarı) başlıklı kitabı çok önemli bir boşluğu doldurmakta.  

Bu kitabı yazmanıza ne sebep oldu? Hangi saikle yazdınız?

Bu biyografiyi iki saikle yazdım. İlk olarak Mehmet Talat 1910’lu yıllarda çığır açan bir siyasi liderdi. O yıllarda oyunu değiştirme kabiliyetine sahip bir imparatorlukta, bir tek parti rejimine önderlik ediyordu. Dolayısıyla modern tarihin o dönemi ile ilgilenen herkesin onu iyi tanıması gerekiyor. Gelgelelim, garip bir şekilde, bu paradigmatik politikacı ile ilgili, Türkiyeli olmayan biri tarafından yazılmış bir biyografi yok. İkincisi ise, Osmanlı’nın son 10 yılı ve savaşları Osmanlı sonrası dünyanın şekillenmesi açısından çok önemliler ki bunların arasında Balkan savaşlarını, 1. Dünya Savaşını, 1915 Soykırımını ve Küçük Asya (Kurtuluş) savaşını sayabiliriz.

Ne var ki bu savaşlar Pandora’nın açılmayı ve kapsamlı bir eleştirellikle anlatılmayı bekleyen kutusu gibi uzun süredir kapalı kalmışlardı. 2000’li yılların başından beri, tarihin bu dehşet verici akışını soyut nosyonların ötesinde görünür kılabilmek amacıyla Talat’ın bağlama oturtulmuş bir biyografisini yazmak istiyordum.

Uzun süre duygusal anlamda 'yapılması gerekli‘ diyen sorumluluk duygusu ve daha rahat konuların rahatlığı arasında kaldım. Ama “bunu yapmam lazım!” gibi mesleki görev bilinciyle ilgili duygularımı uzun zaman önce geride bıraktım. Artık daha çok hoşuma giden meseleleri tercih ediyorum.

Bir çok tarihçi açısından, özellikle de ana akım tarih yazımı ile uğraşan Türkiyeli tarihçiler açısından, sizin modern Türkiye’nin asıl kurucusunun Mustafa Kemal değil Talat olduğu yönündeki teziniz, muhtemelen tartışma yaratacaktır. Kitabınızda esas olarak, Ernest Jackh’ın “Yükselen Hilal” isimli kitabına atıfla, Atatürk’ün başarılarının Talat’ın omuzlarında yükseldiğini iddia ediyorsunuz. Ayrıca neden Enver veya Cemal değil de Talat? Mustafa Kemal’in modern Türk Ulus Devletinin temellerini atmasına olanak sağlayan nasıl bir miras bırakmıştı Talat?

Kitapta modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal değil, Talat’tır gibi bir iddia yer almıyor. Kitabın tezi her ikisinin de kurucu olduğu. Bugünün Türkiye’si 1913 ile 1938 yılları arasında kuruldu ve eğer karmaşık bir süreci en belirleyici iki şahsiyete indirgeyecek olursak, onu hem Talat’ın hem de Atatürk’ün eseri olarak görmemiz gerek.

Her ikisi de 1919–21 arasında temelde işbirliği yaptılar. Kemalist tarih yazımı, Enver’den ve bir çok başka İttihat ve Terakki Cemiyeti liderinden farklı olarak, Talat’ı ve Gökalp’ı eleştirel bir şekilde sorgulamadı. Talat, Enver ve Cemal’in Osmanlı’nın başkentinde yaşadıkları ve tek parti yönetiminin daha yeni kurulmuş olduğu 1913 yılı için üçlü bir yönetim yapısından bahsedebiliriz, ama sonrasında değil.

 

 

 

 

 

Diğerlerinden farklı olarak Talat’ın hükümette ve bir parti lideri olarak İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin merkez komitesinde hakim bir pozisyonu vardı ve büyük ölçüde başkentte, iktidarın merkezinde kaldı. İkili yönetim sistemini ustaca kullanarak, eşitler arasındaki birinci olmaktan daha fazlasını elde etti. Talat, sadrazamlığa atandığı 1917 yılından üç yıl önce Osmanlı İmparatorluğunun beyni ve fiili lideri olmuştu bile.

Kitapta İttihat ve Terakki Cemiyetine (İTC), özellikle de onun Merkez Komitesine ilişkin daha nüanslı bir analiz sunuyorsunuz. Talat’ın bu komite içindeki yerini nasıl tanımlarsınız? Bu komite için İttihat ve Terakki’nin “akıl hapishanesi” deyimini kullanıyorsunuz. Bundan ne kastediyorsunuz? Bir ittihatçıyı nasıl tanımlarsınız?

İTC hiç bir zaman sıradan, saydam bir siyasi parti olmadı, belli bir ölçüde hep 1908 öncesi dönemin komplocu, devrimperver (gerçek anlamda devrimci değil) örgütü olarak kaldı. Bu örgütün başında da gizemli merkez komitesi ve bu komitenin nüfuz sahibi bir kaç daimi üyesi vardı. Jön Türk devriminin sonrasında Talat nispeten daha demokratik bir zihniyete sahipti. 1912 sonbaharından sonra radikalleşti, bir savaş simsarına dönüştü ve daimi merkez komitesi üyeleri arasındaki ilk isim oldu. 1912 Temmuzunda geçici bir süre için başarılı olan İTC karşıtı darbeden sonra bunalıma giren partiyi, içine düştüğü çukurdan çıkarttı.

Enver’le birlikte İTC’nin 1913 yılındaki performansının beyni oldu Talat: Ocak darbesini, Edirne’nin geri alınmasını ve ikinci Balkan Savaşı sonrasında yapılan müzakereleri düşünün. İTC’nin her zaman siyasi cinayetler işlemek, insanları yıldırmak, korkutmak ve kışkırtmak için kullandığı adamları olmuştu.

 

Ama 1913 sonlarından itibaren kendi uzmanlaşmış Teşkilat-ı Mahsusa'yı kurdu.

 

İttihatçı ideoloji, temel olarak, şiddetin kaçınılmazlığına duyulan sosyal Darwinci bir inançla birlikte, kendilerini büyük bir Sultanlığın ve Hilafetin evlatları olarak gören ama çöküşle karşı karşıya kalmış ve intikam almak isteyen genç insanların imparatorluk tarafgirliği ile tanımlanabilir.

 

Akıl Hapishanesi’nden kastım rövanşizmin ve geleceği toplumsal sözleşme terimleri ile düşünmekteki beceriksizliğin vurduğu duygusal pranga.

 

“İmparatorluk tarafgirliği” kitapta, Osmanlı dışındaki imparatorluk elitleri için de kullanılan, genel bir terim. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda ve inşasında Ermeni Soykırımı’nın, Süryanilerin imha edilmesinin, Osmanlı Rumlarının etnik temizliğe maruz bırakılmasının bir rol oynadığını düşünüyor musunuz? Eğer düşünüyorsanız, Talat’ın buradaki rolü nedir? Bu anlamda Mustafa Kemal’e nasıl bir miras bıraktı?

Soykırım, hem insanlık tarihindeki, hem de Talat’ın siyasal yaşamındaki büyüklüğü sebebiyle, Talat’ın yaşam öyküsünde merkezi bir rol oynuyor. Alman büyükelçisi Woff-Metternich’in kelimeleriyle, soykırımın kalbi, ruhu ve beyni Talat’tı. Dahiliye Nazırı Talat, 1913 yılında Balkan Savaşları’nın sonrasındaki müzakereleri yürütmesinin ardından, imparatorluğu geri kazanmak hedefini terk etmedi ama Anadolu’ya odaklanarak, bir demografik ve ekonomik mühendislik politikası gütmeye başladı.

Rumların kovulmasını takiben,  tamamı mülksüzleştirilmesi gereken, sorun çıkartan yabancılar olarak görülen Ermenilerin ve diğer Hristiyanların da “giderilmesiyle,” Anadolu daha 1918 yılında büyük ölçüde Müslüman Türklerin milli yurdu (Türk Yurdu) haline gelmişti bile.

Mustafa Kemal savaş sırasında soykırıma katılmamış olmakla birlikte, Talat’ın bu “başarısını” sahiplendi ve 1918 sonrasında onun savunulmasına öncülük etti. Kısaca, Mustafa Kemal Türkiye Cumhuriyeti’ni siyasi selefinin yerleştirdiği temel taşın üzerine ve onun yönetim anlayışına uygun olarak inşa etti:

Büyük ölçüde 1. Dünya savaşının muzafferlerinin işgal etmediği topraklar üzerinde kurulmuş, üniter, otoriter, merkezileştirilmiş bir Türk-Müslüman tek parti yönetimi... 

Kitapta Ziya Gökalp’ın Talat ve İTC üzerindeki etkisini özellikle vurguluyorsunuz. Ziya Gökalp Talat Paşa’yı nasıl etkiledi? Aralarında nasıl bir ilişki vardı? Ve Gökalp’in Talat ve Mustafa Kemal üzerindeki etkileri arasında bir fark görüyor musunuz?

Talat’la Gökalp yakın arkadaştılar. On yıla yakın bir süre İTC’nin merkez komitesinde birlikte bulundular. Gökalp İTC’nin entelektüel dehasıydı, onun son derece etkin savaş (cihad) propagandacısı ve aslında sonraki yüz yıl boyunca etkili olacak Türk-Müslüman milliyetçiliğinin peygamberiydi.

Talat’tan farklı olarak Mustafa Kemal Gökalp’in yakın arkadaşı değildi. Ayrıca, Osmanlı’nın 1918’deki yenilgisinden sonra Gökalp’in pan-Türkizmi de, en azından İmparatorluğun genişlemesi açısından, cazibesini yitirmişti. Kemal 1923 sonlarından itibaren İslam’dan vazgeçmişti ki İslam, 1910’larda Gökalp’in sosyo-politik düşüncesinin önemli unsurlarından biriydi.

Ancak yenilginin ve 1918’in ilk yarısında yaydığı hüsrana uğramış yayılmacı heyecanın ardından, Gökalp kendini uyarlamak zorunda kaldı ve kendisini ona uyarlamış bir çokları gibi o da yüzünü Ankara’daki yeni iktidar merkezine çevirdi. Siyaset felsefesi olarak Atatürk, Gökalp’le yüceltilmiş Türklük efsanesini paylaşıyordu. Türk milleti Talat için de, Gökalp için de, Kemal için de müzakereye tabi olmayan en üst sabitti. Her üçü de, Anadolu’nun tüm yerli halklarının eşit unsurlar olarak müzakere edecekleri bir toplumsal sözleşmesi fikrini reddettiler. 1910’lu yıllarda Gökalp İslam’ın ve Türklüğün sağladığı ezeli bağların, usulüne uygun bir şekilde müzakere edilmiş modern bir toplum sözleşmesini gereksiz kıldığını vurgulamıştı.

Kemalizm, Anadolu’nun asıl sahibinin çok eski zamanlardan beri münhasıran Türklerin olduğu tezini gerekçelendirmek için, İslam’ın yerine bilimciliği, daha açık bir ifadeyle sözde Türk-Tarih tezini koydu. Gökalp’in 1910’lu yıllardaki pan-Türkizmini, hem dünya hem de Anadolu tarihinde, kanlı canlı, dinle ilgisi olmayan bir Türk-merkezciliğe dönüştürdü.

Bu kendini yüceltme hamlesi işe de yaradı, en azından soykırımı unutturacak bir afyon işlevi gördü.

Böyle önemli bir kitabı yazmak için ne tür kaynaklardan yararlandınız? Örneğin Cavid Bey’in günlükleri gibi bir çok İttihatçı hatıratından yararlandığınızı ve tezlerinizi bu kaynaklara dayandırdığınızı fark ettim. Bu kaynakların güvenilirliği meselesiyle nasıl başa çıkıyorsunuz?

Cavid Bey’in günlüklerini kullandım ama başka bir çok hatırata da baktım. Bu biyografinin en önemli özelliği günlükleri, özellikle de çok az kullanılan üç esaslı günlüğü kullanması: Cavid Bey’in, Louis Rambert’in ve Hayri Efendi’nin günlükleri. Bunlar, tüm bütünsellik ve doğruluklarıyla ancak son bir kaç yıldır erişilebilir hale gelmiş günlükler.

Genellikle günlükler, anılara kıyasla, olaylara, duygulara ve karar alma süreçlerine ilişkin, daha yoğun, daha doğrudan bir tasvir sunarlar. Bu biyografi, ayrıca, Talat’ın nazırlığının ürettiği belgelerden, Alman, Avusturya, Fransız ve İngiliz diplomatik arşivlerinden; ve dönemin farklı dillerdeki gazetelerden bol bol yararlanıyor.

Ayrıca Kudüs’teki Siyonist Arşivler’den ve elbette Osmanlı’nın son dönemine ilişkin yapılmış en son araştırmalardan da faydalanılıyor. Tarih yazımının ve tarihsel yeniden düşünme faaliyetinin temel kuralları hala geçerli: Eğer çok yönlü, iyi temellendirilmiş, anlamlı bir portre çizen bir çalışma üretmek istiyorsak,  bize lazım olan farklı bakış açılarından müteşekkil bir çeşitlilik ve değişik türlerden nitelikli kaynaklardır ve bu kaynaklar tarih-eleştirel bir gözle okunmalıdır.

Facebook Yorumları

reklam
17.9.2018
Tarihçi Kieser: Modern Türkiye'nin eş kurucusu Talat Paşa
17.2.2018
İsrail’den Afrin’e bakış
15.12.2017
Mutlak adaletsizlik
15.11.2017
Sol ve Sosyalizm perspektifleri
11.11.2017
Ermeni meselesi ve gerçeklik duygusu
19.10.2017
Yeni Osmanlılar’dan Jön Türkler’e
16.10.2017
Jön Türklerin tarihsizliği
22.9.2017
Kamusal Alan
18.9.2017
Laik-seküler sistemin özü
14.9.2017
Din özgürlüğü ve dini sembol
8.9.2017
Hukuk ve Ermenilerin ekonomik varlığı
22.8.2017
Emval-i Metruke Mevzuatında Emval-i Metruke ve Tasfiye Komisyonlarının Yapısı ve İşlevi
17.8.2017
Soykırım kavramının tarihsel çerçevesi
14.8.2017
‘Medenileştirme’ söylemi
18.5.2017
Türkiye’nin demokrasi sınavından bir epizot
22.4.2017
Bir süreklilik ve bir kopuş: Cumhuriyet Dönemi
4.4.2017
Türkiye’de devlet-toplum ilişkisi
18.3.2017
Tarihi olayın temsili ve popülerleştirilmesi
27.2.2017
Hatırla Sevgili ve tarafsızlık
20.2.2017
Hatırla Sevgili ve Türkiye’nin Ortak Belleği
12.2.2017
Protez anılar ve hızla tüketilen hatıralar
3.2.2017
Hafıza saplantısı ve patlamaları
25.1.2017
Popüler medyanın hatırlama ve tarihi yeniden kurmadaki rolü
16.1.2017
Geçmiş ölmedi; henüz geçmedi bile”: Hatırla Sevgili ve Türkiye’nin Ortak Belleği
5.1.2017
Aydınlanma’nın iç dinamikleri ve Türkiye projeksiyonu
26.12.2016
Modernlik ve aydınlanma
22.12.2016
Maksimum ve minimum aydınlanma
13.12.2016
Aslolan Aydınlanma: Sapere Aude
5.12.2016
Bizi eşit kılan ilk önce özgürlüğümüzdür
28.11.2016
Kant ve aydınlanma
25.11.2016
Özgürlük ve aydınlanma
17.11.2016
Devrimler ve Tarihin tekerleği
10.11.2016
Devrimler ve karşı-devrimler
29.10.2016
Darbeleri olumlayan entelektüel aparat
24.10.2016
Anormal politika ve iktidarı devirme geleneği
16.10.2016
Devirmek ve alaşağı etmek söylemi ve 27 Mayıs
4.10.2016
27 Mayıs “iyicil” bir darbe miydi?
21.9.2016
27 Mayıs darbesi neden kritik bir nokta?
13.9.2016
Türkiye’nin darbeler tarihi
8.9.2016
Zihniyet, siyaset ve tarih
6.9.2016
Tarihsizlik ve belleksizlik
25.8.2016
Osmanlı'dan Cumhuriyet Türkiye'sine intikal eden milliyetçi bakiye
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.