“Allah’ın lütfu” bu defa kafa karıştırıcı mizansen içerisinde geldi. Amiraller bildiri yayımladı diye solcu öğretim üyelerini üniversitelerden atmak, kalan HDP’lileri hapse tıkmak, Anayasa Mahkemesi’ni lağvetmek mümkün olur mu? Bilmiyoruz. Cebelitarık’ı ve Bering Boğazı’nı kapsamadığı için Türk’ün Cihan Hakimiyeti Mefkûresi’ne, Bab-el-Mendeb ile Hürmüz Boğazı’nı dışarıda bıraktığından yeni İslâm imparatorluğu davasına aykırı düşen Montrö Sözleşmesi inadına geçersiz ilan edilmeye kalkışılır mı? Dolara bağlı nedenlerle zor. Yine de kestiremeyiz. Resmî tutum “gireriz çıkarız, sana mı soracağız!” olduğuna göre her şey mümkün.

Emekli amiraller bildirisinin bir miktar iş göreceği belli. Sağlayacağı mağduriyet konumu uzun süre korunabilir mi? Zor. Ama neden olmasın? Neler neler iş görüyor memleketimizde.

İki günlük rapor hazırlamaya çalışalım.

GERGERLİOĞLU’NA YAPILAN 'ORADA ÖYLE' BIRAKILAMAZ

Hakkı çiğnenen herkese istisna gözetmeksizin sahip çıkan, eski Mazlumder başkanı, şimdi milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, düpedüz işkence denebilecek bir hakaret operasyonuyla hapse atıldı. KHK ile mesleğinden (doktorluk) edilen, milletvekilliği hileyle düşürülen, tamamen haklı AYM başvurusu çabucak reddedilen Gergerlioğlu, önce Meclis’ten -Meclis başkanının verdiği izinle içeri dalan- polisçe itile kakıla çıkarıldı, sonra, evinden, yine aynı kaba kuvvet gösterileriyle alındı. Sağlık kontrolunda doktorun “kardiyolog (kalpçi) görsün” demesine aldırış edilmeden, belki de daha fena olsun, kalp krizi geçirsin hesabıyla, muayeneye değil cezaevine götürüldü. Nereye götürüldüğü ailesine, avukatına söylenmedi. Partisi HDP’nin çeşitli üyeleri, Ankara’da hastane hastane arkadaşlarını aradılar. Ortaya çıktı ki, hapishaneye götürülmüş. Birkaç saatlik eziyetten sonra, arabada küfür, hakaret, tehdit eşliğinde nihayet hastaneye götürüldüğünde, soluğunu tutmuş, bu değerli insanın akıbetini öğrenmeye çalışanlar nihayet azıcık rahatladı. Gergerlioğlu’na anjiyo yapıldı. Yoğun bakımda bekletilirken, oğlunun ifadesiyle “bir mizansen” tertiplenerek hastaneden kaçırıldı, cezaevine kondu.

Baştan sona, Gergerlioğlu’nu ve onun şahsında hepimizi aşağılama eylemiydi. Bir insanın cezaevine girişini en çok eziyetle nasıl bezeyebiliriz, diye düşünmüş olmalıydı birileri.

Ve bütün bunlar olurken de, ertesi gün de, muhalefet partilerinden ses çıkmadı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Meral Akşener’in bu eziyet eylemlerine ilkesel itirazı, şartsız katıksız insan hakları savunucusu Gergerlioğlu’nu bu şekilde ezdirmeyeceklerini belli edecek en ufak jestleri görülmedi.

Yine aynı süreçte, ana muhalefet partilerinin bu ilgisizliği, sünepeliği, sorumsuzluğu, kişiliksizliği, muhalefetin daha radikal, daha atak kesimlerince de sorun edilmedi. Bu süreç başlıbaşına -artık siyasî falan değil- psikiyatrik inceleme konusudur. Böyle bir inceleme yapılabilse, bu memlekette birilerinin kendilerine taktıkları sıfatları taşımaya asla haklarının olmadığı bir defa daha -bininci defa- anlaşılacaktır.

Belki tepkisiz, umursamaz kalanlar kendileri de rahatsız olmuşlardır, belki Gergerlioğlu hadisesi biraz olsun tartışılır, ders çıkarılır falan diye umarken, kendimizi amiraller bildirisi ve yarattığı “darbe” tartışmasının tozu dumanı arasında bulduk. 103 amiral (sonradan 104 oldu) gece vakti bir bildiri yayımlamışlar, “Yüce Türk Milletine” sesleniyorlardı.

KİMLER 'ÖYLE' SESLENEBİLİR?

Bildirinin muhatabı, kararını düzeltmesi istenen hükümet -bu durumda tek-adam- değildi. “Yüce Millet”e sesleniliyordu. “Millet” olarak biliriz ki, ancak ihtiyaç halinde yüceltiliriz, bu hitap bize böyle seslenebilecek olanlar tarafından dile getirildiğinde bizden bir şey istenecektir. Bir şeyi yapmamız, yapmamamız, baş kaldırıp baş eğmemiz, en hafifinden, birilerinin yapacağı bir işin meşruiyetini baştan kabullenmemiz beklenecektir. Devlet yetkileri taşımış, taşıyan hiç kimsenin millete herhangi bir yücelik atfetmediği mâlûmumuzdur. Böyle yapıyormuş gibi göründüklerinde hepimiz haliyle tedirgin olur, başımıza geleceği kestirmeye çabalarız.

Mevcut iktidarın AKP kanadı hemen bu geleneğe ve alışkanlıklarımıza oynadı, “Vay, darbeciler!” diye ayağa kalktı. Bildiriyi kaleme alanların tesadüfen biraraya gelmediği açık. Metnin hazırlanması, egolarının ne şişkin olduğunu tahmin edebileceğimiz yüz kişi tarafından tartışılması, görüşülmesi, imzalanması, şüphesiz organizasyon gerektiriyor. Yani kıllanılacak durum yok değil.

Fakat ordunun başındaki adam bugünkü iktidar koalisyonunun yıldızlarından. Askeriyenin büyük kısmı Fethullahçı tasfiyeleri yüzünden bîtap düşmüş halde. Ordu Suriye’de faaliyette, Irak’ta operasyonda, Ege, Akdeniz, Karadeniz kıpraşmaları nedeniyle tetikte. Emekli amirallerin şu halde orduyu buyrukları altına alıp darbe yapmaya kalkışabileceklerine sahiden ihtimal verilebilir mi? Ayrıca bu amirallerin ne kadarı mevcut iktidar koalisyonunun “doğal üye”leri? Ne kadarı şu ya da bu şekilde muhalif sayılır? Muhalif sayılan da iktidarın hukuksuzluğuna, zalimliğine mi muhalefet ediyordur?

Eğer amiraller toplaşması, bu bildiriden ibaret bir ağırlık koyma, inisiyatif alma eylemiyse, bunun sahici darbeye evrilmesi imkânsız. Gerisinde başka tertip var mı, bunu ortaya koymak da darbe darbe diye bağıranlara düşer.

Ancak her hâlükârda bildirinin darbe niyetiyle, hattâ tehlikesiyle bağdaştırılacağı, iktidar sözcülerinin bunu tepe tepe kullanacağı belli.

Bugünkü iktidarın meşruiyeti konusuna burada girmeyeceğim. Şahsen, 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarının siyasî düzenbazlık ve hunharlıkla iptal edilişinden itibaren, yargı bağımsızlığına son verildiği, hukukun geçersiz kılındığı süreç boyunca siyasette meşruiyet bahsi tartışmalıdır. İktidar meşru mudur, sorgulanır. Silah zoruyla darbe yapmaya kalkacak birilerinin bu eyleminin yüzde yüz gayrimeşru olacağıysa su götürmez.

Peki emekli amiraller darbe yapabilir mi? Ya da arkalarında sahiden darbe yapabilecek bir güç var mıdır? İkisine de evet cevabı vermek zor.

Emekli amiraller bildirisinin iktidara verebileceği esas zarar, koalisyon ortakları arasında yaratacağı şüphe, tedirginlik ve güvensizlik ortamı. Zira koalisyonun bir -devlet- ayağında şüphesiz, emekli amirallerin hislerini anlayıp paylaşanlar vardır. Bu durum, sadece ihtimal olarak bile, mevcut iktidarın kimyasında bozulma yaratır. İktidarın kendi açısından olumlu, istediği yönde değişim yaratacak girişimlerinin gitgide kısıtlandığı, ortaklığın artık ancak birlikte ezilecekler hususundaki anlaşmaya bağlı olarak sürdüğü gözönüne alınırsa, bu bildiri beklendiğinden büyük çatlak yaratabilir.

BU NEYİN BİLDİRİSİ?

Demokrasi, hukuk, insan hakları adına ne varsa üstüne çıkmış tepinen gaddar iktidar temsilcilerinin bildiriye karşı “demokrasi” diye haykırması ne kadar ayıp, ne kadar iğrençse, bildiriye sahip çıkıp emekli amirallerin girişimini savunanların gerekçeleri de o kadar riyakârca ve hazin. “Efendim, niçin vatandaş olarak görüşlerini söylemesinler?”miş! Öyle ya, memleketimizde vatandaşlar sık sık böyle gruplaşır, “Yüce Türk Milletine” hitabıyla başlayan, devletin uluslararası anlaşmalarıyla deniz kuvvetlerinde verilecek eğitimi birarada ele alan bildiriler yayımlarlar!.. O halde bildiriye yakından bakalım.

İlk cümle şöyle: “Son zamanlarda gerek Kanal İstanbul, gerekse Uluslararası Antlaşmaların iptali yetkisi kapsamında Montrö Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması endişe ile karşılanmaktadır.”

Dakika bir, gol bir. “Karşılanmaktadır”. Kim karşılıyor? Özne yok. “Değerlendirilmektedir”le sona eren cümleleri hatırlıyoruzdur herhalde. Özneleri olmaz bunların. Yüz küsur emekli amiral, evet, başka yerde, görüşlerini açıklayan bir grup yurttaş sayılabilirlerdi belki. Ancak kendileri bile bunu böyle görmüyor, sayamıyorlar işte. “Sayılamamaktadır”.

Gerçi Montrö’nün TC açısından öneminin izah edildiği paragraf, “Türkiye’nin bekasında önemli bir yer tutan” bu sözleşmenin tartışılmasına yolaçacak girişimlerden “kaçınılması gerektiği kanaatindeyiz” diye bitiyor. Ancak lafa bir defa “endişe ile karşılanmaktadır”la başlayınca gerisi haliyle ona göre okunur.

Zaten emekli amiraller de, memleket meselelerine elkoymuş halleri doğruca anlaşılsın diye, başka konuya geçiveriyorlar: “son günlerde basında ve sosyal medyada yeralan kabul edilemez nitelikteki bazı görüntüler…” Şu “tarikatçi amiral”, mevzu. Emekli amiraller öyle alışık ki, rahatsızlık duydukları herhangi bir mevzuda karşılarındaki her kimse onu üstten üstten uyarmaya, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne dair, sahiden “görüş belirtme” düzeyinde kalsalar dayanabilecekleri görece meşru zemini elleriyle ortadan kaldırdıklarını fark etmiyorlar bile. “O öyle olsun, şunu da şöyle yapın” havasına girivermişler.

Emekli amiraller, devamında, “TSK ve özellikle Deniz Kuvvetlerimiz”in “çok bilinçli bir FETÖ saldırısı yaşamış” olduğunu hatırlatıyor, “çok değerli kadrolarını bu hain kumpaslara kurban vermiş” olduklarına dikkat çekiyorlar. Yani Ergenekon ya da Fethullahçı örgütlenme konusunda Deniz Kuvvetleri’nden kimsenin herhangi bir suçu yok, yalnız “kumpasa kurban gitmiş” değerli kadrolar var. Açık ki bu ifade rövanş havası taşıyor. Aynı hava, bu bahsin son cümlesiyle pekiştiriliyor: “Bu kumpaslardan çıkarılacak en önemli ders; TSK’nin, anayasanın değişmez, değiştirilmesi teklif edilemez temel değerlerini titizlikle sürdürmesi zaruretidir.”

Evet. Geldik yine AKP’yi şunu bunu aşan mâlûm alana, “değiştirilmesi teklif dahi edilemez”ler meydanına. “TSK ve Deniz Kuvvetlerimizi,” diye devam ediyor emekli amiraller, “bu değerlerin dışına çıkmış, Atatürk’ün çizdiği çağdaş rotadan uzaklaşmış gösterme çabalarını kınıyor ve tüm varlığımızla karşı çıkıyoruz.”

Ardından, AKP’lilerin tehdit, bildiriyi savunanların uyarı diye nitelediği söz geliyor: “Aksi halde, Türkiye Cumhuriyeti, tarihte örnekleri olan, bunalımlı ve bekası için en tehlikeli olayları yaşama risk ve tehdidi ile karşılaşabilecektir.” Bense buradan, şu ana kadar yaşadıklarımızın emekli amirallere göre devletin bekası açısından riskli ve tehlikeli olmadığı sonucunu çıkarıyorum.

Bildirinin sonunda, metni kaleme alanlar, hem “Ana ve Mavi Vatan’ın koruyucusu” denizcilerin “Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda yetiştirilmesi”nin “elzem” olduğunu vurguluyor hem de kendilerinin hangi sıfatla konuştuğunu hatırlatıyorlar -siyaset önerisiyle birlikte: “Ülkemizin her köşesinde denizde, karada, havada, iç güvenlik bölgesinde ve sınır ötesinde fedakârca görev yapan, Mavi Vatandaki hak ve menfaatlerimizin korunması için Atatürk’ün gösterdiği yolda canla başla çalışan cefakâr Türk Denizcilerimizin yanındayız.” Mavi Vatan, emekli amirallerle mevcut iktidar arasında köprü; bu da durumu ilginçleştiriyor.

Ve basitçe vefa belirtir görünen şu son cümleyle, bildiriyi yazanlar, onları gelmiş geçmiş ve tabiî esas önemlisi bugünkü “Deniz Kuvvetlerimiz”in temsilcisi saymamızı, söylediklerine ona göre kulak vermemizi istiyorlar: “Deniz Şehitlerimizi anarak Saygıyla duyururuz.”

Ülkeyi yönetenlerin tekil bir konudaki -olayımızda Montrö- muhtemel tavırlarının sakıncalarına işaret ederken benimsenecek iletişim protokolü değil bu.

Yaratacağı siyasî sonuç ne olur, şimdiden kestiremeyiz, ama bu bildiri meselesinin özellikle MHP’yi sıkıştırması ihtimaline işaret ederek şimdilik bitireyim.