Tuncer KÖSEOĞLU

Serbestiyet.com



Bookmark and Share

Baba’nın ardından…


24.1.2019 - Bu Yazı 396 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 

 Aylardan Mart’tı. Bir iş için İstanbul’a gelmişti. İşlerini halledip hemen memleketi Rize’ye geri dönmek istedi. Çocukları, “Ne yapacaksın bu karda kışta Rize’de kal biraz daha”dediler ona. Şöyle bir baktı çocuklarına; her Rizeliye özgü heyecanlı konuşmasına başladı. “Uşaklar kalurum kalmasina da, evun altina bir elma ağacı var biliyi misunuz?”Çocuklar şaşkın birbirlerine bakarken aynı heyecanla devam etti , “ İşte o elma ağacini aşladum. Şimdi havalar soğuk gideyi. Gidup oni kontrol etmem lazim. Yeniden sarmam lazim...” dedi ve gitti. Acı tatlı 84 yıllık bir ömür sürdükten sonra üşümesin diye apar topar geri döndüğü elma ağacının hemen yakınında sonsuzluğa uğurlandı Mustafa.

Sıradan bir yaşam süren Mustafa’nın hayatı da ölümü de elbette kimseyi ilgilendirmezdi. İlgilenenler onun ardından bir şeyler yazmak istediler. Yazmak istediler çünkü bir gecede çocukluktan çıkıp büyüdüklerini fark ettiler. Oysa hep babalarının küçük çocuklarıydı onlar…

Zengin bir çocuktum ben…

İki kapılı toprak zeminli bir evde kalabalık ailede büyüdüm. Dede, babaanne, anne, amcalar ve kardeşlerimle. Hep bir gürültü bir karmaşa vardı, mutluyduk. Babam kamyonuyla Erzurum’a Kars’a giderdi. Döndüğünde evde bir bayram havası. Hiçbir zaman o iki kapılı evden içeri eli boş girmezdi. Bir güvendi onun bizimle olması. Çocukluğumdaki o yaşantının etkisi olmalı ki hep kendimi zengin biri olarak hissettim. Oysa babamın hiçbir zaman çok parası olmadı. Hatta o zamanlar fark etmesem de kıt kanaat geçinirdik aslında. Yine de onun varlığı büyük zenginlikti benim için.

Gençlik yıllarımda çok çatıştım babamla. O beni kendi bildiği gibi ‘adam’ etmek istedi, ben ise onun istediği ‘adam’ olmaya direndim. Öfkelenirdi haliyle. Onu anlayabilmek için bir 50 yılı geride bırakmam gerekecekti. Yüzüme karşı asla övücü bir söz söylemese de beni hep takip ettiğini yıllar sonra öğrendim. Bir gazetede köşe yazıyordum, Cuma günleri çıkıyordu yazım. Meğer babam normalde hiç okumadığı gazeteyi her Cuma günü gidip alıyormuş. Bir hafta şehir dışına çıktığım için köşe yazımı yazmamıştım. Beni aradı, merakla sordu “ Uşağum, bu hafta yazin çikmadi, yoksa işi mi bıraktun?” ‘’Hayır, bırakmadım, şehir dışında başka bir haberdeyim” diye cevap vermiştim babama. Şaşırmış, bir o kadar da sevinmiştim…

Başta zengin bir çocuktum demiştim ya; parayla pulla olacak bir zenginlik değildi, babamın varlığının verdiği bir zenginlikti bu. 18 yaşımda gurbete çıksam da, gidecek, sığınacak bir baba evim vardı benim. Onun verdiği güvenle hep zengin gibi yaşadım, eğilmedim… Bir keresinde işsiz kalmıştım ki, bizim meslekte olağan bir durumdu. Hiçbir zaman birikimim olmadığı için parasızdım da. Söylememiştim, bir şekilde duymuş işsiz olduğumu telefonla aradı. “ Ne durayisun orada, gelsene buraya, kaynayan bir tenceremuz her zaman var. Ne bulursak yeruk…” Hangi para, hangi zenginlik bu sözden daha değerli olabilirdi ki?

Aslında gençliğimde birbirimize çok hoyrat davrandık. Sertti, yaşadığı hayat, Karadeniz’in dalgası, dağları gibi… Ben ise Attilâ İlhan’ın “Bir yangın ormanında büyüyen genç fidanlardık, güneşten ışık yontar, sert adamlardık” dizelerindeki gibiydim. Zaman ikimizin de sertliğini yok etti. Birbirimizi geç de olsa tanıdık. Son yıllarda daha çok zaman geçirmeye başlamıştım babamla. Ne zaman memleketten İstanbul’a dönsem ertesi gün hemen arardı “ Ne zaman geleyisun uşağum?”.

Evimizin balkonunda bir çekyat vardı, bu yaz geceleri hep orada yattım. Gündüzleri ise babam yatardı. Sağlık sorunları artmıştı, konuşma güçlüğü çekiyordu. Bütün hayatı boyunca konuşmayı şehvetle seven, saatlerce konuşan adam gitmiş, suskun bir adam olmuştu… Sabahları erken kalkar, üstümü örterdi. En büyük çocuğu olsam da küçüktüm ve çocuktum onun gözünde. Şimdi anlıyorum ki büyük konfordu çocuk olmak… Ölümüyle yoksullaştığımı hissediyorum, en kötüsü de çocukluktan çıkıp, büyümeye çalışmak olmalı. Nasıl olacaksa, bilmiyorum…. Tuncer KÖSEOĞLU

Gitmeyin der gibi bakardı…

Sadece 17 yıl geçirdim yanında. Bu kısacık zamanda bile çok şey öğrettin, çok anlam kattın hayatıma. Yılda bir bile olsa yaptığım ziyaretlerde sevinçle karşılar, giderken hüzünle bakardı yaşlı gözlerin. Gitmeyin der gibi… Hep sen baktın arkamızdan giderken… Şimdi sıra bizde. Uğurladık ebediyete güle güle git babam, nurlar içinde yat… Ümmügülsüm BADIŞ

Kenetlendik baba…

Sevgili babam; benim seninle o kadar çok anım var ki hangisini anlatayım. 18 yaşımda çıktığım baba evinden her gelişimde bizi avluda ayakta karşılamanı asla unutmayacağım. Ömrünün son haftasını seninle hastanede geçirmek, benimle konuşman, adımı söylemen bana en güzel hediye oldu. Sana hizmet etmek en büyük şerefti. Sana nasılsın dediğimde o kadar acıları çekmene rağmen hep ‘iyiyim’ dedin. Sıkıntılarını hiç bize belli etmedin. Elimi tutman, gözlerime çaresizce bakman içimi yaksa da sana hiç belli etmedim. Elimi bıraktığın an anladım ki babam bizden gidiyor. O an anladım sensizliğin ne demek olduğunu. Güle güle baba, rabbim sana rahmet mezarı ile baksın.  Bize bıraktığın en büyük miras, dokuz kardeşin birbirine sıkı sıkı sarılması oldu… Sevilay ALTUN

Sırtında ekmek taşıyan adam

1986 yılında çok kar yağmış, yollar kapanmıştı. Köydeki evde erzak bitmek üzereydi. Ekmek yapacak unumuz tükenmişti.  Babam göz gözü görmeyen kar ve tipide iki metrenin üzerindeki karı yararak evden çıktı. Beş kilometre uzaklıkta bulunan bir fırından bir çuval ekmek alıp sırtına yüklendi. Yokuş, bayır demeden sırtındaki ekmeği gece yarısı evimize ulaştırdı. Fakat ekmeklerin yarısından çoğu ıslanmıştı. Çocukluğumda beni çok etkilemişti bu olay. Babamın ailesi için yapamayacağı fedakârlık olmadığını o gün anlamıştım. Ah benim fedakâr babam… Songül PAŞALI

Kod adı Ayla…

Biraz saf kalpliydi babam… Bende faydalandım bu saflığından. Gençlik yıllarımda sevgilim vardı, babam bilmezdi. O dönem telefonda yoktu. Uzakta olunca sevgili mecburen mektupla haberleşirdik. Postacı gelmezdi köyümüze, mecburen babamın iş adresini vermiştim. Yıllarca babam taşıdı bana sevgiliden gelen mektuplarımı, deste deste… Hep merak etti kimden gelir bunca mektup diye, ama bir gün dahi açmadı. Özenle getirdi bana o mektupları. Sevgilimin kod adı Ayla’ydı…

Hani derler ya; “Baba çınar gibidir, meyvesi olmasa da gölgesi yeter.” Bu söz yeni anlam kazandı benim hayatımda. Bir babam vardı benim. Belki en pahalı giysileri giydirmedi, en lüks lokantalarda beraber yemek yemedik. Hiç sinemaya gitmedik birlikte… Ama çok uzun geceler geçirdik birlikte huzur içinde. Nice bayramlarımız oldu, sevinçlerimiz, hüzünlerimiz… Bir babam vardı benim. Büyüğüme saygıyı küçükleri sevmeyi, edebi, hayatı öğrendiğim. Çocukluğumu ve gençliğimi kanatlarının altında geçirdiğim. Şimdi uğurladım babamı, keşkelerim olmadan. İyi bir insan, iyi bir evlat olmaya çalışarak geçti yıllarım. Umarım sana layık bir evlat olmuşumdur, nurlar içinde yat babam… Rahime GÜRDAL

Sırtında taşımıştı…

Sekiz ya da dokuz yaşındaydım sanırım. Ayaklarım su toplamış, hastalanmıştım. O zamanlar köyde oturuyorduk, şimdiki gibi ulaşım kolay değildi. Dolmuşla Rize Merkez’e indik. Yürüyemediğim için babam beni sırtına almış, iki kilometre uzak mesafede hastaneye götürmüştü. Şimdi daha iyi anlıyorum, meğerse babam bizim için ne kadar uğraşmış, bizi yetiştirebilmek için emek harcamıştı. Bize sıcak yuva kurmak için çok mücadele etmişti. Hayatı boyunca kendini değil, sadece dokuz evladını düşünmüştü. Seni çok seviyorum, mekânın cennet olsun babam… Hamide TOPTAN

Bizi bekle baba…

Öncesini ve sonrasını kestiremediğimiz şu boş hayatta zevkleri uğruna değil de değerleri uğruna ömür tüketen, bereketin ve cefanın ulu çınarı babam. Gittiğin yeni bir evin anahtarı ile bizi bekle. Yeniden buluşabilmek umuduyla, güle güle… Günay BALOĞLU

Uçak gibi süpürge

Ah dostlar babam gitti… Başı dumanlı dağım gitti, Atam gitti, sırtım gitti, İki kapılı bu handa menzile erişen yolum gitti. Darda yetişen elim gitti. Aklım gitti, canım gitti. Şu dağlanmış yüreğimde, çocuk kalan yanım gitti. Bayram gitti, candan öte canım gitti…

Babam, elektronik aletleri çok severdi, her zaman atölyesine değişik aletler alırdı. Bir gün eve uçağa benzer bir şeyle geldi. Henüz 10 yaşlarındaydım, o getirdiği elektrik süpürgesiymiş meğer. Üzerine bindim, tabii sevinçten çığlık çığlığa. Herkesten koptu bir kahkaha, gülümseme. Ama ben öyle süpürge görmedim ki… Gülmeyin bana ya da gülün, gülmek güzeldir geniş bir ailede olunca. Beni her zaman mutlu etmiştir babamın kanatları altında toplanıp, huzurla çayımızı içip mısırımızı patlatıp gülüp eğlenmek.  Artık sensiz hep bir yanımız eksik sohbetler yarım kaldı baba… Melek KÖSEOĞLU

Babam’a…

Hayata dair pek çok şeyi bana öğreten babamın son evladıydım.  Ne kadar çok sevse de fiziksel olarak hiçbir zaman bu sevgisini göstermese de ben küçükken bir metre karda bana kolilerce bisküvi taşırdı, ben hastalanınca kilolarca muz alırdı. Çocukken beni sevmiyor diye çok üzülürdüm. Sevdiğini ben büyüyünce anladım çünkü tabutunu 50 metre taşımak ağır geldi. Belki üzüntüden belki yorgunluktan mı bilmem. Babam dört kilometre yolu bana kilolarca yiyecek taşımaktan hiç yorulmadı… Emre KÖSEOĞLU

Facebook Yorumları

reklam
13.3.2019
Beyoğlu’nun en güzel abisi
24.1.2019
Baba’nın ardından…
26.7.2018
Türkiye’nin ‘’Mesut’’ halleri…
12.7.2018
Paramparça...
1.7.2018
Dünya Kupası üzerine bir çeşitleme
6.4.2018
Yaşamına virgül koyup gitti,
14.1.2018
Denizler Altında 20 Bin Fersahtan Milli ve Yerliliğe
6.11.2017
Sahne kötülerin
22.9.2017
‘’Şu mektepler olmasaydı’’…
3.8.2017
Çınar…
27.7.2017
İmparatore!
19.7.2017
Ya evde yoksan…
21.5.2017
Çuval...
13.5.2017
Fıtrat…
5.5.2017
Al Jazeera Türk…
22.4.2017
Demokrasinin menemenle imtihanı
11.3.2017
Bir mahalleye kök salmak…
26.2.2017
En alttakiler
19.2.2017
Çocuklar bizi gözetliyor…
12.2.2017
Hatalıysak aramızda kalsın!
2.2.2017
Aşıklar Şehri’nin büyüsü…
28.1.2017
Sana ne…
22.1.2017
10. yıl…
12.1.2017
Öküzün boynuzunda…
31.12.2016
Heykel…
24.12.2016
Teferruat
8.12.2016
Kapıları kilitlemek…
1.12.2016
İstanbul’dan gitmek…
20.11.2016
İnsanın içi üşür oğul…
16.11.2016
West World
1.11.2016
Eşyalar, insanlar ve düşünceler…
23.10.2016
Duvardaki sarmaşık...
9.10.2016
Kırmızı perşembe…
1.10.2016
Yozgat Blues
23.9.2016
Mesele ağaç, anladınız mı?
13.9.2016
Eylül’de bayram
29.8.2016
Vay Babako…
24.8.2016
Katilleri ayırmak
13.8.2016
Devrimin ‘idam’ sesleri
6.8.2016
Bayrak…
19.7.2016
12 Eylül’den 15 Temmuz’a…
15.4.2016
Bir katilin ardından…
27.11.2015
Memleket!
7.11.2015
Ha buni bize kim etti? (2)
22.10.2015
Çakma otomobil!
14.10.2015
*Vesikalık
8.10.2015
İnsanlık suçu ve gerçek!
3.10.2015
HDP siyasi parti olabilecek mi?
16.9.2015
Yurtsuz kalmak…
28.8.2015
PKK iki halkın da düşmanı!
11.7.2015
Sıradan faşizm…
20.6.2015
Sınır…
14.6.2015
Ha buni bize kim etti?
6.6.2015
Büyük insanlık!
31.5.2015
Numara 37
23.5.2015
Oyumu sana vermeyeceğim
8.5.2015
İlahi penguen!
1.5.2015
Soykırım!
25.4.2015
Muasır Medeniyetin Vicdanı
18.4.2015
Amen
12.4.2015
Ölü Kahramanlar Derneği
04.04.2015
Yaşamı savunmak mı ölümü kutsamak mı?
02.04.2015
En büyük hayali başbakan olmakmış
29.03.2015
Emekliliğin belgesi!
22.03.2015
Kanaviçe
17.02.2015
Sallandıracaksın birkaç tanesini !
18.01.2015
Vicdanlı olmak kolay, peki ya adaletli olmak?
12.01.2015
‘Benim adım Tuncer, Müslümanım ve terörist değilim’
19.12.2014
Özgür basın susturulamaz!
03.12.2014
Bir delilik yapmak…
13.11.2014
Toprağın üstünü savunmak, hayatı savunmaktır
22.10.2014
Linç !
04.10.2014
‘Sarıkız’ın öyküsü…
19.09.2014
Futbolumuzun ‘marka’ halleri
08.09.2014
Özgür basın bunu da yazın
27.08.2014
Kadınlar plajı ve horon tepenler
14.08.2014
Aydınlanma ve eşitlik
31.07.2014
Elma ağacı ve ayrık otu
10.07.2014
Vatan, toprak ve taze fasulye
06.07.2014
Apiça’da Remezan
20.06.2014
Beyin felciyle ‘yaşamak’
02.06.2014
Beyin felciyle ‘yaşamak’
18.05.2014
Çürümüş vicdan
03.05.2014
İyi bayramlar
27.04.2014
Andon’un acı suyu
18.04.2014
Makas
09.04.2014
Sivil cumhurbaşkanı adayım
25.03.2014
Çöplük
23.03.2014
“Tivitır”
15.03.2014
Ekmek
08.03.2014
Habu akan dereler
27.02.2014
Kasetli demokrasi
20.02.2014
Yine yakmış yar mektubun ucunu
06.02.2014
Ölün ulan siz!
21.01.2014
Teferruata takılan adalet!
30.12.2013
Madalya ve adalet…*
27.12.2013
Oyuncak demokrasi
20.12.2013
Babamın mandalinaları
22.11.2013
Biz Ahmet Kaya’yı “siyasetsiz” sevdik
15.11.2013
‘Gavat’ kafa, ‘Yorgo’ mermer…
22.06.2013
"Kahrolsun bağzı şeyler"
16.06.2013
Dereler Gezi’ye akar…
09.06.2013
Gezi Parkı’na Kasımpaşa’dan bakınca…
02.06.2013
Gezi Parkı sadece birkaç ağaçtan ibaret değil!
04.05.2013
Hoşçakalın
26.04.2013
Tahtacı
19.04.2013
Atatürk kimdir
22.03.2013
Bayram
08.03.2013
Milli gazetecilik
22.02.2013
Berfo Ana
15.02.2013
Medyanın generalleri
01.02.2013
Apiça’dan sevgiler
11.01.2013
Bindirilmiş kıtalar
04.01.2013
Başka Tanrı’nın çocukları
28.12.2012
Kızılağaç
21.12.2012
Madalya ve adalet
18.12.2012
Misyon
14.12.2012
Adıyaman’dan darbeye
07.12.2012
Karadeniz karadur
30.11.2012
Kasım çağrışımları
23.11.2012
Köprüde illüzyon
16.11.2012
İflas
09.11.2012
Baba dili
02.11.2012
Genç ihtiyarlar rahatsız
26.10.2012
Nazargül
19.10.2012
Görmeyen gözler
12.10.2012
Alfa 25
12.10.2012
Peki, şimdi biz...
12.10.2012
Aborjin
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Düzce Satılık ve Kiralık Emlaklar Emlak8.net