Şerzan’a

 “Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler, ağzına dolar insanın. Sussan acıtır, konuşsan kanatır.” O. Atay

Ağzı mühürlü günler peş peşe geçip gidiyor. Pazartesi, salı, çarşamba, perşembe… Yurdumun toprağına katliam yağıyor. Bizse ölümü öylesine izliyoruz, ölüm öylesine geçip gidiyor yanımızdan.

Bugün “ölüm” oysa…

 Sen sustun kör oldum, sen sustun lâl oldum. Ölümü Şerzan’dan sor diyorlar. Biliyorlar, Şerzan ölümle hayat gibi yan yana. Sonsuza kadar kahkaha, sonsuza kadar gözyaşı… Öğretmişler ona “kardeşliğin” ölümün gölgesinde büyütüldüğünü yurdunda.

Seninle aynı rüzgardan yaralanmadık ama aramızdaki uğultu tepene inen top seslerinin değil, yaprakların uğultusu; dinle bak. Yaralanmış elin avuçlarımda; sayıyorum parmaklarını: Bu yaralanmış, bu acımış, bu korkmuş, bu kırılmış, bu ölmüş!

Ağır bir barut tadı dilimde, ben kuşları hatırlarım şimdi, bileğime kazıdığım kelebeği. Kırgın, göçebe, isyankâr bir lehçe geçer dilimden. Ve senin akrebin yelkovanıyla barut arasında geçen aşktan kısa ömrün… Oysa bu yangından ilk kurtarılacak olan, senin kalbindi…

Kar yağıyor Gever’de. Ölüm her kapıda uzanmış yatıyor. Cumartesiler hep karanlıktı zaten.

Ey ölüm! Kar olsan yağar mısın, kan olsan akar mısın Şerzan’ın gülümsemesine. Benzi korkudan ve açlıktan solgun çocuklara sokulabilir misin?

Katillerin tuğralarına inat yüzümüzde dağların eşkali, hadi gel ölelim… Ölelim de iyi kalmasın dünya. Bak, şimdi yok bizim yerimize göğe bakacak kimse, yağmur da bir daha yağmayacak zaten.

Seni ben oğul saydım, sizi. Kuşlara ve nehirlere dair bir masal dilimde… Bu gece gitmeliyim, çantamı atıp sırtıma beni sürekli çağıran o sese doğru. Cebime bir avuç sakız doldurup geliyorum size.

Ayakkabılarım nerede?